2026 Köşe Yazılarım

Bazen dünyayı değiştirmek için büyük imkânlara ihtiyaç yoktur.

Bir şişe su yeter.
Bir bardak çorba…
Bir parça kek…
Bir dondurma…
Bir ekmek…

Hepsinden önemlisi, karşılık beklemeyen bir yürek yeter.

Bugün Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerini gördüm.

KPSS’ye girecek gençler sınav heyecanıyla okul kapılarına gelirken onlar da formalarını giymiş, küçük tezgâhlarını kurmuşlardı. Ellerinde su, kek, meyve suyu, dondurma…

Sanki bir kantin açmışlar, sanki satış yapıyorlardı.

Ama ortada para yoktu.

Bir karşılık yoktu.

Bir beklenti yoktu.

Sınava giren gençlere, onları bekleyen anne ve babalara ikram ediyorlardı. Sınav öncesinde de oradaydılar, sonrasında da…

Belki verdikleri bir şişe suydu ama aslında dağıttıkları şey iyilikti.

Genç yaşta bunu düşünebilmek beni çok etkiledi.

Çünkü herkesin kendi dünyasına çekildiği, bireyselleşmenin arttığı, insanların çoğu zaman kendi rahatını ve zevkini düşündüğü bir çağda; başkasının derdiyle dertlenebilmek başlı başına bir erdemdir.

İnsanların uyuduğu vakitte iyiliğe koşabilmek…

İnsanların eğlendiği vakitte hizmet edebilmek…

Herkes kendisini düşünürken bir başkasını düşünebilmek…

İşte gönüllülük budur.

İyilik için büyük kurumlar gerekmiyor

Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerinin arkasında büyük bütçeler yoktu.

Bir belediye organizasyonu değildi.

Devasa bir proje değildi.

Kocaman afişler, kürsüler, konuşmalar yoktu.

Ellerinde ne varsa paylaşmışlardı.

Aslında beni etkileyen de tam olarak buydu:

İyiliklerinden kopanı paylaşmışlardı.

Demek ki iyilik yapmak için zengin olmak gerekmiyor.

Makam sahibi olmak gerekmiyor.

Bir vakfın başkanı, bir belediyenin yöneticisi, büyük bir şirketin sahibi olmak gerekmiyor.

Bir insan tek başına da başlayabilir.

Bir mahallede birkaç genç bir araya gelir, parkı temizler.

Bir grup öğrenci yaşlı bir insanın evinin önünü temizler.

Bir esnaf ihtiyaç sahibinin hesabını öder.

Bir lokantacı birkaç kişilik yemeği askıya bırakır.

Bir genç, sıcak bir günde sınav kapısında su dağıtır.

Bunların her biri küçücük görünür.

Fakat iyilik bulaşıcıdır.

Bir kişi yapar, on kişi görür.

On kişi yapar, bir mahalle değişir.

Bir mahalle yapar, bir şehir değişir.

Hayırda yarışmak

Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerini görünce aklıma Mekke ve Medine geldi.

Oralarda gördüğüm sofraları hatırladım.

Özellikle pazartesi ve perşembe oruçlarının tutulduğu günlerde iftar sofraları kurulurdu. İnsanlar ellerindekini ortaya koyar ve gelip geçenleri kendi sofralarına davet ederlerdi.

“Buyurun bizim soframıza…”

Bir başkası:

“Buyurun, bizimle beraber yiyin…”

Bir bakıyordunuz, bir kişiyi beş ayrı insan kendi sofrasına davet ediyor.

İnsanlar adeta misafir bulmak için yarışıyordu.

Ne güzel bir yarış!

Daha fazla kazanmak için değil…

Daha çok görünmek için değil…

Makam için değil…

Hayırda yarışıyorlardı.

Kur’an’ın bize öğrettiği “Hayır işlerinde yarışın” ölçüsünün yaşayan hâlini görüyordunuz.

Dünyanın farklı ülkelerinden, birbirlerinin dillerini dahi bilmeyen insanlar aynı sofraya oturuyor, aynı ekmeği bölüşüyordu.

Bu sofraların dünyaya verdiği çok güçlü bir mesaj vardı:

Müminler kardeştir.

Kardeşlik yalnızca sözle olmaz.

Kardeşlik sofranda yer açmaktır.

Ekmeğini bölmektir.

Susamışa su vermektir.

Tanımadığın bir insana “Buyur, bizim soframıza” diyebilmektir.

Bugün Bertiz’in gençlerini görünce o sofraları hatırlamamın sebebi de buydu.

Yer farklıydı.

İkram farklıydı.

Ama ruh aynıydı.

Orada insanlar bir yabancıyı sofralarına oturtabilmek için yarışıyorlardı; burada gençler sınava giren hiç tanımadıkları insanların yüreğini serinletmek için su, kek, meyve suyu ve dondurma dağıtıyorlardı.

İkisinin de ortak dili iyilikti.

Sivil toplumun ruhu budur

Aslında bütün vakıflarımızın, derneklerimizin, spor kulüplerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın yeniden bu ruhu hatırlaması gerekiyor.

Vakıf neden vardır?

Dernek neden vardır?

Sivil toplum neden vardır?

Sadece tabela asmak, toplantı yapmak, makam elde etmek veya birtakım maddi imkânlara ulaşmak için değil elbette.

İnsana dokunmak için vardır.

Çöp toplamak bile bir gönüllülük faaliyetidir.

Parkları temizlemek de…

Bir öğrencinin kitabını almak da…

Bir garibanın lokantadaki hesabını sessizce ödemek de…

Aç olanı doyurmak da…

Üşüyeni ısıtmak da…

Bunun güzel örneklerini şehrimizde de görüyoruz.

