2026 Köşe Yazılarım

Bazı yolculuklar vardır; mesafesi uzundur ama insanın içine ferahlık verir. Portekiz–İspanya hattında yaptığımız bu yolculuk da öyleydi. Günlük dört-beş saat yürüyüş, yine dört-beş saat otobüs yolculuğu… Ayaklar şişti, dizler yoruldu ama kimsenin yüzünden gülümseme eksilmedi. Çünkü bu yolculukta sadece şehirler değil, insanlar da birbirine daha çok yaklaştı.

Beş şehir gezdik; Lizbon’dan başlayıp Malaga’ya uzanan bir hat… Tarihi sokaklar, meydanlar, deprem sonrası imar anlayışları, yaya yolları, kamusal alanlar… Elbette bunların hepsi kıymetliydi. Ama beni en çok etkileyen, yolun kendisi oldu. Otobüsün içi… Aynı koltuklar, aynı yorgunluk, aynı neşe.

Yaklaşık 230 belediye başkanının yer aldığı bu programda birçok isimle tanıştık, sohbet ettik. Hepsi ayrı ayrı kıymetliydi. Ancak yolculuğun büyük bölümü, aynı otobüste, aynı pencereden dışarı bakarak geçti. Ağırlıklı olarak Yalova Belediye Başkanlarımızla beraberdik ve bu da yolculuğa ayrı bir sıcaklık kattı.

Çınarcık Belediye Başkanı Avni Kurt ile yapılan sohbetler, yolun en derin anlarıydı. Duygusal, sakin, felsefi konuşmalar… Hayata, insana, sorumluluğa dair paylaşımlar… Bazen kelimeler uzadı, bazen sessizlik konuştu. Yol uzundu ama sohbet hep kısa geldi. Aynı dağın çocukları olduğumuzu hissettiren, insana iyi gelen sohbetlerdi bunlar.

Yalova Belediye Başkanı Mehmet Gürel ise yolculuğun enerjisiydi. Yerinde durmuyordu. Saatlerce ayakta kaldı; tek tek herkesle konuştu. Bir espri patlattı, ardından hakikatin altını çizdi. Güldürdü ama düşündürmeyi de ihmal etmedi. Denizcilikle ilgili projelerinden, gençlere dair hayallerinden, Yalova için kurduğu vizyondan bahsetti. Meselelere hâkimdi, neyi neden yaptığını biliyordu. Anlattıkları, belediye başkanlığını bir makamdan çok bir sorumluluk olarak gördüğünü gösteriyordu.

Altınova Belediye Başkanı Yasemin Fazlaca ise bu yolculuğun sükûnetiydi. Eşimle birlikte katıldığımız bu gezide, gerçekten bir aile ortamı oluştu. Belediyeciliğin sadece projelerden ibaret olmadığını; dinlemenin, anlamanın ve ortak aklın ne kadar kıymetli olduğunu hissettiren bir duruş sergiledi.

Otobüste zaman zaman herkes ayaklarının ne kadar şiştiğinden bahsediyordu. Ama ilginçtir, kimse şikâyet etmiyordu. Çünkü biliyorduk ki ya bin yıllık bir şehrin sokaklarında yürümüştük ya da bir depremden sonra bir kentin nasıl ayağa kaldırıldığını görmüştük. Yorgunluk vardı ama mutluluk daha ağır basıyordu.

Bu yolculuk bana şunu bir kez daha hatırlattı: İnsan, birlikte yol alabildiği insanlarla güçleniyor. Kibir yoktu, üstünlük yarışı yoktu. Paylaşma vardı, dayanışma vardı. Biri yorulduğunda diğeri destek oldu. Kimse kimseyi düşüncesiyle, inancıyla, giyimiyle yargılamadı. Herkes olduğu hâliyle kabul gördü.

Şehirler güzeldi, evet. Caddeler, meydanlar, planlar öğreticiydi. Ama geriye dönüp baktığımda aklımda kalan, bir kaldırım taşı değil; otobüsün içinde paylaşılan bir gülüş, bir espri, bir cümle oldu.

Bu yazı, gezilen şehirlerin değil; aynı yolda yürüyen insanların hatırasıdır.
Avni Kurt’la yapılan derin sohbetlerin,
Mehmet Gürel’in ayakta geçen saatlerinin,
Yasemin Fazlaca’nın sakin ve birleştirici duruşunun hatırasıdır.

