2026 Köşe Yazılarım
İnsan yola nasıl çıkarsa, yol da ona göre şekillenir…
Kendi gücüne dayanarak çıkan yorulur…
Ama Allah’a dayanarak çıkan, yolun yükünü hafifletir…
Çünkü Allah’a tevekkül eden, yalnız yürümez…
İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen bir hakikat vardır:
Doğru yol tektir… Eğri yollar ise sayısızdır…
Peygamber Efendimiz Muhammed bir gün yere bir çizgi çizmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Bu benim dosdoğru yolumdur…”
Sonra o çizginin sağına ve soluna eğri yollar çizmiş ve şöyle demiştir:
“Bunların her birinin başında bir şeytan vardır…”
Demek ki mesele, sadece yürümek değil…
Hangi yolda yürüdüğünü bilmektir…
Bugün insanın en büyük yanılgısı şudur:
Kısa yolların, doğru yoldan daha hızlı sonuç vereceğini zannetmek…
Oysa hakikat bunun tam tersidir…
Kısa gibi görünen yollar, insanı uzatır…
Kolay gibi görünen yollar, insanı yorar…
Ama Allah’ın emrettiği istikamet,
yavaş gibi görünse de en sağlam yoldur…
Kur’an-ı Kerim sadece hedefi göstermez…
Aynı zamanda yöntemi de öğretir…
Çünkü din Allah’tan geldiği gibi,
o dinin nasıl yaşanacağı, nasıl hâkim kılınacağı da Allah’tandır…
Allah eksik değildir…
Hükmü de tamdır, yolu da tamdır, metodu da tamdır…
Bu yüzden hak bir davanın,
batıl yöntemlerle kazanılması mümkün değildir…
Hud Suresi 112. Ayet bize en ağır sorumluluğu yükler:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”
Bu sadece bireysel bir çağrı değildir…
Bu bir hayat nizamıdır…
Sen doğru olacaksın…
Seninle yürüyenler de doğru olacak…
İşte bu yüzden bu ayet,
en ağır ayetlerden biridir…
Bugün ise en büyük problem şudur:
İnsanlar sonucu konuşuyor…
Ama yöntemi konuşmuyor…
Zafer isteniyor…
Ama o zaferin hangi yolla kazanıldığı sorgulanmıyor…
Oysa bir hakikat vardır:
Yol yanlışsa, sonuç doğru olamaz…
Bir insan, başkalarının kusurlarını basamak yaparak yükseliyorsa…
Aslında yükselmiyor, düşüyordur…
Bir insan, kirli yollarla kazandığını zannediyorsa…
Aslında kaybını ertelemekten başka bir şey yapmıyordur…
Çünkü kirli yollar, eninde sonunda sahibini de kirletir…
Bugün ne yazık ki…
İftiranın,
bel altı vuruşların,
itibarsızlaştırmanın
normalleştiği bir düzen oluşmuştur…
Güç, hak için değil…
Zaman zaman üstünlük kurmak için kullanılmaktadır…
Ve güç, adaletle buluşmadığında
zulme dönüşmektedir…
İşte tam bu noktada tercih ortaya çıkar:
Ya kirli metotlarla hızlı bir zafer arayacaksın…
Ya da temiz bir istikametle ağır ama sağlam adımlarla yürüyeceksin…
Benim için ölçü nettir:
Kirli metotlarla kazanılan bir zaferdense,
ölmek daha evladır…
Çünkü o zafer, zafer değildir…
O yükseliş, yükseliş değildir…
Oysa mesele son derece açıktır:
Metot kirliyse, zafer temiz olamaz…
Yol yanlışsa, sonuç doğru olamaz…
Ve Allah’ın rızası olmayan bir başarı,
başarı değildir…
İnsan, ya istikamet üzere yürür…
Ya da başarı zannettiği bir sapmanın içinde kaybolur…
Tercih nettir…
Ya doğru kalıp zorlanacaksın…
Ya da yanlışla kolaylaşıp kaybolacaksın…
Ve şunu unutmamak gerekir:
Şerefsiz bir yoldan geçerek kazanılan bir zafer,
zafer değildir…
Şerefini koruyarak kaybeden bir insan ise,
aslında kaybetmiş değildir…
Çünkü zafer dediğin şey,
sadece kazanmak değil…
Nasıl kazandığındır…
Ve Allah’ın razı olmadığı bir zafer,
