2026 Köşe Yazılarım
Bazen kelimeler çok kullanıldıkça anlamını kaybeder.
“Dava” deriz.
“Sadakat” deriz.
“İtaat” deriz.
“Teşkilat” deriz.
Fakat asıl soruyu sormayı unuturuz:
Hangi dava? Neye sadakat? Kime ve hangi konuda itaat?
Çünkü bizim inancımızda hiçbir isim, hiçbir makam, hiçbir yapı ve hiçbir teşkilat; hakkın, adaletin ve doğruluğun önüne geçemez.
Bir hareketi değerli kılan yalnızca tabelası değildir.
Onu değerli kılan; ortaya koyduğu adalet, ehliyete ve liyakate verdiği değer, doğruluktaki kararlılığı, insanlara gösterdiği merhamet ve geleceğe dair ortaya koyduğu vizyondur.
İsimler değişebilir.
Makamlar değişebilir.
Teşkilatlar değişebilir.
İnsanlar gelir, insanlar gider.
Fakat hak değişmez.
DAVA, ŞAHISLARA BAĞLILIK DEĞİLDİR
Sevgili Peygamberimizin (sav) Mekke dönemindeki kararlılığını anlatan meşhur sözünü hepimiz biliriz:
“Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler yine de davamdan vazgeçmem.”
Bu sözün manasını iyi anlamak gerekir.
Buradaki dava bir şahsın davası değildir.
Bir makamın, bir grubun, bir teşkilatın veya dünyevi bir ikbalin davası hiç değildir.
Bu dava;
Tevhidin davasıdır.
Hakkın davasıdır.
Adaletin davasıdır.
Doğruluğun davasıdır.
İnsanı kula kulluktan kurtarma davasıdır.
Dolayısıyla güneşi ve ayı verseler vazgeçilmeyecek olan şey bir tabela değil, Hak’tır.
Bir insanın veya yapının ismine bağlılıkla, bir davanın esaslarına bağlılığı birbirine karıştırırsak en büyük yanlışı burada yaparız.
Çünkü dava insanlarla değer kazanmaz.
İnsanlar davanın değerleriyle değer kazanır.
İTAATİN DE BİR ÖLÇÜSÜ VARDIR
Kur’an-ı Kerim bu konuda bize çok açık bir ölçü verir.
Nisâ Suresi’nin 59. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…”
Fakat ayet burada bitmez.
Devamında bir anlaşmazlık çıktığında meselenin yeniden Allah’a ve Resulü’ne götürülmesi emredilir.
Demek ki Müslümanın ölçüsü şahıs değildir.
Ölçü Hak’tır.
Ölçü Kur’an’dır.
Ölçü Resulullah’ın ortaya koyduğu yoldur.
Nitekim Peygamber Efendimizin öğrettiği temel prensiplerden biri de budur:
“Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur.”
Bir başka ifadeyle itaat, maruf ve doğru olanadır.
Bizim medeniyetimiz insanlardan akıllarını, vicdanlarını ve adalet duygularını bir kenara bırakmalarını istemez.
Tam tersine sorumluluk yükler.
Yanlış karşısında susmamayı öğretir.
SADAKAT AMA NEYE?
Son zamanlarda üzerinde çok durulan kelimelerden biri de “sadakat”.
Elbette sadakat değerlidir.
Fakat yine soruyorum:
Neye sadakat?
Bir kişinin her söylediğine mi?
Bir makam sahibinin şahsına mı?
Bir grubun bütün davranışlarına mı?
Yoksa bizi bir araya getiren değerlere mi?
Benim anlayışım nettir:
Sadakat kişilere değil, ilkelere gösterilir.
Doğruluğa sadakat vardır.
Adalete sadakat vardır.
Millete sadakat vardır.
Emanete sadakat vardır.
Liyakata sadakat vardır.
Hakka sadakat vardır.
İnsan yanlış yapabilir.
Yönetici yanlış yapabilir.
Teşkilat yanlış yapabilir.
Hepimiz yanlış yapabiliriz.
İşte gerçek dostluk ve gerçek dava arkadaşlığı tam burada ortaya çıkar.
Yanlış yapanı alkışlamak sadakat değildir.
Yanlışını söylemek, onu doğrunun tarafına çağırmak bazen sadakatin en büyük şeklidir.
Çünkü insanı değil, hakkı merkeze alan bir anlayışta yanlışın tarafında beraber yürümek diye bir kardeşlik olamaz.
TABELADAN ÖNCE ÖLÇÜLERE BAKMAK GEREKİR
Bir yapıyı değerlendirirken ismine değil, uygulamalarına bakmak gerekir.
Söylem güzeldir.
Fakat asıl olan uygulamadır.
Adaletten bahsediyorsak önce adil davranacağız.
Liyakatten bahsediyorsak göreve getirilecek insanın kimden olduğuna değil, işi yapıp yapamayacağına bakacağız.
Doğruluktan bahsediyorsak işimize geldiğinde başka, işimize gelmediğinde başka ölçü kullanmayacağız.
Kamu yönetiminde ise mesele çok daha hassastır.
Çünkü orası hiç kimsenin şahsi alanı değildir.
Kamu emanettir.
“Bizim adamımızı işe al.”
“Bizim yakınımızı görevlendir.”
“Bizim istediğimiz kişiye ayrıcalık tanı.”
“Bizden olana farklı davran.”
Bunlar hangi taraftan gelirse gelsin kabul edilemez.
Çünkü liyakat dediğimiz şey tam da burada imtihan edilir.
Adalet, kendi yakınımız söz konusu olduğunda da adalet olabiliyorsa adalettir.
Bir haksızlık iddiası varsa üzeri örtülmez, araştırılır.
Bir yanlış varsa “bizdendir” denilerek savunulmaz.
Bir insan haklıysa hangi görüşten olduğuna bakılmaz.
Haksızsa da hangi makamda bulunduğuna bakılmaz.
Haklıya hakkını teslim etmek, haksızın karşısında durmak gerekir.
Bunun adı düşmanlık değildir.
Bunun adı adalettir.
SADAKAT TEK TARAFLI OLMAZ
Bir başka meseleyi de konuşmak gerekir.
Sadakat sürekli aşağıdan yukarıya beklenen bir şey değildir.
Yönetici de arkadaşına sadakat gösterecek.
Teşkilat da mensubuna sahip çıkacak.
Dava arkadaşı da dava arkadaşının emeğini görecek.
