2026 Köşe Yazılarım

İyilik nereye kadar, adalet nereden sonra başlar?

Hayat dengeden ibarettir…

Denge deyip geçmeyelim. Çünkü insanın da, ailenin de, devletin de, belediyenin de, toplumun da ayakta kalması çoğu zaman görünmeyen bir terazinin düzgün çalışmasına bağlıdır…

Ne çok sert olacaksınız…

Ne de sizi istismar edecek kadar ölçüsüz merhamet göstereceksiniz…

Çünkü ataların söylediği gibi: “Merhametten maraz doğar…”

Bu söz ilk duyulduğunda biraz sert gelir insana. Merhamet nasıl hastalık doğurabilir ki dersiniz…

Oysa hayat, insana bazen bunun ne kadar gerçek olduğunu öğretir…

Birine sürekli taviz verirsiniz; teşekkür etmek yerine daha fazlasını ister…

Bir yanlışını affedersiniz; pişman olmak yerine cesaret bulur…

Bir kötülüğü görmezden gelirsiniz; mahcup olmak yerine azgınlaşır…

Bazen de yardım ettikleriniz, dönüp sizi suçlar…

İnsanın canını acıtan da çoğu zaman budur zaten…

Bir lokma ekmek verdiğinizin size taş atması…

Elinden tuttuğunuzun arkanızdan konuşması…

Yaraya merhem olmaya çalıştığınız kişinin, sizin iyi niyetinizi zayıflık sanması…

Halk arasında sıkça gözlenen bir hakikat vardır:

Ölçüsüz iyilik bazen şükrü değil, hak edilmişlik duygusunu büyütür…

İnsan nefsi, sürekli verileni bir süre sonra lütuf değil hak gibi görmeye başlayabilir. İşte merhametin adaletle dengelenmesi gereken yer tam da burasıdır…

Merhamet edeceğiz ama aklımızı kaybetmeden…

Yardım edeceğiz ama adaleti unutmadan…

Fedakârlık yapacağız ama istismara kapı aralamadan…

Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği yol da budur aslında…

Kur’an insanı hep aşırılıklardan uzak durmaya çağırır…

Ne cimrilik…

Ne savurganlık…

Ne kibir…

Ne eziklik…

Ne aşırı sertlik…

Ne de şahsiyetsiz bir yumuşaklık…

“Vasat ümmet” der Kur’an…

Yani dengeli ümmet…

Orta yolu bilen…

Nerede sert olunacağını, nerede merhamet gösterileceğini ayırt edebilen bir insan tipi…

Furkan Suresi Rahmân’ın kullarını anlatırken onların yeryüzünde vakar ve ölçü ile yürüdüğünü söyler…

Ne böbürlenerek…

Ne de silikleşerek…

Müslüman savrulan insan değildir…

Ölçüsünü kaybetmeyendir…

Geçtiğimiz gün yaşanan küçük bir olay bana bunu yeniden düşündürdü…

Engelli bir vatandaşımızın evine belediye olarak boya desteği sağlanmasını istedik. Boya alınmış, ekip hazırlanmış, masraf edilmiş…

Fakat bu kez başka bir renk talep edildi…

Belediyenin elinde olmayan, yeniden maliyet doğuracak bir tercih…

Burada mesele boya meselesi değildir aslında…

Mesele şudur:

Merhamet, ihtiyacı mı karşılamalıdır; yoksa sınırsız talebi mi?

Kamu malı emanettir…

Bir kişinin keyfi için milletin hakkını hoyratça harcamaya başladığınız anda merhamet olmaktan çıkar, adaletsizliğe dönüşür…

Çünkü kamu vicdanı da vardır…

Bir kişiye ölçüsüz davranırsanız, gerçekten ihtiyaç sahibinin hakkını eksiltirsiniz…

Hayatın her alanında böyledir bu…

Çocuk eğitiminde de…

Bir çocuğu hiç üzmeyeyim diye disiplin koymazsanız, hayat onu çok daha sert terbiye eder…

