2026 Köşe Yazılarım
Tarih bazen milletlerin önüne sadece olayları değil, aynaları da koyar.
O aynaya baktığımızda gördüğümüz şey çoğu zaman başkalarının hatalarından önce kendi eksiklerimizdir.
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan acılar karşısında insanlığın vicdanı sızlıyor. Mazlumların ardından gözyaşı dökülüyor, dualar ediliyor, acılar paylaşılıyor.
Elbette gözyaşı değerlidir…
Çünkü merhameti olmayanın insanlığı eksiktir.
Fakat insan bazen kendisine şu soruyu da sormalıdır:
Gözyaşı dökülecek gün gelmeden önce, ne kadar gayret ettik? Ne kadar çalıştık? Ne kadar birlik olduk?
Merhum Mehmet Âkif’in ruh dünyasında da yankısını bulan hakikat buydu:
Sadece üzülmek yetmez; emek vermek, alın teri dökmek, sorumluluk almak gerekir.
Tarih bize bunun en acı örneklerinden birini Endülüs’te gösterdi.
Bir zamanlar Endülüs; ilmin, sanatın, mimarinin, tıbbın ve şehir medeniyetinin dünyaya ışık tuttuğu bir merkezdi.
Kütüphaneleriyle, âlimleriyle, eserleriyle insanlığa büyük katkılar sunan bir medeniyetti.
Fakat hiçbir medeniyet sadece geçmiş başarılarıyla ayakta kalamaz.
İlimden uzaklaşınca…
Birlik zayıflayınca…
Sorumluluk duygusu kaybolunca…
Güçlü medeniyetlerin bile duvarları çatlamaya başlar.
Rivayet edilir ki, Granada kaybedildikten sonra son hükümdar geriye dönüp şehre bakarak hüzünlenir. Annesi Ayşe Sultan’ın ona söylediği aktarılan şu söz ise tarihin hafızasına kazınır:
“Erkekler gibi savunamadığın bir şey için kadınlar gibi ağlama…”
Bu söz aslında bir kişiden çok bütün toplumlara yapılmış bir muhasebe çağrısıdır.
Mesele gözyaşını küçümsemek değildir.
Mesele, gözyaşı günleri gelmeden önce sorumluluk alabilmektir.
Bugün de insanlığın ihtiyacı olan şey sadece öfke değil; akıl, ahlak, ilim, teknoloji, üretim ve birliktir.
Çünkü dünyada söz sahibi olmak isteyen toplumlar önce kendi insanını yetiştirir.
Bilimde güçlü olur.
Ekonomide güçlü olur.
Adalette örnek olur.
Ahlakta sağlam durur.
Gücün karşısında eğilmeyen, mazlumun yanında durabilen bir medeniyet ancak böyle inşa edilir.
Tarih bize şunu öğretir:
Bir medeniyeti ayakta tutan sadece kalabalıklar değildir; karakterdir.
Bir milleti güçlü yapan sadece sözleri değildir; ortaya koyduğu emektir.
Ve bazen tarihin en ağır sorusu şudur:
“Bugün ağladığımız şeyler için dün ne kadar ter döktük?”
Mehmet Akpınar
04 Temmuz 2026
Sersem Yaylası…
Yüksek dağların serinliği, çam kokusunun ferahlığı ve yıldızlarla süslenmiş bir gökyüzü…
Hava 15 derece… Ateşimiz yanıyor. Herkes montuna sarınmış. Kimi çayını yudumluyor, kimi sessizce korlaşan ateşi seyrediyor.
Bu yıl Fikir Atölyesi Düşünce Derneği olarak geleneksel kampımızın 19’uncusunu gerçekleştiriyoruz.
İki gece, üç gün…
Dışarıdan bakanlar için sıradan bir yayla kampı gibi görünebilir. Oysa bizim için burası; fikirlerin olgunlaştığı, dostlukların güçlendiği, gönüllerin dinlendiği ve şehre dair hayallerin yeniden yeşerdiği bir mekteptir.