Bir insan mücadele ederken yanında olmayıp, başarı ortaya çıktığında onu yalnız bırakıp, hatta önünü kesmeye çalışıp; daha sonra dönüp ondan sınırsız sadakat beklemek doğru değildir.
Sadakat karşılıklıdır.
Ama onun da üzerinde bir şey vardır:
Hakka sadakat.
Bir insan bize yıllarca iyilik yapmış olabilir.
Yanlış yaptığında yanlışına doğru diyemeyiz.
Bir insanla yıllarca aynı yolda yürümüş olabiliriz.
Haksızlık yaptığında sırf arkadaşımızdır diye haksızlığın yanında duramayız.
Çünkü kişiye sadakat, Hakk’a sadakatin önüne geçtiği anda ölçü bozulur.
BİRLİĞİMİZ HAK ÜZERİNDE OLSUN
Ben birlikten yanayım.
Kardeşlikten yanayım.
Dayanışmadan yanayım.
Fakat birlik demek herkesin aynı şeyi söylemesi değildir.
Birlik, hakta buluşmaktır.
Adalette birlik vardır.
Doğrulukta birlik vardır.
Liyakatte birlik vardır.
Millete hizmette birlik vardır.
Mazlumun yanında durmakta birlik vardır.
Yanlış karşısında birbirimizi uyarmakta bile birlik vardır.
Fakat haksızlıkta birlik olmaz.
İftirada birlik olmaz.
Kayırmacılıkta birlik olmaz.
Menfaatte birlik olmaz.
Hizipçilikte birlik olmaz.
Çünkü yanlışta birleşen kalabalık, doğru üzerinde tek başına duran insandan daha haklı değildir.
BİZİM DAVAMIZ BUDUR
Benim için siyaset hiçbir zaman bir makam mücadelesi olmadı.
Bugün de değildir.
Bizim ölçümüz basittir:
İnsanımıza kim hizmet ediyorsa onun yanında oluruz.
Kim doğru söylüyorsa doğrusunu destekleriz.
Kim yanlış yapıyorsa yanlışına yanlış deriz.
Bunu kendimiz için de isteriz.
Biz yanlış yaptığımızda da birileri çıkıp bize:
“Başkanım, burada yanlış yapıyorsunuz.”
diyebilmelidir.
Çünkü insanı putlaştırmak başka şeydir, insana değer vermek başka şeydir.
Dava başka şeydir, hizip başka şeydir.
Sadakat başka şeydir, körü körüne bağlılık başka şeydir.
Ve belki bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, bu kavramları yeniden yerli yerine koymaktır.
Güneşi sağımıza, ayı solumuza verseler vazgeçmeyeceğimiz bir davamız elbette vardır.
Ama o dava;
bir kişinin,
bir makamın,
bir grubun,
bir tabelanın davası değildir.
O dava Hakk’ın davasıdır.
Adalet varsa oradayız.
Doğruluk varsa oradayız.
Liyakat varsa oradayız.
Emanete sahip çıkmak varsa oradayız.
Millete hizmet varsa oradayız.
Ve bütün bunların üzerinde;
Allah’ın rızası varsa oradayız.
Çünkü bizim sadakatimiz kişilere değil Hakk’a, bağlılığımız menfaate değil değerlere, mücadelemiz makam için değil adalet ve millet içindir.
Gerisi gelir geçer.
Hak ise bâkidir.
Mehmet AKPINAR
5 Ekim 2026
Cumhurbaşkanımızın 29 Eylül’de Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmayı salonda büyük bir dikkatle dinledim.
Bazı konuşmalar vardır; dinler, alkışlar ve geçersiniz.
Bazı konuşmalar ise insanı durdurur. Düşündürür. Kendisiyle, yaptığı işle ve yürüdüğü yol ile yeniden muhasebeye davet eder.
Ben o günkü konuşmayı böyle dinledim.
Çünkü konuşmanın satır aralarında yalnızca günlük siyasete ilişkin mesajlar yoktu. Çok daha derin bir çağrı vardı:
Samimi bir muhasebe…
Kibirden uzaklaşma…
Şahsi hesapları bir kenara bırakma…
Nefsin esiri olmama…
Devletin ve milletin malına el uzatmama…
Yorulanın, heyecanını kaybedenin kendisini sorgulaması…
Milletin hizmetkârı olduğunu unutmama…
Yenilenerek yürüme, tazelenerek ilerleme…
Sahada olma, vatandaşla yüz yüze gelme…
Ve toplumun bütün kesimleriyle yeniden güçlü ve doğrudan bir bağ kurma…
Bunlar üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken sözlerdi.
Ben o konuşmayı dinlerken kendi adıma şu kanaate vardım:
Bu, yalnızca bir konuşma olarak kalmamalı.
Bir başlangıç olmalı.
Bir silkiniş olmalı.
Bir öze dönüş ve yeniden arınma iradesine dönüşmeli.
ÖZE DÖNÜŞ
Bundan yaklaşık çeyrek asır önce Türkiye’de büyük bir toplumsal değişimin kapısını açan şey yalnızca siyasi söylemler değildi.
İnsanımız kendisini yönetimde görmüştü.
Mahallesinden, sokağından, esnafından, çiftçisinden, öğretmeninden, işçisinden gelen insanların sorumluluk üstlendiğini görmüştü.
Makamla millet arasındaki mesafe azalmıştı.
İnsanlar derdini anlatabileceğine, sesinin duyulacağına ve kendisine değer verileceğine inanmıştı.
Millet kendisine yakın olanı, kendisini anlayanı, kendisiyle aynı sofraya oturanı sahiplenmişti.
Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz ruhun bu olduğuna inanıyorum.
Öze dönüş, geçmişe dönmek değildir.
Öze dönüş; ilk günkü samimiyete, heyecana, tevazuya, adalete ve hizmet aşkına dönmektir.
Arınma ise başkalarını suçlamak değildir.
Önce insanın kendisine bakabilmesidir.
Ben belediye başkanı olarak kendime bakacağım.
Milletvekili kendisine bakacak.
Bürokrat kendisine bakacak.
Siyasi sorumluluk taşıyan kendisine bakacak.
Vakıf ve dernek yöneticisi kendisine bakacak.
Hepimiz kendimize aynı soruyu soracağız:
Biz milletin neresindeyiz?
Milletin üzerinde mi?
Milletin uzağında mı?
Yoksa gerçekten milletin yanında mı?