Şirket yönetiminde de…

Çalışmayanla çalışanı ayırmazsanız, gayret edenin şevkini kırarsınız…

Devlet yönetiminde de…

Kuralları uygulamazsanız, iyiler cezalandırılır; kötüler cesaret bulur…

İşte bu yüzden eskiler önce nasihati önemsemiştir…

Önce anlat…

Önce uyar…

Önce gönül diliyle yaklaş…

Ama kötülükte ısrar varsa, istismar alışkanlığa dönüşmüşse; adalet de yerini bulmalı…

Çünkü bazen sınır koymak da merhamettir…

Bir insanın yanlışına sürekli göz yummak, ona iyilik değil kötülük yapmaktır…

Fyodor Dostoevsky’nin cezaevi hatıralarında anlattığı bir sahne vardır…

Mahkûmlar kapıdaki köpeği tekmeler…

Köpek ses çıkarmaz…

Ama biri başını okşadığında geri çekilip havlamaya başlar…

İnsan ruhu bazen böyledir…

Şefkati anlamayı unutmuş kalpler vardır…

İyiliği hak değil, zaaf sanan insanlar vardır…

İşte böyle zamanlarda dengeyi kaybetmeyeceksiniz…

Ne merhameti terk edeceksiniz…

Ne de merhametinizin sizi esir almasına izin vereceksiniz…

Çünkü unutmayalım:

Adaletle dengelenmeyen merhamet, zalimi büyütür…

Merhametsiz adalet ise insanı taşlaştırır…

Hakikat, ikisinin arasındaki ince çizgide saklıdır…

Mehmet Akpınar
19 Mayıs 2026

Bir şehri şehir yapan nedir?

Taşı mı? Toprağı mı? Binaları mı? Geniş yolları mı? Göğe yükselen kuleleri mi?

Hayır…

Bir şehri şehir yapan; ruhudur… Hafızasıdır… İnsanıdır… İnancıdır… Ortak sevinci, ortak acısı, ortak duasıdır…

Eski bir söz vardır:

“Neyleyim sahlı çemeni, yanımda hıramanım olmayınca…”

Yani neyleyeyim gül bahçesini, sevdiğim yanımda olmayınca… Çünkü insan bilir ki; bahçe, içindeki muhabbet kadar güzeldir… Ev, içindeki huzur kadar evdir… Şehir de içindeki insan kadar şehirdir…

Bazen bir şehri özlediğimizi sanırız… Oysa özlediğimiz sokak değildir… Bir dostun selamıdır… Bir komşunun kapısını çalabilmektir… Aynı sofrada edilen muhabbettir… Çünkü mekânı mekân yapan taş değil, insandır…

Bunun en güzel örneği Medine’dir…

Medine’yi Medine yapan sadece evleri değildir… Ortada bir mescit vardır. İnsanları birleştiren, gönülleri aynı kıblede buluşturan bir merkez… Etrafında çarşı vardır; adaletin, dürüstlüğün, helal kazancın merkezi… Terazinin şaşmadığı, kul hakkının gözetildiği bir ticaret anlayışı…

Sonra evler başlar… Mütevazı yaşamlar… Yeşillik… Temizlik… İnsan ölçeğinde bir şehir…

Kur’an-ı Kerim’de, Mescid-i Kuba ehlinin temizliği övülür. O ruh, asırlar geçse de bazı şehirlerin mayasında yaşamaya devam eder… Gidip gören bilir; bir şehri sadece yapı değil, ruh ayakta tutar…

Bir de İstanbul vardır…

İstanbul denildiğinde insanın zihnine sadece kalabalık gelmez… Yedi tepe gelir… Kubbe gelir… Medeniyet gelir… Meydan gelir…

Sultanahmet Camii, meydanı, bahçesi, avlusu, insanı içine alan mimarisiyle bir şehir anlayışını temsil eder… Karşısında Ayasofya durur… Biraz ötede çarşı vardır… Ticaret vardır… İnsan hareketi vardır… Şehir sadece taşla değil, ahlakla inşa edilmiştir…

Bir şehri büyük yapan sadece serveti değildir… O servetin hangi ahlakla üretildiğidir…

Bir şehri büyük yapan sadece yolları değildir… O yollarda yürüyen insanların birbirine nasıl baktığıdır…

Bir şehri şehir yapan biraz da hikâyesidir…

Kahramanmaraş denildiğinde neden insanın aklına kahramanlık gelir?