Bu geleneğin temelinde yıllar önce atılan samimi bir niyet vardır…
Bugün ateşimizin etrafında birbirinden farklı mesleklerden dostlarımız bulunuyor. Doktorumuz var; insan bedenine şifa olmak için emek veriyor. Doğal gaz sektöründe yöneticilik yapan dostumuz Mustafa Yılmaz var; şehrin enerjisine katkı sunuyor. Muhtarımız var, gazetecilikten gelen arkadaşımız var, otel işletmecisi dostumuz var… Her biri farklı alanlarda tecrübe sahibi.
Ama burada hiçbir makamın, hiçbir unvanın önemi kalmıyor. Ateşin başında hepimiz sadece birer dost oluyoruz.
Yıllardır hazırlanan raporların, kaleme alınan bültenlerin ve geliştirilen projelerin önemli bir kısmı işte bu yaylada doğdu. Şehre dair,hayata geçirilen birçok çalışmanın ilk cümlesi, ilk fikri ve ilk heyecanı bu ateşin etrafında filizlendi.
Bazen insan yürüyebilmek için durmayı öğrenmelidir…
Yayla bize bunu hatırlatıyor.
Çünkü sürekli koşan bir beden nasıl yorulursa, sürekli çalışan bir zihin de dinlenmeye ihtiyaç duyar.
Doğa insana sadece oksijen vermez; aynı zamanda hikmet öğretir. Sessizlik bazen en güzel konuşmadır. Dağlar sabrı, akan su tevazuyu, gökyüzü ise umudu hatırlatır.
Biz de her yıl buradan yenilenmiş bir ruh, tazelenmiş bir gönül ve yeni fikirlerle şehrimize dönüyoruz.
Elbette her kampın unutulmayan kahramanları da vardır.
Mesela Yörük Ali Aydın…
Sabahın ilk ışıklarıyla bütün kampı uyandırmayı kendisine vazife edinmiştir. Artık on dokuz yıllık tecrübeyle biz de alıştık, o da alıştı. Kampın değişmeyen sesi hâline geldi.
Bir de Abdullah vardır…
Kampın en tez canlı isimlerinden biri…
Bir gün arkadaşlar kendi aralarında şakalaşmaya başlıyor:
“Ben bir su aldım, ortak hesaba yazın…”
“Ben bir meyve suyu içtim, onu da yazın…”
Şakalaşmalar uzayınca Abdullah bir süre sabrediyor. Sonunda dayanamayıp meşhur cümlesini söylüyor:
“İyi o zaman, benim dolmaları da hesaplayın!”
Herkes gülmeye başlıyor.
“Kaç tane?”
“Altmış iki tane…”
“Elli kuruştan hesaplayın!”
Ateşin etrafını kahkahalar sarıyor. O gün yaşanan bu tatlı hatıra, aradan yıllar geçmesine rağmen her kampta yeniden anlatılıyor.
İşte dostluk biraz da budur… Aynı hatıraya yıllar sonra bile aynı içtenlikle gülebilmektir.
Belki beş yıldızlı bir otelde daha konforlu kalabiliriz.
Ama hiçbir otelin duvarları bu yaylanın gökyüzünü veremez.
Hiçbir restoranın masası ateş başındaki samimiyetin yerini tutamaz.
Hiçbir tatil programı, birlikte edilen istişarenin ve paylaşılan muhabbetin verdiği huzuru sunamaz.
Biz inanıyoruz ki şehirler sadece betonla değil, fikirle inşa edilir.
Fikir ise çoğu zaman gürültüde değil, bir yaylanın sessizliğinde doğar.
On dokuz yıldır aynı ateş yanıyor…
Odunlar değişiyor…
Çaylar tazeleniyor…
Saçlara aklar düşüyor…
Fakat değişmeyen üç şey var:
Samimiyet…
Kardeşlik…
Ve ortak bir ideal uğruna bir araya gelebilme iradesi…
Rabbimizden niyazımız odur ki; bu dostluk halkası, bu istişare geleneği ve bu güzel niyet uzun yıllar devam etsin. Burada filizlenen her güzel düşünce de şehrimize, milletimize ve ülkemize hayırlı hizmetler olarak yansısın…
Selam ve dua ile…
Mehmet Akpınar
03 Temmuz 2026
Tarih boyunca hiçbir büyük değişim alkışlarla başlamamıştır…
Yeni bir yol açanlar önce eleştirilmiş, sonra engellenmiş, en sonunda ise haklı oldukları anlaşılmıştır.