Şekerli Vakfı Başkanı Eşref Şekerli ağabeyimizin yaptığı gibi bir paçacıya girip:

“Bu hafta yüz kişinin paçası benden. İhtiyacı olanlardan para almayın.”

diyebilmek…

Belki yüz insanın karnı doyuyor.

Ama asıl güzellik, bunu yapan insanın karşılığında hiçbir şey beklememesi.

Yine Kahramanmaraşlı fırıncılarımızın uyguladığı askıda ekmek anlayışı da ne güzel bir iyilik örneğidir.

Bir insan gelir, kendi ekmeğini alırken bir ekmek de hiç tanımadığı kardeşi için bırakır.

Sonra ihtiyaç sahibi gelir, o ekmeği alır.

Veren alanı tanımaz.

Alan vereni tanımaz.

Aralarında yalnızca iyilik vardır.

İyiliğin en güzel hâllerinden biri de belki budur.

Sağ elin verdiğini sol elin bilmediği bir incelik…

Bir tas çorbanın sıcaklığı

Bir başka güzel örnek de Şeref Dere’nin Edeler Diyarı ile başlattığı sabah namazı sonrası çorba, simit ve çay ikramıdır.

Sabahın erken saatlerinde…

Hava ayaz.

İnsanlar camiden çıkıyor.

Kimisi işine yetişecek, kimisi dükkânını açacak, kimisi ekmeğinin peşine düşecek.

Önüne sıcak bir tas çorba koyuyorsunuz.

İçiyor.

Midesi ısınıyor.

Ama aslında yalnız onun içi ısınmıyor.

İkram edenin de yüreği ısınıyor.

Biz de Dulkadiroğlu Belediyesi olarak bu güzel uygulamayı sürdürdük. İnşallah kış gelip havalar yeniden soğuduğunda devam edeceğiz.

Çünkü dağıtmak insanı mutlu ediyor.

Bir insanın soğukta içtiği sıcak çorbayla yüzünün değiştiğini görmek insanı mutlu ediyor.

Onun midesinin ısınması, bizim yüreğimizi ısıtıyor.

İyiliğin sırrı biraz da burada.

İnsan başkasını doyururken kendi ruhunu doyuruyor.

Birinin susuzluğunu giderirken kendi gönlü ferahlıyor.

Herkes bir iyilik meleği olabilir

Düşünüyorum da…

Bir şehirde yaşayan herkes haftada yalnızca bir iyilik yapmaya karar verse ne olur?

Bir kişi bir ekmek alsa…

Bir başkası bir çocuğa kitap verse…

Biri yaşlı komşusunun kapısını çalsa…

Biri yolda gördüğü çöpü kaldırsa…

Biri bir öğrencinin suyunu ikram etse…

Biri bir garibanın yemeğini ödese…

Biri hastayı ziyaret etse…

Biri yalnız bir insanın yanında yarım saat otursa…

O şehirde aç kalan ne kadar azalır?

Kimsesiz hisseden ne kadar azalır?

Yüreği kırık kaç insanın yüzü güler?

Belki bütün problemleri çözemeyiz.

Ama birbirimizin yükünü hafifletebiliriz.

Çünkü medeniyet yalnızca yollarla, binalarla ve köprülerle kurulmaz.

Medeniyet, birbirinin derdiyle dertlenen insanların omuzlarında yükselir.

Bugün Bertiz Spor Kulübü’nün gençlerine baktığımda bunu gördüm.

Gencecik insanlar…

Bir sınav kapısında su, kek, meyve suyu ve dondurma dağıtıyorlardı.

Belki birkaç saat sonra tezgâh toplanacak, herkes evine gidecekti.

Ama bıraktıkları iyilik izi kalacaktı.

Onun için bu gençlere teşekkür ediyorum.

İyilik için makam beklemedikleri için…

Talimat beklemedikleri için…

Bir karşılık beklemedikleri için…

Gösterişe ihtiyaç duymadıkları için…

Ve bize yeniden şunu hatırlattıkları için:

İyilik yapmak için çok şeye sahip olmak gerekmez.
İyi bir yüreğe sahip olmak yeter.

İnsanların uyuduğu vakitte uyanık kalabilmek…

İnsanların kendisini düşündüğü vakitte başkasını düşünebilmek…

İnsanların kendi mutluluğunun peşinde koştuğu bir zamanda başkasının yüzünü güldürebilmek…

Dünyanın yükünü biraz olsun hafifletmek için kanatlanabilmek…

Belki de iyilik meleği olmak dediğimiz şey tam olarak budur:

Bir insanın yüreğine dokunup, hiçbir karşılık beklemeden oradan uçup gidebilmek…

Mehmet Akpınar
6 Eylül 2026

Gecenin karanlığı henüz çekilmemiştir.

Şehir uykudadır. Evler, sokaklar, caddeler sessizdir. İnsanların büyük kısmı uykunun en derin yerindedir.

Ama gökyüzü uyanıktır.

Ve bir yerden ezan sesi yükselir:

Allahu Ekber, Allahu Ekber…

Allah en büyüktür.

Makamdan da, servetten de, şöhretten de, dünyadan da, bizim büyüttüğümüz bütün meselelerden de büyüktür.

İşte seher vakti insana bunu yeniden hatırlatır.

Herkes uyurken

Bütün âlem uykudayken kalkıp Allah’ı zikredebilmek…

Yaratanı hatırlamak, Yaratanı sevmek, O’nun huzurunda durmak ve secdeyi beklemek…

Belki de bugünün insanının en fazla ihtiyaç duyduğu şey budur.

Çünkü insan çok şey öğrendi ama kendisini unuttu. Dünyaya hükmetmeye çalışırken dünyanın sahibini unuttu. Teknolojiyi geliştirdi, şehirleri büyüttü, gökdelenleri yükseltti; fakat gönlünü aynı ölçüde büyütemedi.

Öyle nesiller yetişiyor ki görüyor ama hissetmiyor.