Bazı yolculuklar bittiğinde fotoğraf kalır.
Bazıları bittiğinde ise insanda bir iz bırakır.

Bu yolculuk, bende iz bırakanlardandı.

Mehmet AKPINAR
16 Şubat 2026

“Portekiz-İspanya seyahat notlarımdan…”

Bu seyahat bir gezi değildi. Bir fotoğraf albümü, bir tur programı ya da birkaç hatıra karesinden ibaret hiç değildi…

Bu yolculuk, bir medeniyetle yüzleşmeydi…

Sevilla ile başlayan, ardından Córdoba ve son olarak Granada’ya uzanan Endülüs yolculuğunda, tarih yalnızca anlatılmadı; duvarlardan, sütunlardan, bahçelerden ve suskun taşlardan konuştu…

Kurtuba Ulu Camii’ni gezdik. Bugün bir katedral. İbadet yasak, dua yasak. İslam’ın izlerini silmek için yapılan eklemeler, kaplamalar, mimariyle uyuşmayan tavanlar hâlâ orada. Hafızayı yok etme çabasının taşlaşmış hâli…

Ama ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, o mekânın ruhu bütünüyle silinememiş…

Sonra Elhamra Sarayı…

Elhamra’da şunu gördük: Burada yalnızca bir saray yok. Burada bir dünya görüşü var. Sarayın neredeyse her duvarında aynı cümle yazılı:
“Lâ galibe illallah”
Allah’tan başka galip yoktur…

Bu ifade, yalnızca bir süsleme değil. Bu, gücün sahibini unutmayan bir idrak…

Sultanların, emirlerin, kralların mütevazılığının taşa kazınmış hâli…

“Mülk Allah’ındır, makam Allah’ındır” diyen bir anlayış…

Granada, yazın 50 dereceleri bulan bir sıcaklığa sahip. Bugün insanlar klimasız yaşayamazken, 13. yüzyılda bu insanlar saraylarında yazın serin, kışın sıcak yaşayabilmiş…

Nasıl mı?
Mermerlerin altından geçirilen sıcak ve soğuk su sistemleriyle. Yani bugünkü yerden ısıtmanın ve doğal klima sisteminin atası…

Bu bir tesadüf mü? Hayır…

Bu bir medeniyet aklı…

711 yılında Tarık bin Ziyad’ın Endülüs’e ayak basmasıyla başlayan İslam hâkimiyeti, 1252’ye kadar bir devlet, sonra beylikler hâlinde devam etti…

Granada Emirliği, bu zincirin son halkasıydı. 1252’den 1492’ye kadar direndi…

Ve 1492… Isabel’in, “Müslümanlar teslim olmadan yıkanmayacağım” dediği, azmin ama aynı zamanda büyük bir yıkımın yılı…

Elhamra’nın bahçelerinde dolaştık.
Cennetü’l-Arif Bahçeleri…

Fiskiyeler, portakal ağaçları, yürüyüş yolları, suyun sesi, gölgenin hesabı…

Bugün birçok modern devletin ulaşamadığı şehir planlaması, 13. yüzyılda burada uygulanmış…

Ve insan ister istemez bugüne bakıyor…

Bugünün İslam dünyasına…

Plansızlığa, vizyonsuzluğa, günü kurtarmaya…

Beş yıllık, on yıllık planlar var ama elli yıllık, yüz yıllık hedefler yok…

Oysa Elhamra, uzun vadeli bir sorumluluk bilincinin ürünü…

Demek ki mesele imkân değil.
Mesele sorumluluk duygusu…

“Lâ galibe illallah” diyen bir bilinçle yaşandığında; insan Allah’a, insana ve dünyaya karşı hesap vereceğini bildiğinde; teknoloji de gelişiyor, şehir de kuruluyor, sanat da zirveye çıkıyor…

Bu yolculuk bize sevinci de yaşattı, hüznü de…

Ama en çok şunu öğretti:

Medeniyet, güçle değil; emanet bilinciyle inşa edilir…

Mehmet AKPINAR
14 Şubat 2026

“Portekiz-İspanya seyahat notlarımdan…”