Çünkü değişim; sadece şehirleri değil, alışkanlıkları da sarsar.
Hareketsiz duran bir insanın önüne engel çıkmaz.
Yerinde sayan kimsenin ayağına diken batmaz.
Ama yürüyen insanın yolu taşlıdır.
Koşan insan yorulur.
Dağa tırmanan rüzgârla mücadele eder.
Hayatta da böyledir…
Bir hedefiniz varsa…
Bir idealiniz varsa…
Bir mücadele veriyorsanız…
Mutlaka karşınıza engeller çıkacaktır.
Bu engeller bazen dışarıdan gelir.
Bazen de en yakınınızdan…
Haset edenler olur…
Çekemeyenler olur…
Menfaati zedelenenler olur…
Eskiden alıştığı düzeni kaybetmek istemeyenler olur…
Haksız kazancını devam ettirmek isteyenler olur…
Liyakat yerine torpil bekleyenler olur…
Kural tanımayanlar olur…
Herkes kendi penceresinden bakar.
Kimi doğruluğu alkışlar…
Kimi doğruluktan rahatsız olur.
Çünkü doğruluk; en çok yanlış düzen kuranları rahatsız eder.
Her şehirde görünmeyen bazı çevreler vardır.
Yıllarca karar veren…
Yıllarca yön veren…
Kendilerini doğal söz sahibi gören…
Değişim başladığında en büyük rahatsızlığı da onlar hisseder.
Çünkü artık alışılmış düzen değişmektedir.
Fakat madalyonun diğer yüzü de vardır.
Adaletli yönetimi görünce destek veren insanlar da vardır.
Üreten sanayiciler…
Dürüst esnaflar…
Vatanını seven bürokratlar…
Vicdan sahibi basın mensupları…
Samimi siyasetçiler…
Sessiz çoğunluk…
Onlar gösteriş yapmaz.
Bağırmaz.
Ama doğruyu gördüğünde yanında durmasını bilir.
Toplum zamanla hakikati ayırt eder.
İlk gün şüpheyle bakabilir.
İkinci gün izler.
Üçüncü gün karşılaştırır.
Sonunda ise kimin hizmet ettiğini, kimin sadece konuştuğunu görmeye başlar.
İnsanların güveni bir günde oluşmaz.
Ama adalet, samimiyet ve çalışkanlık sabırla devam ederse en güçlü referans hâline gelir.
Bu yüzden mücadeleden korkmamak gerekir.
Engeller varsa yol da vardır.
İtiraz varsa değişim başlamıştır.
Rahatsızlık varsa bir düzen değişiyordur.
Yeter ki insan; öfkesini değil, istikametini korusun.
Çünkü asıl zafer, rakiplerini yenmek değil…
Nefsini yenerek doğruluktan ayrılmadan yürüyebilmektir…
Selam ve dua ile kalın…
Mehmet Akpınar
30 Haziran 2026
Lev Tolstoy der ki:
“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür, ama kimse kendini değiştirmeyi aklından geçirmez.”
İnsanoğlu gözünü çoğu zaman dışarıya dikmeye meyillidir. Başkalarının kusurlarını görür, toplumdaki eksiklikleri fark eder, yöneticileri eleştirir, sistemi sorgular, hayatın zorluklarından şikâyet eder. Fakat dönüp aynaya bakmayı çoğu zaman ihmal eder.
Oysa gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek vardır:
Büyük değişimler dışarıda değil, insanın kendi içinde başlar.