aslında en büyük yenilgidir…
Mehmet Akpınar
04.04.2026
Allah kimi severse, onu kullarına da sevdirir…
Bu sevgi, kalpten kalbe akan ilahi bir ikramdır…
Peygamber Efendimiz de bu hakikati şöyle ifade eder:
“Kim Allah’tan korkarsa, Allah her şeyi ondan korkutur…
Kim de Allah’tan başka şeylerden korkarsa, Allah onu her şeyden korkar hâle getirir…”
Aslında mesele çok açıktır…
İnsanın yönü nereyeyse, korkusu da oradadır…
Kalp yaratıcıya yönelmişse, insan emniyettedir…
Ama kalp kullara bağlanmışsa, korkular çoğalır, büyür, insanı esir alır…
Kur’an’da bu hakikat açıkça bildirilir:
“İnsanlardan korkmayın, benden korkun…”
(Maide Suresi 44. Ayet)
Kur’an başka bir yerde ise, küfrün içinin boş olduğunu hatırlatır…
Birlikte gibi görünürler ama aslında dağınıktırlar…
Güçlü gibi dururlar ama içleri kof, dayanakları zayıftır…
(Enfal Suresi 46. Ayet ve anlam dünyası)
Demek ki mesele sayı değil…
Mesele kalbin nereye yaslandığıdır…
Yürekte sadece Allah korkusu varsa…
Bir kişi, bazen bin kişiye bedel olabilir…
Bu bazen fiziksel bir güçtür…
Bazen psikolojik bir direniştir…
Ama her hâlükârda kaynağı aynıdır: Tevekkül…
Tarihte bunun sayısız örneği vardır…
İnsan, korkuyu aştığı an, sınırlarını da aşar…
Çünkü korku dağıldığında, iman yoğunlaşır…
İman yoğunlaştığında ise cesaret ortaya çıkar…
Elbette insan yaratılışı gereği zaman zaman korkar…
Endişe duyar…
Ama müminin elinde bir sığınak vardır: Dua…
Peygamber Efendimiz’in öğrettiği şu dua bunun en güzel örneklerindendir:
“Eûzü bi kelimâtillâhi’t-tâmmâti min şerri mâ halak…”
Anlamı:
“Allah’ın eksiksiz, kusursuz kelimelerine sığınırım; O’nun yarattığı her şeyin şerrinden…”
Sahabe bu duayı okuduğunda kendini emniyette hissederdi…
Çünkü bilirlerdi ki sığınılan yer doğruysa, korkunun hükmü kalmaz…
Onun için denilmiştir ki:
Dua, müminin silahıdır…
Nitekim Kur’an’da bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”
(Furkan Suresi 77. Ayet)
İşte bütün mesele burada düğümlenir…
Korkunun yönü değişirse, hayatın yönü de değişir…
Kalp sadece Allah’a bağlandığında…
İnsan gerçek anlamda özgürleşir…
Ve unutma…
Ya korkunu Allah’a yöneltirsin…
Ya da Allah seni her şeyden korkar hâle getirir…
Mehmet Akpınar – 04.04.2026
Sohbet, her önüne gelenle yapılan bir konuşma değildir…
Sohbet, dostla yapılır…
Çünkü her konuşma insanı beslemez…
Bazı sohbetler vardır ki vitamin gibidir; ruhu diriltir, kalbi genişletir, insana istikamet kazandırır…
Bazı sohbetler de vardır ki çöpten ibarettir; ne akla katkı sağlar ne gönle huzur verir… Sadece yorar…
Dostluk da böyledir…
Bazı dostlar vitamin gibidir; insanı büyütür, olgunlaştırır, değer katar…
Bazıları ise zehir gibidir; fark ettirmeden iç dünyayı çürütür, huzuru bozar…
Onun için büyükler boşuna dememiş:
“Âlim ile yar olan bulur mertebe, cahil ile yar olan döner merkebe…”
Cahille tartışmanın bir anlamı yoktur…
Çünkü maksat hakikate ulaşmak değilse, tartışma sadece nefsi besler… Egoyu büyütür…
Hakikat ise susar…
Nitekim İmam-ı Azam Ebu Hanife şöyle der:
“Ne kadar cahil ile tartıştıysam yenildim, ne kadar âlim ile tartıştıysam yendim…”
Çünkü âlimle yapılan sohbet hakikati doğurur…
Cahille yapılan tartışma ise sadece gürültü üretir…
“Dost başa,düşman ayağa bakar.”