Çünkü o şehir, ismini bir mücadeleden almıştır…

Neden bir ruh hissedilir?

Çünkü o şehrin hafızasında Sütçü İmam vardır… Çünkü o şehrin kelimelerinde Necip Fazıl Kısakürek vardır… Şiir vardır… Edebiyat vardır… Sevgi vardır… Yiğitlik vardır…

Şehirler, kahramanlarıyla büyür…

Sanatkârlarıyla derinleşir…

Âlimleriyle hikmet kazanır…

Dürüst esnafıyla güven verir…

Güzel insanlarıyla huzur olur…

Bugün şehirleri büyütmeye çalışıyoruz ama bazen ruhunu ihmal ediyoruz… Binalar yükseliyor ama gönüller birbirinden uzaklaşıyor… Evler büyüyor ama sofralar küçülüyor… Kalabalık artıyor ama dostluk azalıyor…

Oysa mesele sadece şehir kurmak değildir…

Mesele; medeniyet kurmaktır…

Çünkü şehir dediğimiz şey beton değil, hatıradır… Sevdir… Vefadır… Selamdır… Aynı camide saf tutmaktır… Aynı çarşıda güvenle alışveriş yapmaktır… Aynı acıda omuz vermek, aynı sevinçte tebessüm etmektir…

İnsan güzelse şehir güzeldir…

Ve bazen bir şehri şehir yapan; bir kahramanın cesareti, bir şairin kelimesi, bir annenin duası, bir esnafın dürüstlüğü olur…

Gerisi sadece taştır…

Mehmet Akpınar
18 Mayıs 2026

İnsan garip bir varlık…
Bir taraftan övülmek hoşuna gidiyor, bir taraftan da övgü insanı fark etmeden zehirleyebiliyor…

Belki de bu yüzden büyük insanlar, kendilerini alkışlayanlardan çok, kendilerine hata gösterenleri önemsemişlerdir…

Düşünüyorum da; insanı gerçekten seven kimdir?

Sürekli methiyeler düzen, her sözüne “doğru başkanım”, “haklısın ağabey” diyen mi?
Yoksa seni kırmayı göze alıp yanlışını söyleyen mi?

Hakikat acıdır ama şifadır…
Yalan tatlıdır ama zehirdir…

İnsanın kendisini seven birinden gelen özeleştiriye kulak vermesi gerekir. Çünkü seni gerçekten seven insan, menfaat için değil; sen yanlış yapmayasın diye konuşur…
Canını sıksa da seni düzeltmek ister…
İnsan bazen en büyük iyiliği, kendisini eleştiren dosttan görür…

Ama bir de başka insanlar vardır…

Bizim kültürde “yağcı”, “dalkavuk”, “kraldan çok kralcı” denilen tipler…

Onlar sana hakikati değil, hoşuna gideni söyler…
Çünkü dertleri sen değil, senden elde edecekleri menfaattir…

Bugün seni göklere çıkarırlar…
Yarın bir beklentileri karşılanmadığında ilk taşı atan yine onlar olur…

Bugün “canım sana feda” diyen, yarın senin hakkında en ağır sözleri söyleyebilir…

Çünkü sevgileri ilkeye değil, çıkara dayanır…

İşte burada insanın dikkatli olması gerekiyor…

Bir insanı eleştiren herkes düşman değildir…
Bir insanı öven herkes de dost değildir…

Belki de insanın hayatındaki en büyük imtihanlardan biri budur:
Alkış ile hakikati birbirine karıştırmamak…

Boşuna değil…

Ömer bin Hattab’ın kendisini aşırı övenlere karşı rahatsız olduğu, kibir korkusuyla bundan sakındığı anlatılır. Hatta meşhur rivayetlerde, yüzüne karşı aşırı övgüyü hoş görmediği ifade edilir…