Dünyayı değiştirmek; gösterişli salonlarda yapılan konuşmalarla, yüksek perdeden atılan sloganlarla veya başkalarına verilen nasihatlerle gerçekleşmez. Gerçek değişim, insanın kendi nefsiyle yüzleştiği, hatalarını kabul ettiği, gururunu sorguladığı ve “Önce ben düzelmeliyim” diyebildiği anda başlar.
Çünkü insanın en büyük mücadelesi başkalarıyla değil, kendi nefsiyle verdiği mücadeledir.
Önce kapımızın önünü temizlemeliyiz…
Önce evimizi düzene koymalıyız…
Önce çocuklarımıza örnek olmalıyız…
Önce kinlerimizle, öfkelerimizle, hırslarımızla ve zaaflarımızla yüzleşmeliyiz…
Çünkü çocuklar söyleneni değil, gördüğünü öğrenirler. Anne ve babalarının anlattıklarını değil, yaşadıklarını örnek alırlar. Bu sebeple gönüller sözlerle değil, hâllerle fethedilir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), toplumsal dönüşümün temelini insanların birbirlerine karşı sergiledikleri güzel ahlâka bağlamıştır. Bir hadis-i şeriflerinde:
“Gülümsemen sadakadır.”
buyurmuştur.
Bir başka hadis-i şeriflerinde ise:
“Güzel söz sadakadır.”
buyurarak iyiliğin küçük görülen davranışlarla başladığını bizlere öğretmiştir.
Çünkü bazen bir tebessüm, uzun nasihatlerden daha etkili olabilir. Bazen samimi bir söz, yıllarca süren kırgınlıkları sona erdirebilir.
Kur’an-ı Kerim de aynı hakikate işaret etmektedir:
“Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d Suresi, 11)
Bu ilahi kanun, toplumsal dönüşümün temel prensibini ortaya koymaktadır. Önce insan değişecektir. Önce nefis terbiye olacaktır. Önce aile düzelecektir. Sonra toplum düzelecektir.
Yine Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed Suresi, 7)
Demek ki zaferin de, başarının da, huzurun da yolu önce insanın kendisini düzeltmesinden geçmektedir.
Kur’an’ın şu uyarısı ise üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir ikazdır:
“Siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?” (Bakara Suresi, 44)
Başkalarına doğruluğu anlatırken kendimiz doğruluktan uzaklaşırsak…
Başkalarına adaleti tavsiye ederken kendimiz adaletsizlik yaparsak…
Başkalarına ahlâkı anlatırken kendi hayatımızda uygulamazsak…
Sözlerimizin tesiri de bereketi de kalmayacaktır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız; ya da Allah size katından bir ceza gönderir.”
Çünkü iyilik yalnızca konuşularak değil, yaşanarak yayılır.
Merhum Seyyid Kutub’un şu tespiti de bu gerçeği ne güzel özetlemektedir:
“Söz kalpten çıkarsa kalbe ulaşır. Dilden çıkarsa kulaktan öteye geçmez.”
Samimiyetin yerini hiçbir hitabet dolduramaz. İnsan yaşamadığı bir hakikati ne kadar güzel anlatırsa anlatsın tesir edemez. Fakat yaşadığı bir gerçeği en sade ifadelerle anlatsa bile gönüllerde karşılık bulur.
Hazreti Ömer’e nispet edilen şu söz de aynı hakikati ifade etmektedir:
“Doğru olun ki çocuklarınız da doğru olsun.”
Çünkü çocuklar kulaklarından çok gözleriyle öğrenirler. Anne ve babalarının sözlerinden çok hayatlarına bakarlar. Bu sebeple gelecek nesilleri değiştirmek isteyenler, önce kendi hayatlarını düzeltmek zorundadırlar.
Tolstoy’un söylediği de budur…
Seyyid Kutub’un anlattığı da budur…
Hazreti Ömer’in işaret ettiği de budur…
Ayetlerin ve hadislerin öğrettiği de budur…
Dünyayı değiştirmek istiyorsak önce kendimizden başlamalıyız.
Çünkü insan kendisini düzelttiği gün, dünyayı değiştirmeye de başlamış demektir.