Sevilla’da bir sahnede başlıyor her şey. Yanık bir ses, ağır bir ritim, yere kararlılıkla vuran ayaklar…

Buna flamenko diyorlar ama ben izlerken bunun bir dans mı yoksa tarihin bedene sinmiş bir hafızası mı olduğundan emin olamıyorum…

Endülüs, yaklaşık sekiz yüz yıl boyunca sadece bir devlet değildi. Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların aynı şehirlerde ilmi, sanatı ve gündelik hayatı paylaşabildiği bir medeniyet tecrübesiydi. Bu topraklar bir zamanlar birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair canlı bir örnekti…

Sonra Kastilyalılar geldi. Savaşın sonuna gelinmişti, güç dengesi bozulmuştu. Endülüs Kralı’na yaklaşık dört yüz maddelik bir anlaşma sunuldu. Metin kağıt üzerinde “demokratikti”. İnanca karışmama vardı, özgürlük vardı, kimsenin malına, canına, camisine, kilisesine dokunulmayacaktı. Her şey güvence altındaydı, en azından metinde öyle yazıyordu…

Endülüs Kralı bu protokolü imzaladı. Zayıflığı, vizyonsuzluğu, eğlenceye dalmış hali ve karşı tarafın sözlerine fazla inanmasıyla…

Belki de altın karşılığında bir medeniyetin anahtarını teslim etti. O imza atıldığında sadece bir anlaşma değil, sekiz yüz yıllık bir emanet de bırakıldı…

Ve hiçbir maddeye uyulmadı. Ne dört yüzüncü maddeye, ne birincisine…

Aynı günün gecesinde, kral ve çevresi sürgüne giderken Granada yanıyordu, Kurtuba yanıyordu. Camiler ateşe veriliyor, gençler giyotinle öldürülüyor, kadınlar kirletiliyor, tarih sistemli biçimde yok ediliyordu. Sadece insanlar değil, hafıza da yakılıyordu…

Burada sadece Kastilyalı zulmünü değil, Endülüs’ün başındaki temsilcinin sorumsuzluğunu da görmek gerekiyor. Sekiz yüz yıllık bir medeniyet, mirasını koruyamayan bir yöneticiyle virasetsiz bırakıldı. Güçlüye karşı duramayan, halkını koruyamayan bir iktidar, çöküşün parçası oldu…

Flamenko işte bu boşlukta doğdu. Belki birebir bu sahnelerin anlatısı değildir ama ben izlerken o yangını, o sürgünü, o çaresizliği hissediyorum. Yanık sesler bana anlaşmaların nasıl bir gecede çöpe atıldığını hatırlatıyor. Ayakların yere vurulması, “Bizi yok saydınız ama buradayız” deme hali gibi geliyor…

Ve insan ister istemez bugüne bakıyor…

Güçlü olanın her şeyi belirlediği bir dünyadayız…

Sözleşmeler var ama bağlayıcılığı yok…

Protokoller var ama yalnızca güçlüyü bağlıyor…

Bugün de birileri konuşmasını beğenmedi diye devlet başkanlarını tutuklatabiliyor, bir gecede vergi koyabiliyor, hukuku askıya alabiliyor…

Bir zamanlar “özgürlükler ülkesi” dediğimiz yerler, bugün gücün sınırsız kullanıldığı alanlara dönüşmüş durumda. Ne kanun kalıyor, ne nizam. Ne demokrasi işliyor, ne sözleşmeler korunuyor. Güçlü olan haklı sayılıyor, ezmek meşrulaştırılıyor…

Eğer bu güç, adalet için kullanılsa, insanlara haklarını teslim etmek için kullanılsa belki anlaşılabilir…

Ama bugün yaşadığımız şey, orantısız gücün hoyratça kullanılması. Yelkenler şişiyor ama pusula yok…

Belki flamenko, akademik olarak bütün bunları anlatmıyordur. Belki ben bu dansa kendi duygumu yüklüyorum. Ama bir medeniyetin bitişini, bir sözleşmenin nasıl hiçe sayıldığını, güçlü olanın nasıl her şeyi yakabildiğini yüreğinde hissedince, insan bu anlamı kurmak istiyor…