Dost,iyiliklerine bakar,hüsnüzan ile bakar…
Sahte dost ise, aşağı bakar…
Gerçek dost, insanı hakka götürendir…
Yanlış yaptığında kırmadan uyaran…
Doğru yolda yürüdüğünde destek olan…
Sahte dost ise tam tersidir…
Eksik arar… Açık kovalar…
Senin ayağına bakar… Seni düşürmenin hesabını yapar…
Atalar ne güzel söylemiş:
İyi dost, esans satan gibidir… Yanında durursun, kokusu sana siner…
Kötü dost ise körükçü gibidir… Dumanı, isi, kiri sana bulaşır…
Çünkü insan, farkında olmadan çevresine benzer…
“Üzüm üzüme baka baka kararır…”
Bugün ise ne yazık ki sohbetler hakikati aramak için değil…
Üstün gelmek için yapılıyor…
Dinlemek için değil… susturmak için konuşuluyor…
Birbirini anlamaya çalışan değil…
Birbirini açık vermeye zorlayan bir toplum oluşuyor…
En küçük hatada…
Mal bulmuş mağribi gibi saldıran…
Gıybetle, dedikoduyla, iftirayla beslenen bir dil yayılıyor…
Oysa bu bir hastalıktır…
Toplumu içten içe çürüten bir hastalık…
Bu yüzden insan, hayatındaki çöpleri temizlemek zorundadır…
Çöp sohbetleri…
Çöp ilişkileri…
Çöp insanları…
Çünkü her insan, kalbine aldığı kadar insandır…
Ve her kalp, taşıdığı kadar ağırdır…
Dost, seni yükseltendir…
Düşman, seni aşağı çekendir…
En büyük kayıp, zamanın akıp gitmesi değildir…
Asıl kayıp, o zamanı değersiz insanlarla tüketmektir…
Selam ve dua ile…
Mehmet Akpınar
1 NİSAN 2026
“Ölümü Hatırla”
İnsanoğlu çoğu zaman kullara dayanır…
Makama dayanır…
Güce dayanır…
İnsana dayanır…
Oysa aciz olana dayanılır mı?
Dayanan yıkılır…
Çünkü dayandığı da yıkılacaktır…
Onun için Kur’an açıkça uyarır:
Mâide 44;
“İnsanlardan korkmayın, benden korkun…”
İnsanları razı etmek için yaşamanın bir anlamı yoktur…
Çünkü insanlar hiçbir zaman razı olmaz…
Bugün alkışlayan…
Yarın eleştirir…
Bugün yanında duran…
Yarın gider…
Bir cenazeye bakın…
İnsanın üzerinde ne varsa çıkarılır…
Kolundaki en basit şey bile alınır…
Kefene sarılır…
Toprağa bırakılır…
Ve herkes gider…
Oğlu bile…
Kızı bile…
Hiç kimse beklemez…
İşte o an anlaşılır:
İnsana dayanmanın bir anlamı yok…
Tarih de bunu haykırır…
Romalılar, zafer kazanan komutanın arkasına bir köle koyardı…
Ve o köle kulağına şunu fısıldardı:
“Memento mori…”
Unutma… Öleceksin…
Çünkü zafer sarhoşluğu, insanı yıkar…
Belki de bu hatırlatma,
o imparatorluğu uzun süre ayakta tuttu…
Endülüs’te, Elhamra Sarayı’nın duvarlarına kazınan bir hakikat vardı:
“La galibe illallah…”
Allah’tan başka galip yoktur…
Düşünün…
Bir sarayın her duvarında bu yazıyor…
Bir hükümdar her gün bunu okuyor…
Böyle bir insan kibirlenir mi?