DEĞİŞİM İSİMLERDEN ÖNCE ZİHNİYETTE BAŞLAMALI
Cumhurbaşkanımızın konuşmasında beni en fazla düşündüren vurgulardan biri de yenilenmeydi.
Yenilenmek yalnızca isim değiştirmek değildir.
Birkaç kişinin yerine birkaç başka kişiyi getirip aynı anlayışla devam edersek isimler değişir ama zihniyet değişmez.
Gerçek değişim toplumun merkezine yeniden dönmekle mümkündür.
Milletin içinde yaşayan insanlara ihtiyacımız var.
Çarşıya çıktığında insanlarla göz göze gelebilen…
Mahallenin derdini bilen…
Vatandaşın kapısını çalabilen…
Eleştirilmekten korkmayan…
Makamını üstünlük değil sorumluluk olarak gören…
Halkın sevincini de sıkıntısını da yakından hisseden insanlara…
Toplumun yüreğine ancak toplumun içinde yaşayan insanlar dokunabilir.
Bu yüzden değişimi yalnızca siyaset kurumunda aramak da eksik olur.
Bürokraside de buna ihtiyaç var.
Yerel yönetimlerde de…
Vakıflarda da…
Derneklerde de…
Sivil toplumda da…
Ve toplumun bütün katmanlarında…
İnsanları hangi gruptan, hangi çevreden veya hangi siyasi gelenekten geldiğine göre değil; ahlakına, liyakatine, samimiyetine, çalışkanlığına ve milletle kurduğu bağa göre değerlendirebilmeliyiz.
Çünkü büyük değişimler yalnızca kadroları değil, anlayışları değiştirerek gerçekleşir.
ARINMA KENDİMİZDEN BAŞLAMALI
Burada yalnızca yöneticileri sorgularsak büyük bir hata yapmış oluruz.
Toplum olarak bizim de kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.
Çocuğumuz işe alınırken liyakati unutuyor, alınmadığında liyakati hatırlıyorsak kendimize bakmalıyız.
Adaleti yalnızca kendi işimiz düştüğünde arıyorsak kendimize bakmalıyız.
Ahlakı başkasından bekliyor, kendi menfaatimiz söz konusu olduğunda ölçülerimizi değiştiriyorsak yine kendimize bakmalıyız.
Çünkü adalet yalnızca bize lazım olduğunda savunulacak bir değer değildir.
Liyakat yalnızca bizim yakınımız söz konusu olduğunda hatırlanacak bir kavram değildir.
Ahlak da menfaatimize göre şekil değiştiremez.
Arınma biraz da budur:
Başkalarını değiştirmeden önce kendimizle yüzleşebilmek.
Bir toplum yalnızca yöneticilerinin değişmesiyle değişmez.
İnsan değişmeden toplum, toplum değişmeden kurumlar kalıcı olarak değişmez.
Onun için bu hareket yukarıdan aşağıya olduğu kadar aşağıdan yukarıya da yürümelidir.
YENİDEN MİLLETİN İÇİNE
Cumhurbaşkanımızın konuşmasının bana göre en önemli mesajlarından biri de milletle doğrudan bağın güçlendirilmesiydi.
Sahada olmak…
Vatandaşla yüz yüze gelmek…
Toplumun bütün kesimleriyle temas etmek…
İşte yeniden başlamamız gereken yer burasıdır.
Siyaseti salonlardan sokağa taşımalıyız.
Makam odalarından mahallelere…
Protokol masalarından vatandaşın sofrasına…
Milletin içinden yeni insanlar çıkarmalıyız.
Gençlere yol açmalıyız.
Sessizce çalışan, hiçbir yerde görünmeyen ama mahallesinde güvenilen insanları bulmalıyız.
Ahlaklı, dürüst, liyakatli, mütevazı ve hizmet aşkı taşıyan insanları sorumluluk almaya davet etmeliyiz.
Çünkü hiçbir kişi bunu tek başına başaramaz.
Hiçbir siyasi yapı tek başına başaramaz.
Hiçbir vakıf, hiçbir dernek, hiçbir kurum tek başına başaramaz.
Burada harekete geçmesi gereken bir tabela değildir.
Bir zihniyettir.
Bir ahlakın yeniden ayağa kalkmasıdır.
Bir sorumluluk şuurunun yeniden dirilmesidir.
Birlikte hareket etme iradesinin yeniden güçlenmesidir.
Bizim medeniyetimizin bize öğrettiği ne güzel bir ölçü vardır:
“Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.”
Öyleyse mesele kimin önde, kimin arkada olduğu değildir.
Mesele hangi grubun, hangi çevrenin veya hangi siyasi yapının kazandığı da değildir.
Mesele milletin kazanmasıdır.
SÖZÜ EYLEME DÖNÜŞTÜRME ZAMANI
Cumhurbaşkanımızın yaptığı bu konuşmanın Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıç işaretlerinden biri olmasını temenni ediyorum.
Fakat bunun için sözle eylemin birbirini tamamlaması gerekir.
Konuşmayı alkışlamak yetmez.
Paylaşmak yetmez.
“Ne güzel söyledi” demek yetmez.
Söylenenleri bulunduğumuz yerde hayata geçirmek gerekir.
Belediye başkanı belediyesinde…
Milletvekili sahasında…
Bürokrat kurumunda…
Siyasi sorumluluk taşıyan kendi alanında…
Sivil toplum temsilcisi çevresinde…
Esnaf dükkânında…
Öğretmen sınıfında…
Vatandaş kendi hayatında…
Herkes kendisinden başlayabilirse gerçek değişim de oradan başlayacaktır.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en temel hakikat şudur:
Milletin gönlüne giden yol, yine milletin içinden geçmektedir.
Eğer bu çağrıyı yalnızca alkışlar ve ertesi gün kaldığımız yerden devam edersek hiçbir şey değişmez.
Ama sözümüzle hâlimizi birleştirirsek…
Kibri tevazuyla değiştirebilirsek…
Menfaatin karşısına adaleti koyabilirsek…
Liyakati yeniden ölçü hâline getirebilirsek…
Milletin sesine yeniden kulak verebilirsek…
Ve toplumun merkezinden başlayan topyekûn bir gönül seferberliği oluşturabilirsek, işte o zaman gerçek değişim başlayacaktır.
Belki yıllar sonra dönüp bugüne baktığımızda:
“Öze dönüşün ve yeniden arınmanın başlangıcı o gün verilmişti.”
diyebiliriz.
Fakat unutmayalım:
Bir lider işareti verebilir.
Bir lider istikameti gösterebilir.