Çünkü insan nefsi gizli bir düşmandır…
Sana sinsice yaklaşır…

Bugün tevazu sahibi olan bir insan, farkına varmadan kendisini kusursuz görmeye başlayabilir…

Bir övgü…
Bir alkış…
Bir “sensiz bu iş olmaz” sözü…

Ve insan yavaş yavaş hakikatten uzaklaşabilir…

Belki de bu yüzden Peygamber Efendimiz, insanın yüzüne karşı aşırı övgü konusunda ümmetini uyarmıştır…

Çünkü övgü bazen bir iltifat değil, bir imtihandır…

Ama meselenin başka bir tarafı daha var…

İnsan sadece eleştiriden değil, ilgisizlikten de kırılır…

Bunu özellikle toplum hayatında ve siyasette daha fazla görüyoruz…

Bir insanın gönlünü bazen büyük işler değil, küçük temaslar kazanır…

Bir selam…
Bir telefon…
Bir “Nasılsın kardeşim?” cümlesi…

İnsan, görülmek ister…
Hatırlanmak ister…
Değer verildiğini hissetmek ister…

Yoğunluk olur, telaş olur, programlar üst üste gelir…
İnsan bazen istemeden uzak düşer…

Ama karşı taraf bunu çoğu zaman yoğunluk olarak değil, “beni unuttu” diye okuyabilir…

Araya mesafe girince, gönülde de mesafe oluşabiliyor…

Hatta bazen insan şaşırıyor…

Düne kadar dost bildiğin birinin, sırf ilgisiz kaldığını düşündüğü için kırıldığını, hatta kırgınlığını zamanla hasede çevirdiğini görebiliyorsun…

Demek ki insan sadece ekmek istemiyor…
İlgi de istiyor…
Muhabbet de istiyor…
Hatırlanmak da istiyor…

Belki de bu yüzden gönül almak, bazen büyük bir hizmetten daha kıymetli olabiliyor…

Ama bütün bunların içinde insanın pusulasını kaybetmemesi gerekiyor…

Ne yağcıların övgüsü insanı büyütmeli…
Ne eleştiri insanı küçültmeli…
Ne de kırgınlıklar istikameti bozmalı…

Çünkü asıl mesele şudur:

Hakikati söyleyen birkaç dostu kaybetmemek…
Ve alkışın zehirine kapılmadan yürüyebilmek…

İnsan, kendisini övenlerle değil; kendisini düzeltenlerle büyür…

Mehmet Akpınar
16 Mayıs 2026

Bazı insanlar vardır…

Yanınızdayken öyle cümleler kurarlar ki, sanırsınız dünyanın en vefalı insanıdır. “Canım sana feda olsun” der, “senin için ölürüz” der, “senin yanında dağ gibi dururuz” der…

Ama menfaat kapısı kapanınca, makam ihtimali kaybolunca, istediği olmayınca; bir bakarsınız aynı kişi sizin aleyhinizde konuşuyor…
Dün methiyeler düzen dil, bugün zehir saçıyor…
Dün “abi” dediğine bugün iftira ediyor…

İşte insanı yoran da budur…
Düşmanlık değil…
Karakter eksikliği…

Çünkü açık düşman dürüsttür en azından…
Ne düşündüğünü bilirsiniz.
Fakat yağcı insanın kalbiyle dili birbirini tutmaz…
Yüzünüze başka konuşur, arkanızdan başka…

Eskilerin dediği gibi:
“Yağcının yağı bitince muhabbeti de biter…”


Aslında mesele sadece “cahil cesareti” değildir.
Bazen mesele, nefse teslim olmuş bir ruhun hastalığıdır.