Mehmet Akpınar
25 Haziran 2026
BİR KİŞİYE DOKUZ PUL…
Necip Fazıl Kısakürek’in yıllar önce kaleme aldığı şu mısralar, bugün yaşadığımız birçok sorunu anlatmaya yetiyor:
“Bir kişiye dokuz pul,
Dokuz kişiye bir pul;
Kurt yapmaz bu taksimi,
Kuzulara şah olsa…”
Bugün dünyanın büyük bölümünde hâkim olan anlayış, maalesef çoğunluğun değil, güçlü olanın menfaatini önceleyen bir anlayıştır.
Ekonomide böyledir…
Eğitimde böyledir…
Şehirleşmede böyledir…
İmar planlarında böyledir…
Yatırımlarda böyledir…
Kararlar çoğu zaman milletin tamamının faydasına göre değil, belirli çevrelerin beklentilerine göre şekillenmektedir.
İşte Kahramanmaraş’ın yıllardır çözülemeyen birçok meselesinin temelinde de bu anlayış yatmaktadır.
Bugün Doğu Gelişim İmar Planı’nın yaşadığı süreç bunun en somut örneklerinden biridir.
Yaklaşık yirmi milyon metrekarelik bir alandan bahsediyoruz.
Deprem yaşamış bir şehirden bahsediyoruz.
Güvenli konut ihtiyacından bahsediyoruz.
Şehrin kontrollü büyümesinden bahsediyoruz.
Gelecek nesillerin yaşayacağı Kahramanmaraş’tan bahsediyoruz.
Ancak bütün bunlar konuşulacağına, bazı çevrelerin rahatsız olup olmayacağı konuşuluyor.
Oysa şehirler birkaç kişinin beklentilerine göre değil, yüz binlerce insanın geleceğine göre planlanır.
Bizim mücadelemiz de tam olarak bunun içindir.
Mesele birkaç kat fazla yapmak meselesi değildir.
Mesele şehrin geleceğini doğru planlayabilmektir.
Mesele deprem yaşamış bir şehirde güvenli ve planlı yaşam alanları oluşturabilmektir.
Mesele vatandaşın konut ihtiyacını karşılayabilmektir.
Mesele çocuklarımıza daha yaşanabilir bir şehir bırakabilmektir.
⸻
Bugün Kahramanmaraş’ın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden biri de kaçak ve plansız yapılaşmadır.
Depremden sonra şehrin birçok bölgesinde tarlaların içerisine evler yapılmıştır.
Villalar yapılmıştır.
Kontrolsüz yerleşimler oluşmuştur.
Her geçen gün yeni yapılar yükselmektedir.
Peki insanlar neden bunu yapıyor?
Çünkü şehir büyüyor.
Çünkü nüfus artıyor.
Çünkü insanlar çocuklarına bir gelecek hazırlamak istiyor.
Çünkü konut ihtiyacı her geçen gün artıyor.
Ama ihtiyaç duyulan imar planları yıllarca gecikiyor.
Yeni yaşam alanları oluşturulamıyor.
Şehir kontrollü şekilde büyütülemiyor.
Sonuç olarak da kaçak yapılaşma büyüyor.
Aslında yıllar önce yapılması gereken planlar zamanında uygulansaydı bugün bu kadar büyük bir kaçak yapılaşma sorunu ile karşı karşıya kalınmayacaktık.
Bugün geldiğimiz noktada ise devlet ile vatandaşın karşı karşıya gelme riski ortaya çıkmıştır.
Çünkü vatandaş elektrik bağlatmış.
Su bağlatmış.
Emlak vergisini yatırmış.
Yıllardır o evde yaşamaktadır.
Şimdi yılların ihmali sonucunda ortaya çıkan bu sorunun bedelini sadece vatandaşın omuzlarına yüklemek de adalet duygusunu zedeleyecektir.
İşte bizim feryadımız budur.
Biz kaçak yapılaşmayı savunmuyoruz.