Bizde bir zafer kazandık…
Bu, bir seçim sonucu değil sadece…
Aynı zamanda bir imtihandı…
İşte tam o anda kendimize şunu hatırlattık:
Zafer sarhoşluğu yok…
“Korna çalmayın…” dedik…
“Müzik açmayın…” dedik…
“Bağırmayın…” dedik…
Çünkü bu şehir bir deprem yaşadı…
Bu şehirde acı hâlâ taze…
Sevincimiz, bir başkasının hüznüne dokunmasın istedik…
Ve yönümüzü Doğukent’e çevirdik…
Depremin en çok hissedildiği yere…
Bir camiye girdik…
İki rekât şükür namazı kıldık…
Sessizce…
Göreve öyle başladık…
Çünkü biz biliyoruz…
Makam dediğin şey geçicidir…
Zafer dediğin şey geçicidir…
Eğer hatırlamazsan…
Seni büyütmez, seni bozar…
Bu yüzden dedik ki:
Makam belediyeciliği yapmayacağız…
İki katlı başkanlık sarayına oturmadık…
Makamı personelin yanına taşıdık…
O binayı da gençlere verdik…
Üst katını kütüphane yaptık…
Alt katını etüt merkezi…
Çünkü gerçek zafer…
Koltukta oturmak değil…
İnsana dokunmaktır…
Kur’an, insanın nasıl olması gerektiğini de söyler:
Âl-i İmrân 191;
“Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler…”
Yani her hâlinde Rabbini unutmayan…
Sadece darda değil…
Zaferde de unutmayan…
Çünkü Kur’an başka bir hakikati daha haykırır:
Asr 2;
“Şüphesiz insan hüsrandadır…”
Ancak iman edenler…
Salih amel işleyenler…
Hakkı ve sabrı tavsiye edenler kurtulur…
Ve yine uyarır:
A‘râf 179;
“Kalpleri vardır anlamazlar… gözleri vardır görmezler…
Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağıdır…”
Çünkü insan unutursa…
İnsandan da aşağı düşer…
O halde…
Ne kula dayan…
Ne kuldan kork…
Çünkü gerçek şudur:
Dost olarak Allah yeter…
Ve sonunda insanın dilinde sadece şu kalır:
Âl-i İmrân 173;
“Hasbunallahu ve ni‘mel vekîl…”
Allah bize yeter… O ne güzel vekildir…
Gururlanma…
Zafer de geçer…
Dünya da geçer…
Ama Allah’a iman kalır…
Mehmet AKPINAR
31 Mart 2026
Savaşın eşiğinde değiliz artık…
Savaşın tam içindeyiz.
Belki cepheler gözümüzün önünde değil,
belki top sesleri her şehirde duyulmuyor…
Ama dünya yanıyor.
Ve bu yangın, er ya da geç herkesi içine alacak kadar büyüyor.
Bugün asıl mesele şudur:
Toplum hazır mı?
Eğer bir toplumda gevşeklik varsa…
Kardeşlik zayıflamışsa…
Birlik ve beraberlik ruhu aşınmışsa…
Zengin ile fakir arasındaki uçurum derinleşmişse…
“Ben kurtulayım da ne olursa olsun” anlayışı yayılmışsa…
O toplum, savaş başlamadan yenilmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi:
“Dokuz kişiye bir pul, bir kişiye dokuz pul…
Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa.”
Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz.
Huzurun olmadığı yerde birlik olmaz.
Birliğin olmadığı yerde ise direniş olmaz.
Ama eğer…
İman hâlâ diriyse…
Ahlak hâlâ ayaktaysa…
Adalet hâlâ kalplerde yaşıyorsa…
İnsanlar nefsini değil, hakikati merkeze alıyorsa…
İşte o toplum yıkılmaz.
Çünkü çöküş; silahla değil, içeriden başlar.
Mehmet Akif Ersoy ne güzel haykırır:
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”
Evet…
Yürekler bir olursa, hiçbir güç o toplumu yenemez.