İnsan; korkusundan satabilir…
Menfaatinden dolayı eğilebilir…
Makam için yalan söyleyebilir…
Cimriliğinden dolayı hakkı gizleyebilir…
Kıskançlığından dolayı dostunun kuyusunu kazabilir…

Çünkü kalpte ne varsa, bir gün mutlaka dışarı taşar.
İçinde ihanet taşıyanın dili bir gün onu ele verir…
İçinde kibir taşıyanın bakışı değişir…
İçinde menfaat taşıyanın sadakati şartlı olur…

Peygamber Efendimizin şu ikazı ne kadar derindir:
“Kendisinde nifak bulunmadığından emin olan kimse, asıl korkulması gereken kişidir.”

Çünkü insan acizdir…
Nefsi vardır…
Şeytanı vardır…
Zaafları vardır…

Bu yüzden akıllı insan önce başkasından değil, kendisinden korkar.
“Ben düşmem” demez.
“Allah’ım beni kaydırma” diye dua eder…


Hayatın en büyük yanılgılarından biri de şudur:
Sürekli övgü duyan insan, herkesi samimi zannetmeye başlar.

Halbuki hakiki dost; alkışlayan değil, doğruyu söyleyendir.
Her söze “evet” diyen değil, gerektiğinde yanlışınıza da itiraz edendir.
Çünkü şahsiyet sahibi insanın omurgası vardır…

Bugün birçok insan sadakati, kişiye körü körüne bağlılık zannediyor.
Hayır…
Gerçek sadakat; hakka sadakattir.
Doğruya sadakattir.
Emanete sadakattir.

Bir insan bugün sizin yanınızda olup yarın menfaati için sizi satıyorsa, aslında size değil; kendi nefsine sadıktır.

Onun dini menfaattir…
Kıblesi çıkarıdır…
Vicdanı ise rüzgâra bağlıdır…


Bazen bana da böyle cümleler kuruluyor:
“Canım sana feda…”

Ben de şu cevabı veriyorum:
“Canını bana niye veresin?
Doğru adam ol yeter…”

Çünkü bu memleketin ölümü göze alan adamlardan önce;
Yalan söylemeyen adamlara ihtiyacı var…

Dürüst insanlara…
Adil insanlara…
İki yüzlü olmayan insanlara…
Menfaat karşısında eğilmeyen insanlara…

Çünkü insanı ayakta tutan şey, söylediği büyük sözler değil;
Karakteridir…

Ve unutulmamalıdır ki;
Bir insanın gerçek yüzü, en çok menfaati tehlikeye girdiğinde ortaya çıkar…

Mehmet Akpınar
11 Mayıs 2026

İnsan, yola çıkmadan önce neyi aradığını bilmelidir…

Gayesi net olmayanın yürüyüşü de savrulur… Çünkü insanı ayakta tutan sadece güç değildir; inandığı hakikatin berraklığıdır…

Onun için dava adamı önce niyetini sağlamlaştırmalıdır…
Sonra yolunu…
Sonra da yoldaşını…

Çünkü bulanık niyetlerden berrak mücadele çıkmaz… Eğri kalplerden dosdoğru yürüyüş doğmaz…

Peygamber Efendimiz Aleyhisselam bir gün yere düz bir çizgi çizmişti… Sonra o çizginin sağına ve soluna eğri yollar çizmişti… Ardından buyurmuştu ki:

“İşte bu benim dosdoğru yolumdur…”

Diğer yollar ise insanı hakikatten koparan sapaklardı… Her eğri yolun başında bir çağırıcı vardı… Heva vardı… Şeytan vardı… Tağut vardı… İnsanları istikametten koparmaya çalışan aldatıcı yollar vardı…

Aslında insanın en büyük imtihanı da burada başlıyordu…
Doğru yolu görmek değil…
Doğru yolda kalabilmek…

Bugün nice insanlar hakikati bildiğini söylüyor… Ama menfaat geldiğinde yön değiştiriyor… Korku geldiğinde geri çekiliyor… Alkış geldiğinde kibirleniyor… Yalnız kaldığında ise istikameti terk ediyor…

Bu yüzden temel çok önemlidir…
Temeli sağlam olmayan binanın sonu nasıl çöküşse, niyeti bozuk olan yürüyüşün sonu da hüsrandır…

Rahmetli Yaşar Kaplan’ın dediği gibi:
“Kendi adamını kendin yetiştireceksin…”