Ama o yolu yürümek hepimizin vazifesidir.
Değişim başkasından başlamayacak.
Önce bizden başlayacak.
Mehmet AKPINAR
3 Ekim 2026
Bazen yıllar önce yazdığınız bir yazıyı yeniden okursunuz.
Kelimeler eskidir ama duygu eskimemiştir.
Aradan yıllar geçmiş, şartlar değişmiş, hayat sizi hiç hesap etmediğiniz yollardan geçirmiştir. Fakat dönüp baktığınızda içinizde taşıdığınız inancın, idealin ve istikametin hâlâ aynı yerde durduğunu görürsünüz.
21 Eylül 2023 tarihinde “Veda ve Yeni Bir Yolculuk” başlığıyla bir yazı kaleme almıştım.
Geçtiğimiz günlerde yeniden okudum.
Ve kendi kendime sordum:
Aradan geçen üç yılda ne değişti?
O günlerde henüz belediye başkanı değildim.
Esnaftım. Eğitime Destek Platformu içerisinde gençlerimizin eğitimiyle, bursuyla, yurduyla, manevi gelişimiyle ilgileniyor; elimizden geldiğince gençlerimize dokunmaya çalışıyorduk.
Bir taraftan da yaklaşık bir yıl boyunca her Perşembe akşamı Kahramanmaraş Ülkü Ocakları’nda gençlerle Kur’an sohbetlerinde buluşuyorduk.
Saat sekiz olduğunda oradaydık.
Bazen salonlarda, bazen hayatın bütün zorluklarının içerisinde…
Sonra 6 Şubat geldi.
Şehrimiz yıkıldı.
Evlerimiz yıkıldı, ocaklarımız söndü, canlarımızı toprağa verdik.
Ama Perşembe sohbetlerimiz bitmedi.
Çadırların içerisinde, ateşin başında yine bir araya geldik. Bazen konuştuk, bazen sustuk, bazen beraber ağladık.
O günlerde Anadolu’nun o yiğit evlatlarının nasıl bir yüreğe sahip olduklarını da yakından gördüm.
Gece gündüz demeden depremzedelerimizin yardımına koştular.
Bir mahalleye gıda götürdüler, diğerine su…
Bir yerde ilaç aradılar, başka bir yerde doktor yetiştirdiler.
Kimse “Sen kimsin, hangi partidensin, hangi görüştesin?” diye sormadı.
Çünkü ortada acı vardı.
Ortada insan vardı.
Ortada Kahramanmaraş vardı.
Ve acının partisi olmazdı.
İşte o günlerde birbirimizi daha iyi tanıdık.
Onlar beni sevdiler, ben onları sevdim.
Aynı sofraya oturduk, aynı ateşin başında ısındık, aynı şehrin yarasına beraber merhem olmaya çalıştık.
Sohbetlerimiz gün geçtikçe büyüdü.
Farklı siyasi düşüncelerden insanlar geldi. Milletvekilleri geldi, siyasi parti yöneticileri geldi, devlet adamları geldi.
Ama kürsünün önünde unvanlar yoktu.
Orada sadece insan vardı.
Gönül vardı.
Kardeşlik vardı.
Yaklaşık bir yılın sonunda siyasi bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğimde o sohbetlere veda etmek benim için kolay olmadı.
O gün yazdığım yazıda şöyle demiştim:
“Sağa ve sola bakmadan, yalpalamadan, eğilmeden, daima istikamet üzere, hep ileriye bakarak…”
Bir başka cümlem ise şuydu:
“Farklılıklarımız zenginliğimizdir.”
Ve bütün insanlarımıza kucak açacağımızı söylüyordum.
Bugün, aradan geçen üç yılın ardından o satırları yeniden okuyunca şunu çok daha açık görüyorum:
Mesele hangi yolda yürüdüğümüzden önce, hangi istikamete yürüdüğümüzdür.
Hayatta yollar değişebilir.
Görevler değişebilir.
Makamlar değişebilir.
Siyasi tercihler ve içinde bulunduğumuz şartlar değişebilir.
Fakat insanın inandığı değerler günübirlik hesaplara göre değişiyorsa, asıl kayıp işte o zaman başlar.
Ben bugün de o günkü Mehmet Akpınar’ım.
O gün gençlerle ateşin başında otururken neye inanıyorsam bugün de ona inanıyorum.
O gün bir depremzedenin kapısını çalarken içimde hangi duygu varsa bugün belediye başkanlığı makamında da aynı duyguyu taşımaya gayret ediyorum.
O gün insanları ayırmadan kucaklamaktan söz ediyordum.
Bugün de aynı şeyi söylüyorum.
O gün “farklılıklarımız zenginliğimizdir” diyordum.
Bugün de öyle düşünüyorum.
Çünkü bizim meselemiz hiçbir zaman sadece siyaset olmadı.
Bizim meselemiz insandır.
Gençtir.
Yetimdir.
Yoksuldur.
Mahallesinin yolunu bekleyen vatandaştır.
Çocuğunun iyi eğitim almasını isteyen annedir.
Ürettiğinin karşılığını almak isteyen çiftçidir.
Depremde evini kaybetmiş bir ailedir.
Geleceğini bu şehirde kurmak isteyen gençtir.
Ve bizim için makam da siyaset de ancak bunlara hizmet ettiği ölçüde kıymetlidir.
Bugün omuzlarımızdaki yük üç yıl öncesinden çok daha ağır.
Çünkü artık yalnızca konuşan değil, yaptığından ve yapamadığından da sorumlu olan bir yerdeyiz.
Şehrimizin yaralarını sarmak, yollarını yapmak, parklarını güzelleştirmek, üreticisini desteklemek, gençlerini geleceğe hazırlamak ve insanımızın hayatına dokunmak zorundayız.
Bunu yaparken de kimsenin kimliğine, düşüncesine, siyasi tercihine bakamayız.
Çünkü şehir hepimizindir.
Millet hepimizindir.
Türkiye hepimizindir.
Belki hayatın en güzel tarafı da budur:
Yıllar sonra eski bir yazınızı açıp okuduğunuzda, bugünkü kendinizle karşılaşabilmek…
“Ben bunları bir zamanlar söylemişim ama artık başka düşünüyorum” demek yerine,
“Evet, ben bugün de aynı yerdeyim” diyebilmek…
21 Eylül 2023’te bir yolculuğa çıkarken yazımın başlığı “Veda ve Yeni Bir Yolculuk” idi.
Bugün geriye baktığımda görüyorum ki aslında yolculuk hiç bitmemiş.