Tam tersine, kaçak yapılaşmanın önüne geçmenin tek yolunun planlı şehirleşme olduğunu söylüyoruz.
İnsanlara meşru ve sağlıklı alternatifler sunulursa, yeni yaşam alanları oluşturulursa, imar planları zamanında uygulanırsa, kaçak yapılaşma da doğal olarak azalacaktır.
Doğu Gelişim İmar Planı’nın gecikmesinin en büyük zararlarından biri de budur.
Her geçen gün sorun büyümekte, çözüm zorlaşmaktadır.
⸻
Aynı durum yıllardır bekleyen Çağlayancerit yolu için de geçerlidir.
Aynı durum Zeytun Kaplıcaları yolu için de geçerlidir.
Yıllardır söz verilmektedir.
Yıllardır beklenmektedir.
Ancak bir türlü gereken adımlar atılmamaktadır.
Kırsal mahalleler beklemektedir.
Vatandaş beklemektedir.
Şehir beklemektedir.
Ama zaman geçtikçe sorunlar daha da büyümektedir.
⸻
Yıllar önce Kahramanmaraş’a gelen bir müfettişin yaptığı bir tespit dikkatimi çekmişti.
Şehrin kaderini etkileyen kararların bazen geniş istişarelerle değil, etkili çevrelerin görüşleri doğrultusunda şekillendiğini söylemişti.
Aradan yıllar geçti.
Bugün dönüp baktığımızda şunu görüyoruz:
Şehrin geleceğini ilgilendiren büyük meselelerde daha fazla ortak akla ihtiyaç vardır.
Daha fazla istişareye ihtiyaç vardır.
Mimarların görüşüne ihtiyaç vardır.
Mühendislerin görüşüne ihtiyaç vardır.
Şehir plancılarının görüşüne ihtiyaç vardır.
Akademisyenlerin görüşüne ihtiyaç vardır.
Sivil toplumun görüşüne ihtiyaç vardır.
Ve en önemlisi milletin sesine ihtiyaç vardır.
Çünkü şehir birkaç kişinin değil, hepimizin ortak evidir.
⸻
Bizim meselemiz zenginlikle değildir.
Bizim meselemiz yatırımcıyla değildir.
Üreten, istihdam sağlayan, taş üstüne taş koyan herkes başımızın tacıdır.
Bizim itirazımız; şehirle ilgili kararların birkaç kişinin menfaatine göre değil, toplumun tamamının menfaatine göre alınması gerektiğinedir.
Çünkü depremde hayatını kaybedenler imar planlarını hazırlayanlar olmadı.
Çarpık şehirleşmenin bedelini ödeyenler karar vericiler olmadı.
Bedeli yine vatandaş ödedi.
Bedeli yine gariban ödedi.
Onun için artık aynı hataların tekrar edilmesine izin veremeyiz.
⸻
Necip Fazıl’ın bir başka ikazıyla bitirelim:
“Bülbüllere emir var lisan öğren vak vaktan,
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan.”
Bazen yanlışlar doğru gibi anlatılır.
Bazen doğrular engellenmeye çalışılır.
Fakat hakikat değişmez.
Kahramanmaraş’ın daha fazla beklemeye tahammülü yoktur.
Doğu Gelişim İmar Planı gecikmemelidir.
Kaçak yapılaşmanın önüne geçilmelidir.
Şehrin yeni gelişim alanları açılmalıdır.
Kırsal bölgelerin ulaşım sorunları çözülmelidir.
Yatırımlar ertelenmemelidir.
Çünkü mesele sadece bir imar planı meselesi değildir.
Mesele Kahramanmaraş’ın geleceğidir.
Mesele çocuklarımızın yaşayacağı şehrin nasıl şekilleneceğidir.
Mesele birkaç kişinin değil, yüz binlerce insanın hakkı ve hukukudur.
Ve biz diyoruz ki;
Bir kişiye dokuz pul,
Dokuz kişiye bir pul düşen bir düzen adil değildir.
Adalet; çoğunluğun hakkını korumaktır.
Şehircilik; geleceği planlamaktır.