Çünkü gelişigüzel dünyanın yetiştirdiği kalabalıklarla hakikat mücadelesi yürümüyor… Sayılar büyüyor ama omurga küçülüyor… Gürültü artıyor ama istikamet kayboluyor…

Ben hayatım boyunca bazen yalnız kalsam da istikameti kaybetmemeye çalıştım… İnsanlarla didişmek yerine hedefe bakmayı tercih ettim… Çünkü bazen insan cevap vere vere yolu unutuyor… Tartışmaların içine düşe düşe istikametini kaybediyor…

Ama insan nihayetinde bir insan…
Yoruluyor…
Kırılıyor…
Omuzları ağırlaşıyor…
Bazen insanın beli değil, ruhu çatırdıyor…

İşte tam da böyle zamanlarda Kur’an insana yeniden yön veriyor…

Bakara Suresi’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”

Ne ağır bir hitap…

Çünkü sahabe-i kiram artık dayanma sınırına yaklaşmıştı…
Ekonomik boykot ilan edilmişti… Müslümanlarla alışveriş yapılmıyordu… Selam verilmiyordu… Yemek satılmıyordu… Su dahi verilmiyordu…

Peygamber Efendimiz Aleyhisselam ve sahabeler adeta bir çember içine alınmıştı… Açlık artık dayanılmaz hale gelmişti… İnsanlar karınlarına taş bağlıyordu… Kuru yaprak yemeye başlamışlardı…

Sa’d bin Ebi Vakkas radıyallahu anh anlatıyor…
Bir gece küçük abdest bozmak için dışarı çıktığında ayağının altında kuru bir deri parçası ya da kuru yaprak benzeri bir şey hissediyor… Açlıktan onu alıp emdiğini anlatıyor…

Düşünün…
Bugün küçük bir sıkıntıda dağılan insan, o günkü imtihanı tahayyül bile edemez…

Habbab bin el-Eret’in sırtında ateşler söndürülüyordu…
Eriyen yağları ateşi bastırıyordu…
Ama yine de vazgeçmiyorlardı…

Çünkü onlar rahatlık dini taşımıyordu…
Hakikat taşıyorlardı…

İşte tam da o noktada bazı sahabeler:
“Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”
demeye başlamıştı…

Ve Rabbimiz şu ayeti indirdi:

“Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar ve öyle sarsıntılar dokundu ki; sonunda Peygamber ve beraberindekiler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler…”

Ne kadar insani bir serzeniş…

Ama ayetin en muhteşem yeri bundan sonraydı:

“Dikkat edin! Allah’ın yardımı yakındır…”

İşte bütün mesele burada…

İnsan tam kırılma noktasına geldiğinde, Allah yardımın yaklaştığını haber veriyor…
Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın vakittir…
Doğum sancısı arttığında doğum yaklaşmıştır…

Demek ki mümin insan, zorluk geldiğinde hemen ümitsizliğe düşmez… Çünkü bilir ki; bazen Allah yardımını en son anda gönderir… İnsan dayanmanın son sınırına geldiğinde kapılar açılır…

İşte İnşirah Suresi de tam böyle zamanlarda insanın imdadına yetişiyor…

“Biz senin göğsünü genişletmedik mi?”
“Belini büken yükünü kaldırmadık mı?”
“Senin şanını yüceltmedik mi?”

Çünkü Peygamber Efendimiz Aleyhisselam da yorulmuştu…
Belini çatırdatan yükler taşımıştı… Ama Allah onu yalnız bırakmamıştı…

İnşirah bize şunu öğretiyor:
İnsan bazen karanlığın içinde kaldığını zanneder… Ama Allah onun göğsünü ferahlatacak kapıları çoktan hazırlamıştır…

Onun için biz her zorlukla beraber bir kolaylığın olduğuna inanıyoruz…

“Şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır…”
“Gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır…”

Demek ki mümin insan zorluk geldiğinde paniğe kapılmaz…
Pes etmez…
Dağılmaz…
Çünkü bilir ki Allah mutlaka yeni bir kapı açacaktır…