Flamenko o akşam benim için bir dans değildi. Susturulanların yazamadığı tarihe düşülen bir dipnottu. Geçmişten bugüne uzanan bir uyarıydı. Ve belki de şunu fısıldıyordu:

Güç her zaman ezer ama mücadele her zaman yeniden başlar…

Yaşasın yeniden mücadele…

Mehmet AKPINAR
13 ŞUBAT 2026

“Portekiz–İspanya seyahat notlarımdan…”

İKİ GÜNÜ EŞİT OLANLAR VE KAYBEDİLEN ENDÜLÜS

Bu yazı bir masa başında yazılmadı…

Bu satırlar, Portekiz ve İspanya sokaklarında yürürken, meydanlardan geçerken, dar sokaklarda durup bakarken zihinde biriken soruların sonucudur…

Bir seyahatin ardından, bir muhasebenin içinden süzülerek ortaya çıktı…

“İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.”
Bu söz, yol boyunca insanın zihninden çıkmıyor…

Çünkü burada görülen şey sadece tarih değil; terk edilmiş bir süreklilik meselesi…

Lizbon’da, Sevilla’da, Kurtuba’da dolaşırken insan şunu fark ediyor…

Taş yerli yerinde…

Meydanlar hâlâ ayakta…

Şehir aklı hâlâ çalışıyor…

Ama bu şehirlerin bir zamanlar taşıdığı ruh yok…

Endülüs, yüzyıllar boyunca sadece bir coğrafya değildi…

İlimdi…

Şehircilikti…

Birlikte yaşama ahlakıydı…

Bugün Batı’nın sahiplendiği pek çok bilimsel ve mimari birikimin temeli, bu topraklarda atıldı…

Peki sonra ne oldu…

Bu soru, seyahat boyunca insanın yakasını bırakmıyor…

Endülüs bir günde kaybedilmedi…

Çöküş bir anda gelmedi…

Kaybediş sessizdi…

Yavaş oldu…

Ve en tehlikelisi, fark edilmeden gerçekleşti…

İlim vardı…
Ama ilmi taşıyacak birlik zayıfladı…

Güç vardı…
Ama gücü yönetecek istikamet bulanıklaştı…

Zenginlik vardı…
Ama zenginliği koruyacak mücadele iradesi gevşedi…

Ve sonra…
Paralel sonrası…

Herkes kendi doğrusuna çekildi…

Herkes kendi alanını korumaya başladı…

Ama ortak hedef, ortak gelecek ve ortak sorumluluk fikri kayboldu…

Bu noktadan sonra tarih devreye girdi…

Boş bırakılan dolduruldu…

Sahip çıkılmayan sahiplenildi…

Emek verilmeyen elden çıktı…

Granada düşerken yapılan anlaşmalar, seyahat sırasında hatırlanan sadece bir tarih notu değil…

Onlar, bir çözülüşün belgesidir…

Kâğıt üzerinde özgürlük vaat edilirken, sahada bir medeniyetin hafızası silinmiştir…

Camiler yakılmış, ilim merkezleri yok edilmiş, şehirlerin ruhu kazınmıştır…

Dağları aşarken ağlayan son hükümdar, bu yolculukta insanın zihninde bir sembole dönüşüyor…

O ağlayış, bir kişinin aczi değil…

Yarını bugünden kuramayan bir neslin gecikmiş pişmanlığıdır…

Ve annesinin tarihe geçen o sözü, hâlâ geçerlidir…

“Erkekler gibi mücadele etmeyi bilmeyenler, kadınlar gibi ağlar”…

Bu satırlar yazılırken mesele sadece Endülüs değildir…

Bu satırlar bugüne bakılarak yazılmıştır…

Bugün ister bir şehir yönetin, ister bir devlet, ister bir kurum…

Her gün dünden ileri değilse, durmuyoruz; geri gidiyoruz…

Çünkü bu dünyada boşluk kalmaz…

Gezip görülen bu şehirler bunu açıkça söylüyor…

Endülüs’ten geriye kalan şey; alınmış bir mimari, devşirilmiş bir şehir aklıdır…

Taş durur…

Plan durur…

Ama ruh yoktur…

Çünkü medeniyet yalnızca bina değildir…

Medeniyet süreklilik ister…

Bu seyahat şunu hatırlatıyor…

Geçmişle övünmek yetmez…

Geçmişten sorumluluk çıkarmayan toplumlar, geçmişin gölgesinde kalır…

Her nesil kendi Endülüs’üyle imtihan olur…

Ya onu her gün biraz daha ileri taşır…

Ya da başkalarının sahiplendiği mirası uzaktan seyretmekle yetinir…

Son söz, bu yolculuğun sonunda kendiliğinden geliyor…

İki günü birbirine eşit olanlar sadece birey olarak değil, toplum olarak da kaybeder…