Sadece yollar değişmiş.
Sorumluluklar büyümüş.
Yük ağırlaşmış.
Ama istikamet değişmemiş.
Bugün de insanımızın duasına talibiz.
Bugün de kardeşliğe inanıyoruz.
Bugün de iyiliğin çoğalmasını, kötülüğün azalmasını istiyoruz.
Bugün de gençlerimizin inançlı, ahlaklı, eğitimli ve güçlü yetişmesini arzuluyoruz.
Bugün de mazlumun yanında, haksızlığın karşısında durmayı bir sorumluluk biliyoruz.
Ve bugün de bu şehri insanıyla beraber ayağa kaldırmanın mücadelesini veriyoruz.
Çünkü insan bazen başka bir yola girer.
Ama pusulası sağlamsa istikametini kaybetmez.
Yol değişebilir.
Görev değişebilir.
Makam değişebilir.
Ama inanç, ideal ve istikamet değişmemeli.
Benim için dün de mesele buydu.
Bugün de mesele budur.
Yarın da inşallah böyle olacaktır.
Mehmet AKPINAR
3 Ekim 2026
Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor:
“Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”
Dostluk, insan hayatının en kıymetli nimetlerinden biridir.
Fakat her yakınlık dostluk değildir.
Aynı sofrada oturmak, beraber gülmek, güzel günlerde birbirine güzel sözler söylemek dostluğun tamamı değildir.
Dostluk, yol uzadığında; yük ağırlaştığında; kalabalık dağıldığında belli olur.
İnsanların çoğu neticeye bakar.
Oysa dost, yolculuğa bakar.
Herkes bir insanın aldığı son kararı konuşabilir. Fakat gerçek dost, o karara gelinceye kadar hangi yollardan geçtiğini, hangi yükleri taşıdığını, kaç defa yalnız kaldığını da düşünür.
Çünkü bazen insanın son adımını anlayabilmek için, ondan önce attığı binlerce adıma bakmak gerekir.
Dostluk biraz da bunu yapabilmektir.
Peygamber Efendimiz (sav), Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarını sayarken; selamına karşılık vermeyi, hastalandığında ziyaret etmeyi, davetine icabet etmeyi, vefat ettiğinde cenazesine katılmayı, aksırıp Allah’a hamdettiğinde ona dua etmeyi zikrediyor.
Bir başka hadis-i şerifinde ise çok daha kuşatıcı bir ölçü koyuyor:
“Din nasihattir.”
Nasihat, dostluğun en önemli hukuklarından biridir.
Çünkü gerçek dost seni sadece alkışlamaz.
Doğru yolda yürüdüğünde yanında durur, yanlış yaptığında ise seni uyarır.
Fakat burada ince bir ölçü vardır:
Yanlışını yüzüne söylemek nasihattir; arkasından anlatmak gıybettir.
Nasihat düzeltmek ister.
Gıybet yıpratmak ister.
Nasihat kardeşini kazanmak ister.
Gıybet onu insanların gözünde küçültür.
Bugün belki de en fazla birbirine karıştırdığımız iki şey budur.
Bir kardeşimizin arkasından konuşuyor, sonra da:
“Ben yalan söylemiyorum, olanı söylüyorum.”
diyoruz.
Oysa Peygamber Efendimiz (sav) gıybeti tarif ederken tam da buna dikkat çekiyor.
Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmaktır gıybet.
Söylediğin onda varsa gıybettir.
Yoksa iftiradır.
Ölçü ne kadar açık…
Kardeşinin yüzüne söyleyemediğini arkasından söyleme.
Kusurunu gördüğünde pazara çıkarma.
Elinden tut.
Bir kenara çek.
Söyleyeceğini yüzüne söyle.
Çünkü mümin kardeşinin ayıbını teşhir etmekle değil, örtmekle mükelleftir. Peygamber Efendimiz (sav), bir Müslümanın kusurunu örten kimsenin kusurlarını Allah’ın da dünya ve ahirette örteceğini haber veriyor.
Ancak kusur örtmek, yanlışa ortak olmak değildir.
Hatayı örtmek başka, hataya ortak olmak başkadır.
Dost yanlışını örter ama yanlışına göz yummaz.
Nasihat eder.
Doğruya çağırır.
Elinden tutar.
Fakat onu insanların diline düşürmez.
Dostluğun bir başka imtihanı ise insan doğru bildiği bir mücadeleyi verirken ortaya çıkar.
Nasreddin Hoca’ya atfedilen meşhur fil hikâyesi vardır.
Timur bir şehre fil gönderir. Fil bağları, bahçeleri talan eder. Halk perişan olur.
Herkes Nasreddin Hoca’nın etrafında toplanır:
“Hocam, sen önümüze düş. Hep beraber Timur’a gidelim, derdimizi anlatalım.” derler.
Hoca kabul eder.
Öne düşer, yürümeye başlar.
Kalabalık da arkasındadır.
Fakat Timur’un sarayına yaklaştıkça insanlar birer ikişer ortadan kaybolur.
Nasreddin Hoca huzura vardığında arkasına bakar:
Kimse kalmamıştır.
Timur:
“Hocam, ne istiyorsun?” diye sorunca Hoca:
“Sultanım, bu fil yalnız kalmış. Yanına bir fil daha istiyoruz.” der.
Gülüp geçiyoruz.
Ama bu hikâyenin içinde insan tabiatına dair büyük bir hakikat vardır:
Birisini öne sürüp, bedel ödeme zamanı geldiğinde arkasından çekilmek dostluk değildir.
“Hadi yürü, biz arkandayız.” demek kolaydır.
Mesele, yürüyenin arkasına baktığında gerçekten orada olabilmektir.
Çünkü kalabalıklar başlangıçta çoktur.
Yol uzadıkça azalır.
Yük ağırlaştıkça azalır.
Bedel arttıkça azalır.
Ve bazen insan yolun sonunda arkasına döndüğünde, başladığı kalabalıktan geriye birkaç gerçek dost kaldığını görür.
İşte o birkaç kişi çok kıymetlidir.
İmam Şiblî Hazretleri’ne atfedilen bir menkıbe de bunu anlatır.
Talebeleri gelir:
“Seni çok seviyoruz.” derler.
Şiblî onların sevgisini imtihan edince çoğu uzaklaşır.
Çok azı kalır.
Menkıbenin verdiği ders açıktır:
Sevginin sözü kolay, bedeli ağırdır.
Sevgi fedakârlık ister.
