İSTİKAMET-1
Ümmetin En Büyük İmtihanı
İnsanlık tarihi, nice kavimlerin helakine şahitlik etmiştir.
Kimi tufanla, kimi korkunç bir sesle, kimi de başka felaketlerle yok olmuştur.
Peki, Muhammed ümmetini bekleyen en büyük tehlike nedir?
Peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerine baktığımızda, ümmetin kendi içerisinde yaşayacağı ihtilaflara, ayrılıklara ve birbirine düşmesine yönelik ciddi uyarılar görüyoruz.
Resûlullah (s.a.v.), ümmetinin topluca yok edilmemesi için Rabbine dua ettiğini, bu duasının kabul edildiğini, ancak ümmetin kendi içerisinde çatışmalar yaşayacağını haber vermiştir.
Demek ki ümmetin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlikelerden biri, ihtilafların düşmanlığa dönüşmesidir.
Bugün İslam dünyasının hâline baktığımızda bu uyarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Aynı Allah’a iman eden, aynı Peygamber’e ümmet olan, aynı kıbleye yönelen insanlar birbirleriyle mücadele ediyor.
Mezhep ayrılıkları, cemaat taassupları, siyasi görüş farklılıkları ve şahsi hesaplar zaman zaman kardeşliğin önüne geçiyor.
Hâlbuki ihtilaf etmek başka, ihtilafı düşmanlığa dönüştürmek başkadır.
Hatasız Dost Arayan Dostsuz Kalır
Herkes aynı düşünmek zorunda değildir.
Herkesin aynı siyasi görüşü benimsemesi, aynı topluluğa mensup olması veya olaylara aynı pencereden bakması mümkün değildir.
Çünkü insanın olduğu yerde farklılıklar olacaktır.
Asıl mesele, farklılıkları düşmanlık sebebi hâline getirmemektir.
Bir insanın hatasını görmek, onun bütün doğrularını inkâr etmeyi gerektirmez.
Bir insanı sevmek, onun bütün yanlışlarını doğru kabul etmek anlamına gelmez.
Bir insanın yanlışını kabul etmemek de ona düşman olmayı gerektirmez.
Atalarımız ne güzel söylemiş:
“Hatasız dost arayan dostsuz kalır.”
İnsanları hatalarıyla, eksikleriyle ve zaaflarıyla değerlendirebilmeliyiz.
Elbette yanlışa yanlış diyeceğiz. Ancak bunu yaparken merhameti, adaleti ve kardeşlik hukukunu kaybetmeyeceğiz.
Huzeyfe’nin Sorduğu Sorular
Huzeyfe bin Yemân (r.a.), Peygamber Efendimize insanların gelecekte karşılaşacağı kötülükleri sorardı.
Bir gün şöyle sordu:
“Ey Allah’ın Resûlü! Biz cahiliye ve kötülük içerisindeydik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra kötülük gelecek mi?”
Resûlullah:
“Evet.” buyurdu.
“Peki, o kötülükten sonra yeniden hayır gelecek mi?”
“Evet, fakat içerisinde bulanıklık bulunacak.”
Huzeyfe sormaya devam etti.
Sonunda öyle bir zamanın geleceği haber verildi ki insanlar hak ile batılın birbirine karıştığı, yanlış yollara çağıranların çoğaldığı bir ortamla karşılaşacaktı.
Huzeyfe:
“Ey Allah’ın Resûlü! Böyle bir zamana yetişirsem ne yapmamı emredersiniz?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz, Müslümanların cemaatine ve imamına bağlı kalmasını tavsiye etti.
Böyle bir cemaat ve imam bulunmadığı takdirde ise o gruplardan uzak durmasını buyurdu.
Bu hadis-i şerif bize önemli bir ölçü veriyor.
İnsan, hakikati bir grubun, bir şahsın veya bir topluluğun görüşüne teslim etmemelidir.
Doğruyu kişilerle değil, kişileri doğruyla değerlendirmelidir.
Çünkü hakikat, kalabalıkların değil Allah’ın ölçülerinin bulunduğu yerdedir.
İhtilaf Zamanında Akıllı Davranmak
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Öyle fitneler olacaktır ki o zaman oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen de koşandan daha hayırlıdır.”
Bu hadis-i şerif, Müslümanların birbirine düştüğü zamanlarda ihtiyatlı davranmanın önemini gösteriyor.
Her tartışmanın tarafı olmak zorunda değiliz.
Her ihtilafa müdahil olmak zorunda değiliz.
Her söylenene cevap vermek zorunda değiliz.
İslam tarihinde bunun örneklerini görüyoruz.
Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında yaşanan ihtilaflarda bazı sahabeler Müslümanlar arasındaki çatışmaya katılmamayı tercih etmişlerdir.
Sa’d bin Ebî Vakkas ve Abdullah bin Ömer gibi sahabelerin bu konudaki tutumları üzerinde düşünülmeye değerdir.
Onlar, Müslüman kanının döküldüğü ihtilaflardan uzak durmaya önem vermişlerdir.
Buradan çıkaracağımız ders, hakkı ve adaleti terk etmek değildir.
Bilakis, hak ve adaleti savunurken yeni düşmanlıkların doğmasına sebebiyet vermemektir.