Bu Bir Uyarı Değil, Acil Çağrıdır;
Artık vakit daralmıştır.
Bu bir temenni değil, bir zorunluluktur.
Herkes kendine çeki düzen vermek zorundadır.
Aileler kendini toparlamak zorundadır.
Toplum, yeniden kardeşliğini inşa etmek zorundadır.
Bugüne kadar dinlenmeyenler…
Bilginler, âlimler, hakikat ehli insanlar…
Artık dinlenmek zorundadır.
Çünkü bugün susulacak zaman değil,
kulak verilecek zamandır.
Bu bir acil çağrıdır.
Dünya Savaşa Gidiyor, Biz Hâlâ Uykudayız;
Bugün dünyanın dört bir yanında çatışmalar var.
Ekonomik savaşlar…
Enerji savaşları…
Siber savaşlar…
Vekâlet savaşları…
Bunların hepsi, daha büyük bir fırtınanın habercisi.
Ve biz…
Sanki hiçbir şey olmayacakmış gibi yaşıyoruz.
Tüketiyoruz…
Oyalanıyoruz…
Görmezden geliyoruz…
Hayatı tüketiyoruz,
ama geleceği inşa etmiyoruz.
Bu en büyük tehlikedir.
Artık Ayrışmayı Değil, Kucaklaşmayı Büyütme Zamanı;
Bugün en büyük zaafımız şudur:
Sencilik, bencilik, ayrımcılık…
Toplum her taraftan bölünmüş durumda.
İnsanlar hâlâ didişiyor, hâlâ birbirini ötekileştiriyor.
Oysa gerçek şudur:
Farklı düşünebiliriz…
Farklı inanabiliriz…
Ama biz aynı dağın çocuklarıyız,
aynı ülkenin insanlarıyız.
Artık şunu açıkça söylemek zorundayız:
Irkçılığı bırakmalıyız.
Ayrıştırmayı bırakmalıyız.
Ötekileştirmeyi bırakmalıyız.
Yerine ne koymalıyız?
Kucaklaşmayı…
Dayanışmayı…
Yardımlaşmayı…
Merhameti…
Hiç kimseyi renginden dolayı,
ırkından dolayı,
geldiği topraktan dolayı dışlamamalıyız.
Çünkü bu sadece bir ahlak meselesi değil…
Bu, bir savaşa hazırlıktır.
Birlik olmayan toplum direnemez.
Birbirine güvenmeyen insanlar ayakta kalamaz.
Asıl Savaş İçeride Başlar;
Unutmayalım:
Bir toplum dışarıdan kolay kolay yıkılmaz.
Ama içeriden çözülürse,
en küçük darbede dağılır.
İhanet,
adaletsizlik,
bencillik…
Bunlar bir toplumun görünmeyen düşmanlarıdır.
Ve bu düşmanlar, dışarıdakilerden çok daha tehlikelidir.
Son Söz;
Silahlar savaşı kazandırabilir…
Ama zaferi sadece ruhu sağlam olanlar elde eder.
Eğer biz…
İmanımızı diri tutarsak,
Ahlakımızı korursak,
Adaleti ayakta tutarsak,
Birlik ve kardeşliği yeniden inşa edersek…
Hiçbir güç bizi yıkamaz.
Ama eğer bunları kaybedersek…
Düşmana gerek kalmadan,
kendi kendimizi tüketiriz.
Bugün karar günüdür.
Bugün toparlanma günüdür.
Bugün yeniden dirilme günüdür.
Çünkü bu sadece bir yazı değil…
Bir milletin kendine gelme çağrısıdır.
Mehmet AKPINAR
27 Mart 2026
İnsanlık tarihi, sadece zaferlerin değil; aynı zamanda çöküşlerin de hikâyesidir. Ve dikkatle bakıldığında görülür ki, hiçbir çöküş sebepsiz değildir. Her yıkımın arkasında görünmeyen bir bozulma, her çözülmenin ardında ihmal edilmiş bir hakikat vardır.