Dostluk fedakârlık ister.
Vefa fedakârlık ister.
Bir insanın iyi gününde yanında olmak kolaydır.
Asıl marifet, yükü ağırlaştığında yanında durabilmektir.
Çünkü gerçek dostluk sadece:
“Yanlış yaparsan seni uyarırım.”
demek değildir.
Aynı zamanda:
“Doğru bildiğin yolda yürürken de seni yalnız bırakmam.”
diyebilmektir.
Dostluğun iki kanadı vardır.
Biri nasihat, diğeri vefadır.
Sadece nasihat edip vefayı unutursanız dostluk eksik kalır.
Sadece yanında durup yanlışına ses çıkarmazsanız yine dostluk eksik kalır.
Hz. Ömer’e atfedilen meşhur rivayette de bu anlayışın güzel bir örneği vardır.
“Ben eğrilirsem ne yaparsınız?” diye sorduğunda:
“Eğrilirsen seni kılıçlarımızla doğrulturuz.” denildiği aktarılır.
Hz. Ömer’in bundan memnun olduğu anlatılır.
Çünkü hakiki dostluk körü körüne bağlılık değildir.
Ölçüsü şahıs değil, haktır.
Doğru yürürken omuz vermek, eğrildiğinde doğrultmak…
İşte dostluk budur.
Fakat insan hayatında bunun tersiyle de karşılaşabilir.
Mücadele ederken yalnız bırakılan bir insanın, yol ayrımına geldiğinde etrafının birden kalabalıklaştığını görebilirsiniz.
Dün yüküne omuz vermeyenler bugün kararını sorgulayabilir.
Dün sessiz kalanlar bugün çok konuşabilir.
Dün yanında görünmeyenler bugün:
“Biz seni seviyorduk.”
diyebilir.
İşte insanın burada önce başkasına değil, kendisine sorması gereken bir soru vardır:
“O yürürken ben neredeydim?”
Belki de bugün en fazla ihtiyacımız olan muhasebe budur.
Bir insanın vardığı yere bakmadan önce geçtiği yollara bakmak…
Aldığı kararı sorgulamadan önce taşıdığı yükü görmek…
Son adımını konuşmadan önce önceki bin adımında yanında olup olmadığımızı düşünmek…
Çünkü dostluk, sadece yol ayrımında hatırlanacak bir hukuk değildir.
Dostluk yol boyunca gösterilir.
Dost;
kalabalık dağılırken kalan,
yük ağırlaşırken omuz veren,
haksızlık karşısında susmayan,
yanlış gördüğünde yüzüne söyleyen,
kusurunu başkalarına taşımayan,
zor gününde kapısını kapatmayan insandır.
Ne güzel bir ölçüdür:
Doğru yürüyorsa omuz ver.
Yanlış yürüyorsa nasihat et.
Düştüyse elinden tut.
Kusurunu gördüysen ört.
Ama hiçbir hâlinde kardeşini meydanda yalnız bırakma.
Çünkü gerçek dostluk aynı yolda yürümekten önce,
birbirinin hukukunu koruyabilmektir.
Ve unutmayalım:
İnsan bazen dostunu yol ayrımında değil, yolun en ağır yerinde tanır.
Mehmet AKPINAR
29 Eylül 2026
Bazen bir şehre yapılan en büyük hizmet, yalnızca yol yapmak değil; o şehrin gençlerine doğru bir yol açmaktır.
Belediyecilik denildiğinde aklımıza çoğu zaman yol, asfalt, park, kaldırım ve altyapı gelir.
Elbette bunların hepsi yapılacak. Zaten göreve geldiğimiz günden bu yana Dulkadiroğlu’nun altyapısından yollarına, kırsalından merkezine kadar büyük bir çalışma yürütüyoruz.
Fakat şehir sadece taştan, betondan ve asfalttan ibaret değildir.
Şehir insandır. Şehir gençtir.
Ve bana göre vizyon dediğimiz şey, bugünün ihtiyacını karşılamanın yanında yarının insanını da anlayabilmektir.
İşte Dulkadiroğlu Drift Pisti’ne böyle baktım.
“Gençler neden caddelerde drift yapıyor?” diye kızmak kolaydı.
Ceza yazmak da kolaydı.
Araçlarını bağlamak, onları kovalamak, görmezden gelmek de kolaydı.
Ama biz başka bir soru sorduk:
Bu gençlerin enerjisini güvenli, kontrollü ve kimseyi rahatsız etmeyecek bir alana nasıl taşıyabiliriz?
Çünkü mesele yalnızca egzoz sesi değildi.
Mesele, bir neslin heyecanını ve dilini anlayabilmekti.
Bu nedenle pisti şehrin dışında; mahalleyi, okulu, günlük şehir hayatını rahatsız etmeyecek bir noktada kurduk. Gençler hız ve adrenalin tutkularını caddelerde, trafiğin içerisinde değil; trafiğe kapalı, güvenli ve kontrollü bir alanda yaşasınlar istedik.
Açılış günü ortaya çıkan manzara, verdiğimiz kararın ne kadar önemli olduğunu bize bir kez daha gösterdi.
Türkiye’nin dört bir yanından sporcular, otomobil tutkunları ve aileler Kahramanmaraş’ta buluştu.
Ankara’dan, İstanbul’dan, Mersin’den, Gaziantep’ten, Adana’dan, Osmaniye’den ve daha birçok şehrimizden misafirlerimiz geldi.
Ünal Turan gibi bu alanda Türkiye’nin tanıdığı isimler, drift sporcuları ve otomobil tutkunları gençlerimizin heyecanına ortak oldular.
Yaklaşık 20 bin insan aynı heyecanı paylaştı.
Çocuklar babalarının ellerinden tutarak geldi. Aileler tribünlerdeydi. Gençlerin gözlerinde mutluluk vardı.
Dahası bu organizasyon, Kahramanmaraş’ın tanıtımına dönüştü.
Misafirlerimiz şehrimizi gezdiler. Dondurmamızı tattılar, yemeklerimizi tanıttılar, esnafımızı ziyaret ettiler. Sosyal medya paylaşımlarıyla Kahramanmaraş’ın adı Türkiye’nin dört bir yanına ulaştı.
Üstelik bunu milyonlarca liralık sanatçı bütçeleriyle değil, büyük ölçüde motor sporlarına gönül veren insanların heyecanıyla gerçekleştirdik.
Bazıları sordu:
“Depremden sonra kala kala drift mi kaldı?”