Mazlumun feryadını duyuyor ama yüreği titremiyor.

Bir çocuğun gözyaşını görüyor ama hayatına devam edebiliyor.

Sanki dünya hiç bitmeyecekmiş, sanki ölüm hiç gelmeyecekmiş, sanki bütün bu mülk kendisininmiş gibi yaşıyor.

İnsanlık nereye gidiyor?

Seherde ağlayabilmek

İnsanın gözünden her zaman yaş gelmez.

Bazen kalp katılaşır. Göz görür ama ağlamaz. Kulak duyar ama gönül işitmez.

Onun için seher vaktinde dökülen gözyaşı kıymetlidir.

Kendi günahlarımız için…

Annesiz, babasız kalan çocuklar için…

Yurdundan sürülenler için…

Açlar, yetimler, mazlumlar için…

Savaşların ortasında kalan masumlar için…

Ve belki de en çok; Allah’ı unutarak yaşayan, kalbi hissizleşmiş, yaratılış gayesinden uzaklaşmış insanlar için ağlayabilmek…

Resûlullah’ın haber verdiği ne büyük bir müjdedir:

“İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet tutarak geceleyen göz.”

Demek ki bazen bir damla gözyaşı, insanın bütün dünyasından daha kıymetlidir.

Sonra ezan yükselir

Gecenin karanlığını yararak müezzinin sesi gelir:

Allahu Ekber…

Allah en büyüktür.

Eşhedü en lâ ilâhe illallah…

Allah’tan başka ilah yoktur.

Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah…

Muhammed aleyhisselâm Allah’ın elçisidir.

Ardından insanı yatağından, gafletinden, dünyaya dalmışlığından çağıran o davet yükselir:

Hayye ale’s-salâh…

Haydi namaza.

Hayye ale’l-felâh…

Haydi kurtuluşa.

Sabah ezanında ise bir başka ikaz vardır:

Es-salâtü hayrun mine’n-nevm.

Namaz uykudan hayırlıdır.

Ne muazzam bir çağrı…

Dünya uyurken seni Allah çağırıyor.

Yatağından kalkıp abdest alıyorsun. Henüz gün doğmamış. İnsanların çoğu seni görmüyor. Alkışlayan yok. Fotoğraf çeken yok. Gösteriş yapacağın kimse yok.

Sen ve Rabbin…

Belki ibadetin en saf hâli de budur.

İnsanlığın ihtiyacı secdedir

Bugünün insanı daha fazla eşyaya değil, biraz daha fazla secdeye muhtaç.

Daha fazla gürültüye değil, biraz sessizliğe…

Daha fazla konuşmaya değil, biraz tefekküre…

Daha fazla gösterişe değil, biraz gözyaşına…

Çünkü secde insanın haddini öğretir.

Alnını yere koyduğun zaman makamın dışarıda kalır. Servetin dışarıda kalır. Ünvanın dışarıda kalır. Kibrin dışarıda kalır.

Kul olarak gelirsin.

Ve insanın Rabbine en yakın olduğu yerlerden biri secdedir.

Belki yeniden dirilişimiz de buradan başlayacaktır.

Seher vakti uyanan birkaç yürekten…

Mazlumlar için dökülen birkaç damla gözyaşından…

Samimi bir duadan…

Ve kimsenin görmediği bir secdeden…

Gecenin karanlığından süzülerek ezan hâlâ yeryüzüne aynı hakikati haykırıyor:

Allahu Ekber…

Allah en büyüktür.

Ve bütün dünya sustuğunda geriye tek hakikat kalır:

Lâ ilâhe illallah.

Allah’tan başka ilah yoktur.

“Lâ ilâhe illallah”, insanın bütün hayatında yalnız Allah’a kul olmasıdır.

O hâlde kendimize soralım:

Allah’tan başka kulluk ettiğimiz neler var hayatımızda?

Mehmet Akpınar
5 Eylül 2026

“Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”

(Bakara, 2/153)

Sabır zordur. Nefse ağır gelir. Çünkü insan, verdiği emeğin karşılığını hemen görmek; yaptığı iyiliğin hemen anlaşılmasını, doğrunun hemen galip gelmesini ister.

Oysa hayat her zaman böyle işlemez.

Bazen ekersiniz, beklersiniz.
Bazen yürürsünüz, önünüze engeller çıkar.
Bazen doğruyu söylersiniz, yanlış anlaşılır.
Bazen iyilik yaparsınız, karşılığını hemen göremezsiniz.
Bazen de ne olup bittiğini bildiğiniz hâlde acele etmeden doğru zamanı beklemeniz gerekir.

İşte sabır tam burada başlar.

Sabır, hiçbir şey görmemek değildir.
Sabır, gördüğün hâlde istikametini bozmamaktır.

Sabır edilgenlik değildir

Sabır denildiğinde çoğu zaman oturmak, beklemek, şartlara boyun eğmek anlaşılıyor. Hâlbuki Kur’an’ın öğrettiği sabır böyle değildir.

Sabır; sebat etmektir.

Çalışırken sabretmektir.
Doğru bildiğin yolda yürürken sabretmektir.
Engeller karşısında sabretmektir.
Nefsine sabretmektir.
Öfkeye sabretmektir.
Günaha düşmemek için sabretmektir.
Yanlışa sürüklenmemek için sabretmektir.

Belki de en önemlisi, haklı olduğun bir yerde bile yanlış bir hareket yapmamak için sabretmektir.

Çünkü insan bazen yolun tamamında doğru yürür, son birkaç adımda sabırsız davranır ve bütün emeğini zayi eder.

Zafer sadece hızlı yürüyenlerin değildir.

Bazen zafer, sonuna kadar istikametini koruyabilenlerindir.

Sabır aynı zamanda basirettir

Hayatta insanın karşısına çıkan her engel açık ve görünür değildir. Bazen yol uzar, bazen şartlar değişir, bazen de beklemediğimiz güçlüklerle karşılaşırız.