Bir yapı düşünün…
Gücünü korumak adına her yolu mubah gören,
Makamını sürdürmek için her sınırı aşan,
Kendisi için helal gördüğünü başkası için haram sayan…
Böyle bir yapı, aslında kendi sonunu kendi elleriyle yazar.
Çünkü bu dünyanın değişmeyen bir ölçüsü vardır:
Adalet.
Tarih boyunca nice devletler, nice yapılar; dış düşmanlardan önce kendi içlerindeki adaletsizlikle yıkılmıştır. Hikmet ehlinin dediği gibi:
“Bir devlet, inançsızlıkla değil; adaletsizlikle yıkılır.”
Bu söz, sadece bir tespit değil; aynı zamanda bir kanundur.
Adalet; bir sınırdır.
Doğru ile yanlışı ayıran çizgidir.
Zulme “dur” diyen vicdandır.
Eğer bir topluluk, bu sınırı ortadan kaldırırsa;
Artık ne doğruluk kalır ne de güven…
Ve güvenin olmadığı yerde, hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz.
⸻
Bir amelin değer kazanması için üç temel vardır:
İman, doğruluk ve samimiyet.
Sadece samimi olmak yetmez.
Sadece inanmak da yetmez.
Eğer yapılan iş; hakka, hukuka ve doğruya uygun değilse,
samimiyet, insanı kurtaran değil; bazen yanıltan bir perdeye dönüşür.
Zira insan, yanlış bir yolda koşarken ne kadar içten olursa olsun,
vardığı yer hakikat olmaz.
⸻
Güç…
İnsanı en çok imtihan eden şeydir.
Güç eline geçen kimileri, onu korumak için korku üretir.
İnsanları sindirir, yönlendirir, mecbur bırakır.
Bir süre sonra insanlar;
inandıkları için değil, korktukları için itaat eder.
Ama korku üzerine kurulan hiçbir düzen kalıcı değildir.
Çünkü korku, sadakat üretmez;
sadece sessizlik üretir.
Ve o sessizlik, ilk fırsatta bir çığlığa dönüşür.
⸻
Zulüm…
Yavaş işler, ama derin işler.
Bir gün gelir;
haksız yere alınan bir hak,
ezilen bir insanın ahı,
görmezden gelinen bir adaletsizlik…
Hepsi birikir.
Ve sonunda, görünmeyen bir hesap başlar.
İşte o an geldiğinde, ne güç fayda eder
ne de kurulmuş düzenler ayakta kalabilir.
Çünkü zulüm, kendi ağırlığı altında ezilir.
⸻
Toplumların kalbini kazananlar;
korku yayanlar değil, adalet dağıtanlardır.
İnsanlar, kendilerine değer verenin yanında durur.
Kendilerini ezenin değil.
Eğer bir yapı,
kendi çevresini büyütürken toplumu küçültüyorsa,
kendi yakınlarını zenginleştirirken adaleti fakirleştiriyorsa,
orada artık çözülme başlamış demektir.
⸻
Ve bugün en büyük yanılgı şudur:
İnsanlar, izzeti güçte arıyor.
Görünen kudretin yanında durmayı, kurtuluş zannediyor.
Oysa izzet; ne makamda, ne kalabalıkta, ne de zorbalıkta saklıdır.
İzzet, yalnızca Allah katındadır.
Onu arayan, doğrulukta arar.
Onu bulan, adalette bulur.
Onu koruyan, hakka teslimiyetle korur.
Eğer bir insan ya da bir yapı,
izzeti Allah’ın hükümlerinde değil de kendi menfaatinde arıyorsa;
orada yükseliş değil, gizli bir çöküş başlamıştır.
Çünkü izzeti yanlış yerde arayanlar,
eninde sonunda zillete mahkûm olurlar.
⸻
Sonuç değişmez:
Adalet varsa, umut vardır.
Adalet yoksa, güç de geçicidir.
Ve hakikatin terazisi şaşmaz:
Zulüm ile abad olanın, akıbeti berbat olur.
İzzeti güçte arayanlar değil, hakta arayanlar ayakta kalır.
Mehmet AKPINAR
22 Mart 2026
- 1 / 6
- ›
- »