Bu soruyu da anlayışla karşılıyorum.
Deprem yaşamış bir şehirde önceliklerin sorgulanması doğaldır.
Ama insanın yalnızca evini ve sokağını yeniden yapmak yetmez.
Şehrin moralini de ayağa kaldırmak gerekir.
Gençlerimizi de hayata bağlamak gerekir.
Bir taraftan altyapımızı yeniler, yollarımızı yapar, asfaltımızı dökerken; diğer taraftan gençlerimize:
“Sizi görüyoruz, sizi duyuyoruz, sizin de bu şehirde bir yeriniz var.”
diyebilmeliyiz.
Ben gençlere biraz da 15 Temmuz gecesinden bakıyorum.
O gece sokaklarda sabaha kadar dolaşan, meydanlarda nöbet tutan, araçlarıyla şehrin sokaklarını dolaşan nice genç gördük.
Şahin’iyle, Doğan’ıyla, Kartal’ıyla…
Belki bazıları onları küçümsüyordu.
Ama zor gün geldiğinde o gençlerin içindeki cesareti, memleket sevgisini ve enerjiyi hep birlikte gördük.
İşte benim anlatmaya çalıştığım tam olarak budur:
Gençlerin enerjisini yok edemezsiniz. Ama ona istikamet verebilirsiniz.
Bizim görevimiz onları ötekileştirmek değil, kazanmaktır.
Caddede yapılan drift tehlikelidir.
Trafiğe açık yolda yapılan hız hem gencimizin hem de masum insanların hayatını tehlikeye atar.
Öyleyse çözüm sadece “Yapma!” demek değildir.
Çözüm:
“Burada yapma; sana güvenli bir alan oluşturalım, gel burada sporunu yap.”
diyebilmektir.
Drift pistinin asıl hikâyesi budur.
Açılış günü bizi üzen küçük bir hadise de yaşandı.
Şehrimize farklı illerden gelen bazı misafirlerimize, pist alanına intikal sırasında trafik mevzuatı çerçevesinde cezalar uygulandı. Elbette trafik güvenliği hepimizin ortak hassasiyetidir ve kurallara riayet edilmesi gerektiği konusunda hiçbir tereddüdümüz yoktur.
Ancak böyle büyük organizasyonlarda kurumlarımız arasındaki iletişim ve koordinasyonun daha güçlü kurulmasının, hem trafik güvenliğinin sağlanması hem de şehrimize gelen misafirlerimizin güzel hatıralarla ayrılması açısından önemli olduğuna inanıyorum.
Bizim arzumuz kimseyi kuralların dışında tutmak değildir.
Tam tersine, zaten bu pisti gençlerimizin trafikte kendilerini ve başkalarını tehlikeye atmaması için yaptık.
Amacımız ceza ile karşı karşıya kalan gençler değil, kurallara uyan ve sporunu güvenli alanlarda yapan gençler görmek.
Bu konuda emniyet teşkilatımızla, belediyemizle, ailelerimizle hepimizin hedefi aslında aynıdır:
Bu gençleri korumak ve kazanmak.
Çünkü önümüzde iki yol var.
Ya gençlerin enerjisini görmezden geleceğiz; onları caddelerde, kontrolsüz ortamlarda kendi başlarına bırakacağız.
Ya da sporla, sanatla, kültürle ve doğru mekânlarla onları hayatın içine çekeceğiz.
Ben ikinci yolu seçiyorum.
Bugün bu düşünceyi herkes anlamayabilir.
“Bunun sırası mıydı?” diyenler olabilir.
Eleştirenler de olacaktır.
Bunların hiçbirine kızmıyorum.
Çünkü bazı hizmetlerin değeri yapıldığı gün değil, zaman geçtikçe anlaşılır.
Belki birkaç yıl sonra motor sporları denildiğinde Türkiye’nin farklı şehirlerinden gençler Kahramanmaraş’a gelecek.
Belki bugün caddelerde tehlikeli şekilde araç kullanan bir delikanlı, yarın lisanslı bir sporcu olacak.
Belki bir baba çocuğunun elinden tutup piste gelecek ve:
“Sokakta değil evladım, burada yapacaksın.”
diyecek.
Eğer bir tek gencimizi bile caddedeki tehlikeden alıp güvenli bir spor alanına taşıyabilirsek, yaptığımız işin bir anlamı vardır.
Benim belediyecilik anlayışımda gençlere yukarıdan bakmak yok.
Onları dinlemek var.
Anlamak var.
Kucaklamak var.
Enerjilerini memleketin faydasına çevirmek var.
Çünkü bir şehri geleceğe hazırlamak, sadece binalarını ve yollarını hazırlamak değildir.
O şehrin gençlerini de geleceğe hazırlamaktır.
Dulkadiroğlu Drift Pisti’ni bunun için yaptık.
Egzoz sesini şehrin caddelerinden alıp güvenli bir piste taşımak için…
Tehlikeyi spora, enerjiyi heyecana, heyecanı kardeşliğe dönüştürmek için…
Ve en önemlisi gençlerimize şunu söylemek için:
“Sizi görüyoruz. Sizi anlıyoruz. Bu şehir sizin de şehriniz.”
Belki vizyon dediğimiz şey de tam olarak budur:
Herkesin baktığı yere bakıp, henüz herkesin göremediğini görebilmek.
Mehmet Akpınar
28 Eylül 2026
Hayat her zaman düz bir yol değildir.
Bazen önümüz açılır. Kararlarımız netleşir. Yanımızda bizi anlayan, aynı hassasiyetleri taşıyan, dürüst ve samimi insanlar vardır. İstişare ederiz; zihnimiz berraklaşır, yükümüz hafifler, gücümüz artar.
İşte insan böyle zamanlarda âdeta zirveyi yakalar.
“Şimdi oldu.” der.
Yürümek kolaylaşır, hareket etmek kolaylaşır, karar vermek kolaylaşır. Hatta iş yapmak bile insana ayrı bir zevk verir.
Fakat hayat hep böyle değildir.
Rabbimiz Beled Suresi’nde insanın yaratılışındaki çok büyük bir hakikati birkaç kelimeyle anlatır:
“Lekad halaknâl-insâne fî kebed.”
“Andolsun, biz insanı zorluk ve meşakkat içinde yarattık.”
(Beled, 90/4)
Fî kebed…
Ne kadar derin bir ifade.