İşte böyle zamanlarda sabır, sadece tahammül etmek değil; olanı doğru okumak ve istikameti kaybetmemektir.

Her gördüğümüze hemen karşılık vermek, her gelişme karşısında hemen karar almak zorunda değiliz. Bazen düşünmek, gözlemlemek, anlamak ve doğru zamanı beklemek gerekir.

Bu da sabrın bir başka yüzüdür: firaset ve basiret.

Bazen susmak, düşünmek içindir.

Bazen beklemek, hazırlanmak içindir.

Bazen yavaşlamak, daha sağlam yürümek içindir.

İnsan önüne çıkan her meseleyle uğraşırsa asıl hedefinden uzaklaşabilir. Önemli olan, dikkati dağıtmadan kendi yolunda yürümeye devam edebilmektir.

Çünkü sabır, insanın yalnızca zorluklara dayanmasını değil; zorluklar içerisinde dahi aklını, sükûnetini ve istikametini korumasını sağlar.

Asıl güç de burada ortaya çıkar:

Her şartta yolunu bilmek, işini yapmak ve hedefinden ayrılmamak.

Zamanı gelene kadar

Her şeyin bir vakti vardır.

Ham meyveyi dalından koparırsanız acıdır. Biraz daha beklerseniz olgunlaşır ve lezzetlenir.

Sabır da böyledir.

Fakat ağacın başında oturup meyvenin olgunlaşmasını seyretmek değildir bizim anladığımız sabır.

Toprağı süreceksiniz.
Tohumu atacaksınız.
Sulayacaksınız.
Bakımını yapacaksınız.
Zararlılardan koruyacaksınız.

Sonra da meyvenin vaktini bekleyeceksiniz.

İşte sabır budur.

Çalışmadan beklemek tembelliktir.

Hazırlanmadan beklemek çaresizliktir.

Korkudan susmak acziyettir.

Ama çalışarak, hazırlanarak, güçlenerek ve istikametten ayrılmadan doğru zamanı beklemek sabırdır.

Sabırsızlık slogan üretir, sabır inşa eder

Sabırsızlık çoğu zaman insanı slogana, gösterişe ve vakti gelmeden kendisini ortaya koymaya sürükler.

Çünkü sabırsızlık görünmek ister. Yaptığını göstermek, yapacağını anlatmak, daha temelini atmadan binasını ilan etmek ister.

Oysa sağlam hareketler gürültüyle değil, boşluk bırakmadan atılan sağlam adımlarla inşa edilir.

Slogan atmak kolaydır; inşa etmek zordur.

Konuşmak kolaydır; devam ettirmek zordur.

Başlamak kolaydır; istikamet üzere sonuna kadar yürümek zordur.

İşte sabır burada da karşımıza çıkar.

Sakin, uyumlu ve kararlı bir şekilde yürümek bazen dışarıdan yavaşlık gibi görünebilir. Oysa yolu, kadroyu ve hedefleri sabırla örüyor; her taşı yerine koyuyor, her boşluğu dolduruyor ve her adımı sağlam atıyorsanız, zamanı geldiğinde ortaya çıkan yapının ayağı yere basar.

Eksik bırakılmamış, temeli sağlam atılmış bir yapı kolay kolay sarsılmaz.

Çünkü gerçek başarı, ne kadar gürültü çıkardığınızla değil; ne kadar sağlam bir yapı kurduğunuzla ölçülür.

Beklerken de çalışmak

Sabır, zamanı boşa geçirmek değildir.

Bir taraftan sabrederken diğer taraftan hazırlanmak gerekir.

Bir taraftan önümüze çıkan güçlükleri aşmaya çalışırken diğer taraftan yolumuzu sağlamlaştırmak gerekir.

Bir taraftan bugünün işini en güzel şekilde yaparken diğer taraftan yarının şartlarına hazırlanmak gerekir.

Çünkü mesele başkalarının ne yaptığıyla meşgul olmak değil, kendi istikametimizde yürümektir.

Enerjimizi engellerle uğraşarak tüketmek yerine işimizi daha iyi yapmaya, eksiklerimizi tamamlamaya ve attığımız her adımı daha sağlam hâle getirmeye çalışmalıyız.

Sabır biraz da budur:

Dikkatini dağıtmadan yoluna devam edebilmek.

Allah sabredenlerle beraberdir

Bakara Suresi’nin 153. ayetindeki müjde çok büyüktür:

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”

Bundan daha büyük bir dayanak olabilir mi?

Fakat bu beraberlik bizi atalete değil, daha büyük bir sorumluluğa çağırır.

Namazını kılacaksın.
Duanı edeceksin.
Tedbirini alacaksın.
İşini en güzel şekilde yapacaksın.
Çalışacaksın.
Hazırlanacaksın.
Yanlışa düşmeyeceksin.
Ve sabredeceksin.

Çünkü sabır, yolun kenarında oturup zaferi beklemek değildir.

Sabır; zafere giden yolu her gün biraz daha inşa ederken, vaktinden önce harekete geçmemektir.

Meyve olgunlaşmadan dalından koparılmaz.

Ama meyve olgunlaşıncaya kadar da bahçe sahipsiz bırakılmaz.

Bizim sabırdan anladığımız budur:

Çalışmak, hazırlanmak, düşünmek, gerektiğinde susmasını bilmek, istikameti korumak ve zamanı geldiğinde gereken adımı atmaktır.

Sabır sessizlik değildir; sebatın sükûnetidir.

Sabır geri durmak değildir; sağlam yürümektir.

Sabır vazgeçmek değildir; acele etmeden inşa etmektir.

Ve nihayet sabır, yalnızca beklemek değil; beklerken hazır olmaktır.

Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

Mehmet Akpınar
1 Eylül 2026

Bir devletin büyüklüğü saraylarının ihtişamıyla, hazinesinin zenginliğiyle, ordusunun kalabalıklığıyla ölçülmez.

Bir devletin gerçek büyüklüğü adaletiyle ölçülür.

Çünkü adalet varsa devlet vardır. Adalet yoksa geriye yalnızca güç kalır. Güç de adaletin emrinde değilse bir müddet sonra zulme dönüşür.

Hz. Ömer denildiğinde, aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen insanların zihninde ilk canlanan kelimenin adalet olması boşuna değildir.

Onun hayatı etrafında anlatılan nice kıssa da aslında insanlığın adil yöneticiye duyduğu özlemin ifadesidir.

Bunlardan biri Nûşirevân’ın adaletiyle ilişkilendirilen meşhur rivayettir.

“BEN NÛŞİREVÂN’DAN DAHA AZ ADİL DEĞİLİM”

Rivayet edilir ki Müslümanların idaresindeki bir şehirde caminin genişletilmesi için çevredeki arsalar satın alınmaktadır.

Komşu arsalardan biri bir Yahudi’ye aittir.

Kendisine arsasının değerinden çok daha fazlası teklif edilir. Fakat adam yerini satmak istemez.

Buna rağmen caminin genişletilmesi gerekçesiyle arsa alınır ve bedeli kendisine bırakılır.

Adam üzgündür.

Başından geçenleri bir Müslümana anlatınca şu tavsiyeyi alır:

“Medine’ye git. Müslümanların halifesi Ömer’i bul ve derdini ona anlat.”

Adam Medine’ye gider.

Belki büyük bir saray, kapısında muhafızlar, kendisine ulaşılması zor bir hükümdar beklemektedir.

Fakat karşısında son derece sade yaşayan bir devlet başkanı bulur.

Derdini anlatır.

Hz. Ömer uzun uzun mektup yazmaz.

Rivayete göre eline geçen küçük bir parçanın üzerine birkaç kelime yazar ve bunu yöneticiye götürmesini ister:

“Bilesin ki ben Nûşirevân’dan daha az adil değilim.”

Adam şaşırır.

Bu birkaç kelime ne anlama gelmektedir?

Not yöneticiye ulaştığında ise adamın benzi solar.

Yahudi daha da şaşırır:

“Bu kâğıtta ne yazıyor ki hâlin birden değişti?” diye sorar.

İşte o zaman kendisine Nûşirevân’ın adaletiyle ilgili eski bir hadise anlatılır.

İKİ YÜZ DEVENİN HİKÂYESİ

Rivayete göre geçmişte yapılan bir yolculuk sırasında bir kervanın iki yüz devesine eşkıyalar tarafından el konulur.

Büyük bir servet gitmiştir.

Mağdur olan insanlar ne yapacaklarını düşünürken adaletiyle şöhret bulmuş Sasani hükümdarı Nûşirevân’a müracaat etmeye karar verirler.

Hükümdarın huzuruna çıkarak başlarından geçenleri anlatırlar.

Fakat aralarında bir mütercim vardır.

Mütercim, onların anlattıklarını hükümdara doğru şekilde aktarmaz.

Hakikat devlet başkanına ulaşmayınca doğru karar da çıkmaz.

Adamlar çaresiz ve üzgün şekilde kaldıkları hana dönerler.

Hancı hâllerini görünce ne olduğunu sorar.

Yaşadıklarını anlatırlar.

Hancı:

“Gelin, bir de benimle gidin.” der.

Onları yeniden hükümdarın huzuruna çıkarır ve bu defa yaşananları olduğu gibi anlatır.

Nûşirevân gerçeği öğrenince çok üzülür.

Çünkü ortada yalnızca iki yüz devenin gasp edilmesi yoktur.

Daha büyük bir problem vardır:

Mazlumun sesi devlet başkanına ulaşmamış, hakikat devletin kapısında değiştirilmiştir.

Nûşirevân:

“İki yüz deveniz akşama kadar size teslim edilecek.” der.

Uğradıkları mağduriyet sebebiyle ayrıca kendilerine iki kese altın verilmesini emreder.

Fakat ayrılırken ilginç bir istekte bulunur:

“Biriniz şehrin doğu kapısından, diğeriniz batı kapısından çıksın.”

Adamlar bunun sebebini anlayamazlar.

Kapılara vardıklarında ise karşılaştıkları manzara, hükümdarın ne anlatmak istediğini ortaya koyar.

Rivayete göre devletin nüfuzundan faydalanarak eşkıyalık yapanlar cezalandırılmıştır.

Bunlardan biri hükümdarın kendi yakını, anlatıya göre kardeşidir.

Diğer tarafta ise hükümdarı yanlış bilgilendiren mütercim cezasını görmüştür.

Çünkü mütercimin yaptığı sıradan bir tercüme hatası değildir.

Mazlumun sesini yöneticiden saklamış, hakikati değiştirmiş ve devletin yanlış karar vermesine sebep olmuştur.

Nûşirevân’ın verdiği mesaj açıktır:

Benim kardeşim olmak hiç kimseye zulmetme hakkı vermez.

Devletin makamından, isminden veya gücünden yararlanarak haksızlık yapan kişi, hükümdarın kardeşi de olsa adalet terazisinin dışında değildir.

İşte Hz. Ömer’e nispet edilen o birkaç kelimenin manası şimdi daha iyi anlaşılır:

“Ben Nûşirevân’dan daha az adil değilim.”

Yani:

O kendi kardeşini kayırmadıysa ben de kendi yöneticimi kayırmam.

Benim valim olmak, benim arkadaşım olmak, benim yakınım olmak seni adaletin üzerine çıkarmaz.

İşte devlet budur.

İşte adalet budur.

ADALET EN YAKINIMIZDA SINANIR

Adaletin en kolay tarafı, hiç tanımadığımız iki insan arasında hüküm vermektir.