İnşirah Suresi’nin sonunda verilen emir de çok manidardır:

“Bir işi bitirdiğinde hemen başka bir işe koyul…”
“Ve yalnız Rabbine yönel…”

Yani mücadele bitince rehavet yok…
Zafer gelince kibir yok…
Bir işi yaptım deyip kenara çekilmek yok…

Tam tersine…
Her başarının ardından yeniden Allah’a yönelmek var…
Yeniden secdeye kapanmak var…
Yeniden yola koyulmak var…

İşte insanı sağlam tutan budur…
Yolu sağlam tutan budur…

Kalabalıkların alkışı değil; Allah’a bağlılık…

Onun için her zaman söylüyoruz:
Bir uyanık insan, bin uyuyanı uyandırabilir…

Tarih bunun örnekleriyle doludur…
Bir Musa bir ümmet oldu…
Bir İbrahim tek başına bir millet oldu…
Bir Mehmet Akif bir milleti ayağa kaldırdı…
Bir Necip Fazıl karanlığın ortasında istikamet diye haykırdı…

Demek ki mesele sayı değil…
Mesele yön…

Bugün de insanlığın en büyük ihtiyacı budur…
Yorulmayan insanlar değil; yönünü kaybetmeyen insanlar…

Çünkü insan bazen düşebilir…
Hata yapabilir…
Yalnız kalabilir…
Ama istikametini kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir…

Belki şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz…
Yeni bir yolculuğun başındayız…
Belki yeniden imtihanlardan geçeceğiz…
Belki yeniden yalnız kalacağız…

Ama biliyoruz ki…

Allah’a dayanarak yürüyenler hiçbir zaman sahipsiz değildir…

Ve yine biliyoruz ki:

Önemli olan kalabalıklar değil, istikamettir…

Mehmet Akpınar
10 Mayıs 2026

İnsan bazen en büyük hayal kırıklığını düşmanından değil, güvendiği insanlardan yaşar…

Çünkü düşmanın ne yapacağı bellidir ama “bizden” görünenin yanlış yapması insanın içine daha çok dokunur…

Hayatta da, kurumlarda da, dostluklarda da, davalarda da en zor meselelerden biri doğru insanı doğru yerde değerlendirebilmektir…
İşte bu yüzden eskiler, “Sadakat ve liyakat birlikte olacak” demiştir…

Sadece sadakat yetmez…
Sadece liyakat da yetmez…

Çünkü sadakati olup liyakati olmayan insan, bir süre sonra hem kendisine hem de bulunduğu ortama zarar vermeye başlar…

İlk başta iyi niyetli görünür…
Fedakârdır…
Yakındır…
Seni sevdiğini söyler…
Sen de “en azından sadık” diyerek ona güvenirsin…

Ama zaman geçince ortaya başka bir tablo çıkar…

Taşıması gereken yükü taşıyamaz…
Sorumluluğu yönetemez…
Disiplini koruyamaz…
Nefsini terbiye edememiştir…
Emanet ahlakı oluşmamıştır…

Bu kez eksiklikler başlar…
Arkasından ihmaller…
Sonra yanlışlıklar…
Bazen bile bile yapılan hatalar…
Bazen görev suiistimalleri…
Bazen de menfaat hesapları…

İnsan şaşırıyor…
“Biz buna güvenmiştik” diyor…

Fakat aslında burada sadece sadakatin yetmediği ortaya çıkıyor…

Çünkü liyakat olmayınca insan yaptığı hatayı bile anlayamıyor…
Kendisini geliştirmiyor…
Eksikliğini kabul etmiyor…
Eleştiriye tahammül edemiyor…

Sen onu düzeltmeye çalıştığında ise bunu bir eğitim değil, bir saldırı gibi görüyor…

“Ben bu kadar sadık oldum, bana bunu nasıl söylersiniz?” psikolojisine giriyor…

İşte tehlike burada başlıyor…

Liyakatsiz insan önce işi zedeliyor…
Sonra ilişkileri…
En sonunda da sadakati…

Çünkü hakikati taşıyacak karakteri olmadığı için eleştiriyi ihanet sanıyor…

Bu yüzden birçok yapıda insanlar başlangıçta beraber yürüdükleri kişilerle sonradan kırılmalar yaşayabiliyor…