Yöneticilik ise birkaç kişinin değil, bütün milletin emanetine sahip çıkmaktır…
Mehmet Akpınar
21 Haziran 2026
Kur’an-ı Kerim yalnızca geçmiş kavimlerin hikâyelerini anlatmaz. Aynı zamanda insanın karakterini, zaaflarını ve yanlışlarını gözler önüne serer. Bu sebeple Kur’an’da anlatılan kıssalar, sadece belirli bir döneme veya belirli bir topluluğa ait değildir. Her çağın insanına hitap eder.
Bakara Suresi’nde anlatılan meşhur “inek kıssası” bunun en güzel örneklerinden biridir.
Bir cinayet işlenmiştir. Katilin bulunması için Allah’ın Peygamberi Musa’ya başvurulur. Allah Teâlâ bir inek kesmelerini emreder. Emir açıktır. Fakat emri yerine getirmek yerine peş peşe sorular başlar:
“Dişi mi olsun, erkek mi olsun?”
“Hangi renkte olsun?”
“Kaç yaşında olsun?”
Aslında mesele bilgi edinmek değil, işi zorlaştırmak ve emri tartışmaya açmaktır.
Sonunda Allah’ın emri yerine getirilir. Kesilen ineğin bir parçası ölüye dokundurulur ve Allah’ın izniyle ölü kişi kısa süreliğine dirilerek katilini işaret eder. Hakikat ortaya çıkmıştır.
Fakat ibret olan nokta şudur:
Hakikat ortaya çıktığında herkes ona teslim olmaz.
Bazı insanlar gerçeği gördükleri halde kabul etmek istemezler. Çünkü hakikati kabul etmek, nefislerine ağır gelir.
İşte burada karşımıza bir kavimden çok daha büyük bir mesele çıkar:
Yahudileşme temayülü.
Bu ifade bir ırkı değil, bir karakter bozukluğunu anlatır.
Suçu işlediği halde başkasını suçlamak…
Kendisi saldırdığı halde mağdur rolüne bürünmek…
Gerçek ortaya çıktığında kabul etmek yerine yeni bahaneler üretmek…
Hatasını düzeltmek yerine hakikate savaş açmak…
Bu hastalık yalnızca geçmişte yaşamış insanların değil, her çağda ortaya çıkabilen insanların hastalığıdır.
Bugün de aynı manzarayı görüyoruz.
Haksızlığı yapan kendisi…
Hakaret eden kendisi…
İftirayı atan kendisi…
Fakat en yüksek sesi yine kendisi çıkarıyor.
Bazen öyle bir noktaya geliyor ki, suçlu ile mağdur yer değiştiriyor; zalim kendisini mazlum gibi göstermeye çalışıyor.
Kur’an kıssalarının bize verdiği en büyük derslerden biri budur:
İnsan, nefsine teslim olduğunda hakikati görmek istemez.
Bu mücadele insanlık tarihi boyunca devam etmiştir.
Habil ile Kabil’in mücadelesi…
Musa ile Firavun’un mücadelesi…
İbrahim ile Nemrut’un mücadelesi…
Muhammed Mustafa’nın (sav) karşısındaki Ebu Cehillerin mücadelesi…
Bugün de aynı mücadele farklı isimlerle devam etmektedir.
Hak ile batılın, adalet ile zulmün, doğruluk ile yalanın mücadelesi…
Fakat tarih bize şunu göstermektedir:
Gürültü geçicidir, hakikat kalıcıdır.
Yalan bir süre yol alabilir; fakat sonsuza kadar ayakta kalamaz.
Çünkü hakikat, güneş gibidir. Bulutlar onu bir süre örtebilir; fakat yok edemez.
Bu sebeple müminin görevi, hakikatin yanında durmak; haksızlık karşısında susmamak; nefsinin değil vicdanının sesini dinlemektir.
Hakikat bazen yalnız kalır, fakat sonunda kazanan yine hakikat olur.
Mehmet Akpınar
21 Haziran 2026
- 1 / 13
- ›
- »