Asıl imtihan kendi yakınımız söz konusu olduğunda başlar.

Kardeşimiz…

Akrabamız…

Arkadaşımız…

Yol arkadaşımız…

Bizi destekleyen insan…

Bizim göreve getirdiğimiz yönetici…

Yanlış yaptığında ne yapacağız?

Yanlışını örtmek mi sadakattir, yoksa hakkı sahibine teslim etmek mi?

Kur’an-ı Kerim ölçüyü hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde koyuyor:

“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutun.”

Nisâ Suresi, 135.

İşte medeniyet kuran ölçü budur.

Kendi aleyhine bile olsa adalet.

Annenin, babanın, kardeşin, akrabanın aleyhine bile olsa adalet.

Sana oy verenin de vermeyenin de hakkını koruyan adalet.

Seni alkışlayanla seni eleştirene aynı hukuk terazisinden bakan adalet.

Çünkü yöneticilik kendi adamlarına imtiyaz dağıtma makamı değildir.

Yöneticilik emanettir.

CAMİ BİLE HAKSIZLIĞI MEŞRU KILMAZ

Kıssanın üzerinde durulması gereken en önemli taraflarından biri de budur.

Ortada kötü bir amaç yoktur.

Yapılmak istenen şey camiyi genişletmektir.

Fakat amaç ne kadar güzel olursa olsun, yöntem adaletsizse yapılan iş doğru hâle gelmez.

Bir insanın hakkını çiğneyerek Allah’ın evine hizmet edemezsiniz.

Çünkü İslam yalnızca sonucu değil, sonuca giderken kullandığımız yolu da sorgular.

“İyi bir iş yapıyorum.” diyerek zulüm meşrulaştırılamaz.

“Hizmet ediyorum.” diyerek kul hakkı yenilemez.

“Devlet için yapıyorum.” diyerek vatandaşın hakkı çiğnenemez.

“Bizden.” diyerek yanlış yapan korunamaz.

Adalet tam da burada gereklidir.

ADALET GÖNLÜ FETHEDER

Rivayetin sonunda yaşanan hadise ise belki bütün kıssanın en güzel tarafıdır.

Hakkını aramak için gelen Yahudi, karşısında kendisini susturan bir devlet değil, kendi yöneticisine karşı onun hakkını koruyan bir devlet görür.

Rivayete göre bu adalet karşısında öylesine etkilenir ki Müslüman olur.

Daha önce bedelinin kat kat fazlası teklif edildiği hâlde vermediği arsasını da bu defa kendi rızasıyla karşılıksız olarak bağışlar.

İşte burada çok büyük bir hakikat vardır:

Zorla alınmaya çalışılan şey direnç doğurmuş, adalet ise gönlü fethetmiştir.

İnsanları yenmek başka şeydir.

Gönüllerini kazanmak başka şey.

Devletin gücüyle bir insanın malını alabilirsiniz.

Emirle bir insana istediğinizi yaptırabilirsiniz.

Korkutarak susturabilirsiniz.

Ama bütün bunlarla onun gönlüne giremezsiniz.

Gönüller ancak adaletle fethedilir.

İslam medeniyetinin dünyaya yayılmasında da yalnızca söylenen sözler değil, insanların karşılaştıkları örnek şahsiyetler etkili olmuştur.

İnsanlar sözlere değil, yaşantılara bakar.

Adaleti anlatmak kolaydır.

Asıl mesele adil olmaktır.

Kul hakkından bahsetmek kolaydır.

Asıl mesele kendi yakınının aleyhine bile olsa hakkı sahibine teslim etmektir.

Liyakatten söz etmek kolaydır.

Asıl mesele makamları akrabaya, dosta, taraftara değil; ehline vermektir.

YA ÖMER, SEN GİTTİN GİDELİ…

İnsan bugünün dünyasına bakınca bazen içinden şöyle seslenmek istiyor:

Ya Ömer…

Sen gittin gideli zulüm yeryüzünü kapladı.

Akrabalar kayırıldı.

Dostlar kollandı.

Makamlar ehline değil, yakınlara dağıtıldı.

Yanlış yapanın yanlışına değil, kim olduğuna bakıldı.

Adalet terazisinin bir kefesine insanın hakkı, diğer kefesine adamın kimliği konuldu.

“Bizden mi?”

“Onlardan mı?”

“Bize yakın mı?”

“Bizi destekledi mi?”

“Bizim adamımız mı?”

Oysa adaletin böyle soruları yoktur.

Adalet yalnızca şunu sorar:

Hak kimindir?

Ve hak kimdeyse onu sahibine teslim eder.

Hz. Ömer’i Ömer yapan da budur.

Onun sade hayatını anlatan rivayetlerde Roma’dan gelen elçinin Medine’de aradığı devlet başkanını saraylarda değil, bir ağacın altında korkusuzca uyurken bulduğu anlatılır.

Bu anlatının taşıdığı mana çok büyüktür:

Adalet ettin, emin oldun; emin olduğun için huzur içinde uyudun.

Bir yöneticinin en büyük koruması yüksek duvarlar değildir.

Makamı değildir.

Muhafızları değildir.

Adaletidir.

DÜNYANIN ARADIĞI ŞEY HÂLÂ AYNI

Bugün dünyanın imkânları geçmişle kıyaslanamayacak kadar büyük.

Bilgi çoğaldı.

Teknoloji ilerledi.

Servet büyüdü.

Silahlar güçlendi.

Fakat insanlığın kadim problemi hâlâ çözülmedi:

Adalet.

Dünyanın dört bir yanında zulüm devam ediyor.

Güçlü olan kendisini haklı görüyor.

Zayıfın feryadı çoğu zaman Nûşirevân’ın kapısındaki o mütercimin yaptığı gibi değiştirilerek yöneticilere ulaştırılıyor.