Aslında problem çoğu zaman sadakatin azalması değil, liyakatin hiç oluşmamış olmasıdır…

Hazreti Ömer’in şu sözü ne kadar derindir:

“Bir insanı tanımak istiyorsanız onunla yolculuk yapın, komşuluk yapın ve ticaret yapın…”

Çünkü insanın gerçek karakteri rahat zamanda değil, yaşam sınavında ortaya çıkar…

Yolculuk sabrı gösterir…
Ticaret vicdanı gösterir…
Komşuluk ahlakı gösterir…

Bir insanın yüzü güzel olabilir…
Konuşması etkileyici olabilir…
Sloganları güçlü olabilir…

Ama emanet taşıyıp taşıyamayacağı ancak zamanla anlaşılır…

Bizim Maraş’taki o meşhur söz de aslında bunu anlatır:

“Kavun değil ki koklayıp anlayasın…”

Yani insan dışarıdan hemen anlaşılmaz…

Kimi çok düzgün görünür ama menfaat görünce değişir…

Kimi sessizdir ama en zor zamanda omuz verir…

Onun için karakter meselesi çok önemlidir…

Karakteri sağlam olan insan, hata yaptığında utanır…

Kendisini düzeltmeye çalışır…

Eksikliğini kabul eder…

Sorumluluktan kaçmaz…

Ama nefsi ağır basan insan ise sürekli mazeret üretir…

Kendisini sorgulamaz…
Eleştireni suçlar…

Hatta zamanla kırgınlık, öfke ve düşmanlık üretmeye başlar…

Bugün insanların en büyük problemlerinden biri de budur…

Herkes yetki istiyor ama herkes yük taşımak istemiyor…

Oysa emanet ehline verilmediğinde sadece işler bozulmaz…

Güven bozulur…
Ahlak bozulur…
İnsan ilişkileri bozulur…

Peygamber Efendimiz’in “Emanet zayi edildiğinde kıyameti bekleyin” buyurması boşuna değildir…
Sahabeler “Emanet nasıl zayi olur?” diye sorduklarında ise şu cevabı verir:

“İş ehil olmayana verildiğinde…”

Demek ki mesele sadece bir görev meselesi değildir…
Bu aynı zamanda ahlak, vicdan ve karakter meselesidir…

Fakat bütün bunlar insanı karamsarlığa sürüklememeli…

Çünkü hatayı görmek, çözümün başlangıcıdır…

Akıllı insan hatayı inkâr eden değil, hatayı görüp tedbir alandır…

Yanlışı fark ettiği halde aynı şekilde devam eden değil, kendisini yenileyendir…

Bu yüzden yapılması gereken şey bellidir…

İnsan yetiştirmeye daha fazla önem vermek…

Eğitimi artırmak…

Karakter eğitimini güçlendirmek…

Sorumluluk bilinci oluşturmak…

Emanet ahlakını yeniden inşa etmek…

Ve gerektiğinde de cesur davranabilmek…

Çünkü bazen bir yapıyı ayakta tutan şey sadece yeni insanlar kazanmak değil, yanlış insanların oluşturduğu yükü temizleyebilmektir…

Merhamet başka şeydir…
Tedbirsizlik başka şey…

Affetmek başka şeydir…
Aynı yanlışı sürekli görmezden gelmek başka şey…

İnsan bazen kırılarak öğrenir…

Bazen kaybederek tecrübe kazanır…

Ama önemli olan aynı yanlışı tekrar etmemektir…

Çünkü hayat da, mücadele de, insan ilişkileri de sürekli bir imtihandır…

Ve akıllı insan, yaşadığı hayal kırıklıklarından sonra insanlığa küsen değil;
Doğruyu bulup onu uygulayan insandır…

Mehmet Akpınar
10 Mayıs 2026

  • 1 / 10
  • »