Ve kaybedilen her Endülüs, zamanında ertelenmiş bir kararın, geciktirilmiş bir sorumluluğun sonucudur…

12 Şubat 2026
Mehmet Akpınar

Portekiz–İspanya seyahat notlarımdan…

04.17…
Bu bir saat değil sadece…
Bu, binlerce hayatın aynı anda durduğu bir andır…

Sonbahar mevsimi gibi, hazan yaprakları dökülmeye devam ediyor. Zaman ilerledikçe insan da hayat ağacından bir bir kopuyor. Kimi dostluklar sessizce yere düşüyor, kimi değerler fark edilmeden kayboluyor. Bu dökülüş bazen zamandan, bazen yorgunluktan, bazen de ihmalden kaynaklanıyor…

İnsan zayıftır. Yanılır, hata yapar, bazen yönünü şaşırır. Bu, insana mahsustur. Asıl mesele hatasız olmak değil; hatayı fark edebilmektir. Yanlışta ısrar etmekle, yanlıştan dönebilmek arasında büyük bir ahlak farkı vardır. İşte insanı insan yapan da bu farktır…

Hayatta her şey bir ölçü meselesidir. Ölçü kaybolduğunda, doğru ile yanlış birbirine karışır. İyi niyet yerini savunmalara, samimiyet yerini alışkanlıklara bırakır. İnsan bir süre sonra neyi neden yaptığını bile hatırlamaz…

Karanlık bir odada elinde fener olmayan biri gibiyiz çoğu zaman. Sağa sola çarpar dururuz. Çıkışı bulamayız ama suçu hep dışarıda ararız. Oysa mesele odanın karanlığı değil, elimizdeki ışığın sönmüş olmasıdır…

Zaman zaman “biraz toparlansak her şey düzelir”, “birkaç hamleyle eski günlere döneriz” gibi cümleler kurulur. Ama görünen köy kılavuz istemez. Öz bozulmuşsa, şekil kurtarmaz. İsimler değişse de sonuç değişmez. Çünkü değişmeyen bir gerçek vardır: Yasa bozulmaz…

Samimiyet zayıfladığında, adalet yıprandığında, sorumluluk ikinci plana itildiğinde; başarı sadece bir hayal olur. İddia çoktur ama karşılığı yoktur. Söylem vardır ama ağırlığı yoktur. Çünkü ölçü kaybolmuştur…

Bugün insanlık ciddi bir savrulma yaşıyor. Konfor kutsanıyor, bireysellik yüceltiliyor. Akrabalık bağları zayıflıyor, dostluklar menfaatle ölçülüyor. Herkes kendi hayatını yaşıyor ama kötülük kendi halinde yaşamıyor. O, plan yapıyor, örgütleniyor, ilerliyor…

İyiliğin tarafı ise çoğu zaman yorgun, dağınık ve sessiz. Oysa sessizlik de bazen taraf olmaktır. Yanlışa ses çıkarmamak, zamanla yanlışı normalleştirir. Alışılan her kötülük, biraz daha büyür…

Bu yüzden silkelenmek zorundayız. Ama başkasını değil, önce kendimizi… Çünkü değişmeyen insan, ne çevresini değiştirir ne de dünyayı. Herkes birilerini arıyor ama kimse aynaya bakmak istemiyor…

Son söz şudur:
Karanlığa taş atmak kolaydır. Asıl marifet, aydınlığa bir mum yakabilmektir. Işık olmak sorumluluk ister. Bedel ister. Ama başka da bir yol yoktur…

Sen değişirsen dünya değişir. Adam aramaya gerek yok… Adam olunsa, zaten aranmazdı…

Selam ve dua ile kalın…

Mehmet AKPINAR
29 Ocak 2026

  • 1 / 3
  • »