Bazen de hiç ulaştırılmıyor.

Oysa Kur’an’ın ölçüsü açıktır:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”

Mâide Suresi, 8.

Düşmanına bile adalet…

Kendi aleyhine bile adalet…

Yakınının aleyhine bile adalet…

İşte İslam’ın dünyaya sunduğu büyük nizam budur.

Dünyadaki zulmü ortadan kaldırmanın yolu da buradan geçmektedir.

İnsanları zorla değiştirmek değil, adaletimizle gönüllerini kazanmak.

Sözlerle örnek olmaya çalışmak değil, yaşantımızla örnek olmak.

Yanlış kararları güzel cümlelerle savunmak değil, doğru kararlar almak.

Ve en önemlisi:

Aldığımız doğru kararları, ucu kendimize ve en yakınlarımıza dokunsa bile korkmadan uygulamak.

Çünkü adalet yalnızca güzel bir söz değildir.

Adalet bir ahlaktır.

Bir yaşama biçimidir.

Bir yönetme biçimidir.

Bir devlet anlayışıdır.

Ve belki bugün insanlığın yeniden haykırması gereken söz şudur:

Ya Ömer…

Sen gittin gideli dünya çok değişti.

Ama insanlığın aradığı şey hiç değişmedi:

ADALET.

Mehmet Akpınar
1 Eylül 2026

Dünya yeniden sözüyle yaşantısı bir olan insanları arıyor. İnsanlar artık yalnızca güzel konuşanları değil; güzel yaşayanları görmek istiyor.

Bir zamanlar Anadolu’nun ve Balkanların gönüllerini fetheden alperenler, Sarı Saltuklar gibi… Onlar yalnızca bir düşünceyi anlatmadılar; onu yaşadılar. Hastayı ziyaret ettiler, yoksulla mallarını paylaştılar, köylünün hasadına yetiştiler, komşusunun derdiyle dertlendiler. Ticaretlerinde dürüst, yolculuklarında güvenilir, komşuluklarında merhametli oldular.

Önce gönülleri fethettiler.

Bugünün dünyasının da böyle insanlara ihtiyacı var.

Çünkü çok sarsıldık, çok dağıldık. Dini zaman zaman şekle hapsettik. Cemaatlerimizi, derneklerimizi, vakıflarımızı, partilerimizi ve teşkilatlarımızı amaç hâline getirdik. Hâlbuki bunların tamamı ancak iyiliğe, adalete ve hakka hizmet ettikleri ölçüde birer vasıtadır.

Kur’an’ın çağrısı ise açıktır:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 103)

Demek ki asıl olan isimlerimiz, tabelalarımız ve mensubiyetlerimiz değil; istikametimizdir.

Bir Müslüman kendi cemaatini, teşkilatını, partisini veya liderini hakikatin ölçüsü hâline getiremez. Ölçü insanlar değildir. Ölçü Kur’an, sünnet ve bunların hayata yansıyan ahlakıdır.

Hz. Ömer’e nispet edilen meşhur rivayette bunun çok güzel bir ölçüsü vardır. Bir kimse başka birinin iyi ve güvenilir olduğunu söyleyince ona şu anlamda sorular yöneltilir:

Onunla komşuluk yaptın mı?
Alışveriş ve ticaret yaptın mı?
Yolculuk yaptın mı?

Çünkü insanın gerçek ahlakı yalnızca ibadet anında değil, hayatın içinde ortaya çıkar.

Para ortaya çıktığında dürüst müsün?

Menfaatinle adalet karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ediyorsun?

Komşun sana muhtaç olduğunda yanında mısın?

Birlikte yolculuğa çıktığınızda arkadaşının yükünü mü hafifletiyorsun, yoksa ona yük mü oluyorsun?

İşte insan burada belli olur.

Nitekim Peygamber Efendimiz de Allah’ın insanların suretlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine baktığını bildirir.

Öyleyse yeniden şekilden öze, sözden amele, gösterişten ahlaka dönmek gerekiyor.

Müslüman feraset sahibi olmalıdır. Vicdan sahibi olmalıdır. Adaletli olmalıdır. Evrensel bir dil kullanmalıdır. Çünkü Kur’an’ın mesajı bir mahallenin, bir cemaatin, bir partinin veya bir milletin sınırlarına hapsedilemeyecek kadar büyüktür.

Allah’ın yeryüzüne koyduğu kanunlarda da kayırmacılık yoktur. Kim doğru çalışırsa, kim ilmin, emeğin, disiplinin ve adaletin gereklerini yerine getirirse karşılığını görür. Sadece bir gruba mensup olmak hiç kimseye başarı garantisi vermez.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni tabelalar değil, yeni insanlar yetiştirmektir.

Sözleriyle değil yaşantılarıyla konuşan…

Ticaretinde güven veren…

Komşusunun derdine koşan…

Hastayı ziyaret eden…

Malından paylaşan…

Köylünün hasadına el veren…

Makam bulduğunda değişmeyen…

Kendisinden olmayana da adaletle davranan insanlar…

İşte yeni dünyanın gönül fatihleri bunlardır.

İnsanlık yeniden alperenlerini bekliyor.

Belki de yapılması gereken, çok uzaklarda yeni yollar aramak değildir.

Sarı Saltukların yaptığı gibi önce insanı bulmak, sonra gönlüne dokunmak ve en sonunda yaşantımızla “İşte bizim inandığımız din budur” diyebilmektir.

Çünkü bazı çağlar sözle değil, örnek insanlarla yeniden kurulur.

Mehmet Akpınar
30 Ağustos 2026

Hayat harekettir.

Kâinata baktığımızda bunu her yerde görürüz. Dünya döner, mevsimler değişir, nehirler akar, tohum toprağı yarar, güneş her sabah yeniden doğar.

Hayatın olduğu yerde hareket vardır.