Bazen insan, doğruyu savunduğunu düşünürken kullandığı yanlış yöntemlerle daha büyük kötülüklere kapı açabilir.
Helak Olan Kavimlerden Ders Almak
Sırat-ı müstakim üzere kalabilmek için yalnızca kendi hatalarımızdan değil, geçmiş kavimlerin hatalarından da ders çıkarmamız gerekiyor.
Kur’an-ı Kerim’de helak olan kavimlerin kıssaları boşuna anlatılmıyor.
Onların zulümleri, isyanları, ahlaki bozulmaları ve Allah’ın emirlerine karşı gelmeleri bizlere ibret olarak sunuluyor.
Peygamber Efendimizin Tebük Seferi sırasında yaşadığı bir hadise bu bakımdan son derece düşündürücüdür.
Resûlullah, Semûd kavminin yaşadığı Hicr bölgesinden geçerken sahabeler oradaki kuyulardan su almış, bu suyla hamur yoğurmuşlardı.
Peygamber Efendimiz, alınan suyun dökülmesini, yoğrulan hamurların da develere verilmesini emretti.
Ardından başka bir kuyunun suyunu kullanmalarını söyledi.
Bu hadise bize ne anlatıyor?
Helak olan kavimlerin yalnızca akıbetlerini bilmek yetmez. Onları helake götüren davranışlardan da uzak durmak gerekir.
Resûlullah’ın bu uyarısı, Allah’ın azabına uğramış toplulukların yaşadıklarından ibret almanın ve bu yerlere gafletle yaklaşmamanın önemini gösteriyor.
Çünkü insan, alışkanlıklarından etkilenir.
İçerisinde bulunduğu çevreden etkilenir.
Örnek aldığı insanların davranışlarından etkilenir.
Atalarımızın ifadesiyle:
“Üzüm üzüme baka baka kararır.”
Bu sebeple kimi örnek aldığımız, hangi davranışları benimsediğimiz ve çocuklarımızı hangi değerlerle yetiştirdiğimiz son derece önemlidir.
Kimlere Benzemeye Çalışıyoruz?
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.”
Bu hadis-i şerif, özellikle dinî kimlik ve davranışlarda bilinçli taklidin tehlikesine dikkat çekiyor.
Müslüman, kendi inancını, ibadetlerini ve değerlerini korumalıdır.
Başka toplumların güzel ve faydalı uygulamalarından yararlanmak başka, onların dinî ritüellerini benimsemeye çalışmak başkadır.
Bugün çocuklarımızın yetiştiği ortama baktığımızda üzerinde düşünmemiz gereken ciddi meseleler görüyoruz.
Yılbaşı kutlamalarıyla Noel gibi Hristiyanlığın dinî bayramları zaman zaman birbirine karıştırılıyor.
Özellikle televizyonlarda, filmlerde ve çeşitli etkinliklerde başka kültürlerin dinî sembolleri çocuklara cazip gösterilebiliyor.
Peki, biz kendi bayramlarımızı çocuklarımıza ne kadar sevdirebiliyoruz?
Ramazan Bayramı’nı, Kurban Bayramı’nı ne kadar coşkuyla yaşayabiliyoruz?
Çocuklarımızın bayram sabahlarını unutulmaz hatıralara dönüştürebiliyor muyuz?
En güzel elbiseleri giymek, büyükleri ziyaret etmek, harçlık dağıtmak, sofralar kurmak, sevinci paylaşmak…
Bütün bunlar yalnızca birer gelenek değildir.
Aynı zamanda nesiller arasında inanç, sevgi ve aidiyet bağı kuran güzel uygulamalardır.
Çocuklarımız kendi bayramlarının güzelliğini yaşarsa başka dinlerin bayramlarına özenme ihtiyacı da duymazlar.
Kendi değerlerini yaşatmayan toplumlar, zamanla başkalarının değerlerini taklit etmeye başlar.
Elbette farklı inançlara mensup insanlara adaletle ve güzel ahlakla davranmak dinimizin emridir. Ancak bu, kendi inancımızın ölçülerini terk etmemizi gerektirmez.
Peki, Kurtuluşun Yolu Nedir?
Bütün bu tehlikeler karşısında Müslümanın temel sorumluluğu sırat-ı müstakim üzere kalabilmektir.
Bunun yolu da Allah’a ve Resûlü’ne itaattir.
Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu ölçülerle düşünmek, yaşamak ve hareket etmektir.
Çünkü istikamet yalnızca doğruyu bilmek değil, doğruyu hayatımıza uygulayabilmektir.
Peki, ihtilafların çoğaldığı, değerlerin aşındığı ve insanların birbirine düştüğü bir zamanda sırat-ı müstakim üzere nasıl kalacağız?
Kur’an-ı Kerim bu sorunun cevabını Mâide suresinin 54. ayetinde veriyor.
Allah Teâlâ, dininden dönenlerin yerine getireceği bir topluluğun özelliklerini tek tek anlatıyor.
İşte kurtuluşun ve istikametin ölçüleri bu ayette karşımıza çıkıyor.
Bir sonraki yazımızda bu özellikleri ele alacağız.
Mehmet Akpınar
25 Ekim 2026