Demek ki insanın dünyadaki yolculuğunda yorulmak da var, mücadele etmek de… Sevinmek de var, üzülmek de… Bazen zirvede olmak, bazen yokuş çıkmak da…
İnsan her gün aynı zindeliği yakalayamaz. Her zaman aynı performansı gösteremez. Bazen zihni berraktır, bazen bulanır. Bazen önündeki yol kilometrelerce görünür, bazen bir sonraki adımı dahi göremez.
Belki de hayatın imtihanı tam burada başlar.
Takvayı anlatmak için kullanılan o meşhur dikenli yol benzetmesini çok anlamlı bulurum.
Dikenlerle dolu bir yolda yürüdüğünüzü düşünün.
Ne yaparsınız?
Elbisenizi toparlarsınız. Paçalarınızı sıvarsınız. Gözünüzü yoldan ayırmazsınız. Her adımı dikkatle atarsınız. Çünkü dikkatsiz bir adım canınızı acıtabilir.
Hayat da biraz böyledir.
Mesele dikenlerin olmadığı bir dünya aramak değildir.
Mesele, dikenlerin arasında istikameti kaybetmeden yürüyebilmektir.
Yıllar önce Prof. Dr. Hüseyin Tutar Hocamın bana söylediği bir söz, çözemediğim meselelerle karşılaştığımda sık sık aklıma gelir:
“Çözemediğin bir mesele olduğunda otur ve düşün: Hazreti Muhammed (sav) böyle bir durumda olsaydı bu meseleyi nasıl çözerdi?”
Bu soru insanı başka bir yere götürüyor.
“Ben ne istiyorum?” sorusundan önce,
“Doğru olan nedir?” diye düşündürüyor.
Öfkenin yerine sükûneti, nefsin yerine vicdanı, aceleciliğin yerine hikmeti koyuyor.
Sonra peygamberlerin hayatına bakıyorum.
Yunus Aleyhisselam…
Denizin ortasında, balığın karnında, karanlıklar içerisinde…
İnsan hesabıyla bakıldığında çıkış nerede?
Ama Yunus Aleyhisselam çıkışı Rabbine yönelmekte buluyor:
“Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.”
Ve Allah, insanın çıkış göremediği yerden bir çıkış yaratıyor.
İbrahim Aleyhisselam…
Ateşe atılıyor.
Normal şartlarda ateşin tabiatı yakmaktır. Fakat ateşi yaratan da Allah’tır.
Emir geliyor:
“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.”
Ateş gül bahçesine dönüşüyor.
Musa Aleyhisselam…
Önünde deniz, arkasında Firavun ve ordusu…
Yanındakiler artık yakalandıklarını düşünüyorlar.
Fakat Musa Aleyhisselam’ın cevabı muhteşemdir:
“Hayır! Rabbim benimle beraberdir; bana mutlaka bir yol gösterecektir.”
Ve deniz yol oluyor.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor.
Balığın karnında yol açan Allah…
Ateşi serinliğe çeviren Allah…
Denizi yol yapan Allah…
Bizim hayatımızdaki çıkmazları da aşmaya kadir değil midir?
Elbette kadirdir.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, çözümü sadece gözünün gördüğü imkânların içerisinde aramasıdır.
Hâlbuki Allah’ın imkânları, bizim gördüklerimizle sınırlı değildir.
Biz duvar görürüz, Allah kapı açar.
Biz ateş görürüz, Allah onu serinliğe çevirir.
Biz deniz görürüz, Allah oradan yol açar.
Biz karanlık görürüz, Allah oradan sabahı çıkarır.
İşte insanın kalbi de burada başka bir hâle bürünüyor.
Peki bu kalp dediğimiz nedir?
Sadece göğsümüzde atan fiziki bir organ mıdır?
Yoksa duygularımızın, idrakimizin, vicdanımızın ve manevi dünyamızın merkezi olarak ifade ettiğimiz daha derin bir hakikat midir?
Bunun bütün mahiyetini belki bilemeyiz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
O kalbi de insanı da yaratan Allah’tır.
Öyleyse insanın Rabbine yöneldiğinde huzur bulması şaşılacak bir şey değildir.
Kur’an bunu açıkça bildiriyor:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
İnsan Allah’a yöneldiğinde bütün problemleri bir anda ortadan kalkmayabilir.
Ama insan değişir.
Bakışı değişir.
Kalbi sakinleşir.
Zihni berraklaşır.
Korkusu azalır.
Ümidi çoğalır.
Ve yeniden ayağa kalkacak gücü kendisinde bulur.
Bir de bu yolculukta yanında güzel insanlar varsa…
Seni gerçekten anlayan, doğruyu söylemekten çekinmeyen, menfaat hesabı yapmayan, zor zamanda yanında duran insanlar…
İşte o zaman yol daha da kolaylaşır.
Çünkü insan yalnızca kendi aklıyla değil, istişareyle de güçlenir.
Güzel dostluk insanı ayağa kaldırır.
Samimi istişare insanın önündeki sisi dağıtır.
Allah’a tevekkül ise kalbe dayanma gücü verir.
Hayat yine dikenli olabilir.
“Fî kebed” hakikati değişmez.
Fakat artık insan dikenlere bakıp yürümekten vazgeçmez.
Paçalarını sıvar.
Adımlarını dikkatli atar.
Doğru insanlarla istişare eder.
Peygamberlerin hayatından ölçü almaya çalışır.
Rabbine sığınır.
Ve yürür.
Çünkü bilir ki mesele, hayat boyunca hiç zorlanmamak değildir.
Mesele, zorlukların içerisinde istikameti kaybetmemektir.
Bazen insanın yapması gereken bütün yolları bilmek de değildir.
Bazen yalnızca doğru yönde bir adım atmaktır.
Gerisini Allah kolaylaştırır.
Çünkü kul samimiyetle Rabbine yöneldiğinde, insan hesabının bittiği yerde Allah’ın yardımı başlayabilir.
Balığın karnından sahile çıkaran da O’dur.
Ateşi gül bahçesine çeviren de O’dur.
Denizin ortasından yol açan da O’dur.
Öyleyse bize düşen;
istikametimizi korumak, doğru insanlarla yürümek, istişare etmek, gayret etmek ve Allah’a güvenmektir.
Yol dikenli olabilir.
Yol uzun olabilir.
Bazen yorulabiliriz.
Bazen önümüzü göremeyebiliriz.
Ama Rabbimiz varsa ümitsizlik yoktur.
Kul yürür; Allah yol açar.
Mehmet Akpınar
23 Eylül 2026
- 1 / 22
- ›
- »