Su aktığı müddetçe temiz ve canlıdır. Durgunlaştığında ise zamanla bulanır, bayatlar. İnsan da böyledir, toplum da, kurumlar da…

Atalarımız boşuna “İşleyen demir ışıldar” dememiştir.

Çalışan insan gelişir. Üreten insan öğrenir. Yürüyen insan yeni yollar keşfeder. Bir hedefin peşinde koşan toplum ise kendi geleceğini inşa eder.

Bu sebeple mesele yalnızca hareket etmek değil, istikamet üzere hareket etmektir.

Doğru niyetle, doğru hedefe, durmadan yürümek…

Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu ölçü ne kadar açıktır:

“Bir işi bitirince diğerine koyul. Ve yalnız Rabbine yönel.”
(İnşirah, 7-8)

Bir işi bitirince boşluğa düşme.

Bir hayrı tamamladıysan başka bir hayra yönel. Bir yarayı sardıysan diğer yaraya koş. Bir insana ulaştıysan başka bir gönlün kapısını çal. Bir eser ortaya koyduysan yenisinin hazırlığına başla.

Çünkü hayat boşluk kabul etmez.

Boşluk değil, hareket

Toplumların hayatında da böyledir.

Ortak hedeflerin, çalışmaların ve gayretin güçlü olduğu dönemlerde insanlar enerjilerini üretmeye yöneltirler. Hareket zayıfladığında ise küçük meseleler büyümeye, faydasız tartışmalar çoğalmaya başlar.

İfk hadisesinde de üzerinde düşünülmesi gereken derslerden biri budur. Hz. Âişe validemize yönelik ağır iftiranın meydana getirdiği sıkıntılı ortamda Resûlullah’ın toplumu sürekli hareket ve vazife içerisinde tutması, fitnenin yayılabileceği boşluğu daraltan önemli bir yönetim hikmetidir.

Çünkü hareket insanı diri tutar.

Durgunlukta bayatlık, harekette bereket vardır.

Fakat hareket yalnızca bedenen koşturmak değildir.

Bazen düşünmek harekettir.
Bazen öğrenmek…
Bazen üretmek…
Bazen bir insanın derdini dinlemek…
Bazen bir taşı yerinden kaldırmak…
Bazen de kimsenin görmediği yerde geleceğin temelini atmaktır.

Asıl olan faydalı bir işin içerisinde bulunmaktır.

Gözyaşından önce alın teri

İnsan çoğu zaman neticeler ortaya çıktıktan sonra harekete geçiyor.

Bir sıkıntı yaşanınca üzülüyoruz. Bir kayıp meydana gelince ağlıyoruz. Bir şehir geri kalınca yakınıyoruz. Bir genç yanlış yola düşünce hayıflanıyoruz.

Oysa medeniyet, hadiseler meydana geldikten sonra üzülmekten önce, onların meydana gelmemesi için ter dökebilme iradesidir.

Gözyaşı merhametin göstergesidir.

Alın teri ise sorumluluğun.

Bir bina yıkılmadan önce sağlam yapmak için ter dökmek gerekir.

Bir şehir geri kalmadan önce çalışmak gerekir.

Bir genç kaybolmadan önce elinden tutmak gerekir.

Bir aile dağılmadan önce birbirimize zaman ayırmak gerekir.

Bir toplumda kötülük yayılmadan önce iyiliği çoğaltmak gerekir.

İşte gerçek hareket budur.

Sadece meydana gelen hadiselerin ardından konuşmak değil, hadiseler meydana gelmeden önce sorumluluk almaktır.

Yürüyen insan öğrenir

Hareket insanı da yetiştirir.

Yola çıktıkça yeni insanlar tanırız. Sahaya indikçe bilmediklerimizi öğreniriz. Çalıştıkça eksiklerimizi görürüz. Düştükçe kalkmayı, yoruldukça sabretmeyi öğreniriz.

Masa başında çözülemeyen birçok mesele, insanların arasına girildiğinde anlaşılır.

Çünkü hayat kitaplardan öğrenildiği kadar yürüyerek de öğrenilir.

Duran insan dünyayı bulunduğu yerden seyreder.

Yürüyen insan ise hayatın içine girer.

Bu yüzden büyük işler bir anda ortaya çıkmaz.

Bir adım…

Ardından bir adım daha…

Bir insan…

Ardından başka bir insan…

Bir hizmet…

Ardından yeni bir hizmet…

Bazen küçücük bir hareket, yıllar sonra büyük bir değişimin başlangıcı olur.

Tohum da böyledir.

Toprağın altında sessizce hareket eder. Önce kök salar, sonra toprağı yarar, ardından filiz verir. Gün gelir küçücük bir tohum, altında insanların gölgelendiği büyük bir ağaca dönüşür.

İnsan emeği de böyledir.

Bugün atılan samimi bir adımın yarın nerede karşılık bulacağını bilemeyiz.

Bizim vazifemiz neticeyi hesap ederek yerimizde beklemek değil; doğru olduğuna inandığımız istikamette çalışmak, üretmek ve yürümektir.

Çünkü başarıdan önce gayret vardır.

Eserden önce emek vardır.

Hasattan önce tohum vardır.

Ve gözyaşından önce alın teri olmalıdır.

Su akar, temizlenir.
Demir işler, parlar.
Tohum hareket eder, filizlenir.
İnsan çalışır, olgunlaşır.
Toplum üretir, ayağa kalkar.

Öyleyse boşluğa değil işe, atalete değil gayrete, durgunluğa değil harekete talip olalım.

Bir işi bitirince diğerine koyulalım.

Yeni bir güne, yeni bir işe, yeni bir insana, yeni bir iyiliğe doğru yürüyelim.

Çünkü harekette bereket vardır.

Mehmet Akpınar
30 Ağustos 2026

  • 1 / 19
  • »