2026 Köşe Yazılarım

Az olsun, öz olsun; ama yapılan iş tam olsun.

Bizim en büyük meselelerimizden biri, işe başlamakla işi bitirmeyi birbirine karıştırmamızdır.

Toplantılar yapıyoruz. Planlar hazırlıyoruz. Projeler çiziyoruz. Takvimler belirliyoruz. Komisyonlar kuruyoruz. Saatlerce konuşuyoruz.

Fakat bütün bunların sonunda sorulması gereken çok basit bir soru vardır:

İş bitti mi?

Çünkü plan, uygulanmadığı müddetçe kâğıttır.
Proje, tamamlanmadığı müddetçe çizgidir.
Söz, yerine getirilmediği müddetçe sestir.

Asıl olan neticedir.

Kur’an bize iş bitirmeyi öğretiyor

Kur’an-ı Kerim yalnızca okunmak, ezberlenmek veya güzel seslerle tilavet edilmek üzere gönderilmiş bir kitap değildir.

Kur’an bir hayat kitabıdır.

İnsanı, aileyi, toplumu ve devleti inşa eden temel ölçüleri ortaya koyar. Ahlaktan ticarete, adaletten yönetime, istişareden sorumluluğa, iletişimden temizliğe, zamandan emanete kadar hayatın bütününe dokunur.

İnşirah Suresi bunun çok güzel örneklerinden biridir.

Rabbimiz, Peygamber Efendimize yükünün hafifletildiğini, göğsünün genişletildiğini ve şanının yüceltildiğini hatırlattıktan sonra şöyle buyuruyor:

“Fe izâ ferağte fensab. Ve ilâ Rabbike ferğab.”

“Bir işi bitirdiğin zaman hemen diğerine koyul. Ve yalnız Rabbine yönel.”

Bu iki kısa ayetin içinde muazzam bir çalışma ahlakı vardır.

Dikkat edilirse:

“Her işe birden başla.” denilmiyor.

“Bir işi bitirdiğin zaman…” deniliyor.

Bitir.

Tamamla.

Neticelendir.

Emaneti yerine getir.

Sonra yeni işe koyul.

Planlamanın, programlamanın ve iyi yönetimin en sade prensiplerinden biri budur:

Başladığın işi bitirmek.

Sahabe Kur’an’ı hayatına ezberliyordu

Sahabenin Kur’an’la ilişkisine baktığımızda da aynı anlayışı görüyoruz.

Rivayetlerde sahabenin Kur’an’dan on ayet öğrendiğinde, o ayetlerdeki ilmi öğrenmeden ve onların gereğiyle amel etmeden diğer on ayete geçmediği anlatılır.

Bu çok önemli bir eğitim metodudur.

Onların derdi sadece:

“Kaç ayet biliyorum?”

değildi.

Asıl mesele:

“Öğrendiğim ayet hayatımda neyi değiştirdi?”

sorusuydu.

Sahabe Kur’an’ı yalnızca hafızasına almıyordu.

Hayatına indiriyordu.

Çünkü İslam sadece bilgi dini değildir.

Sadece konuşma dini değildir.

Sadece ezberleme dini değildir.

İslam, bildiğini yaşama ve öğrendiğini uygulama dinidir.

Belki bugün bizim üzerinde en fazla düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur.

Bilgimiz çoğaldı ama amelimiz aynı ölçüde çoğalmadı.

Konuşmamız çoğaldı ama üretimimiz aynı ölçüde çoğalmadı.

Toplantılarımız çoğaldı ama neticelerimiz çoğalmadı.

Planlarımız çoğaldı ama tamamlanan işlerimiz aynı hızla çoğalmadı.

Oysa sahabenin metodunda bunun tam tersi vardı:

Az öğren, iyi anla, yaşa, tamamla; sonra yenisine geç.

İşte “Fe izâ ferağte fensab” anlayışıyla sahabenin Kur’an öğrenme metodunun buluştuğu yer de burasıdır.

Bir işi tamamla, sonra diğerine geç.

Bir hakikati öğren, hayatına geçir, sonra yenisini öğren.

Bilgiyi yığma.

Bilgiyi hayata dönüştür.

Medeniyet konuşarak değil, yaparak kurulur

İslam medeniyetinin kısa zamanda büyük bir coğrafyaya yayılmasının sebeplerinden biri de bu amel ve uygulama anlayışıydı.

Müslümanların büyük medeniyetler kurduğu dönemlere baktığımızda yalnızca büyük sözler görmeyiz.

Büyük eserler görürüz.

Endülüs’te asırlar boyunca ayakta kalan medeniyet yalnızca güzel konuşarak kurulmadı.

İlim vardı.
Çalışma vardı.
Üretim vardı.
Tıp vardı.
Matematik vardı.
Mimari vardı.
Tarım vardı.
Ticaret vardı.
Kütüphaneler vardı.
Şehir düzeni vardı.

Aynı şekilde Osmanlı’nın altı asrı aşan devlet tecrübesinin arkasında yalnızca askerî güç yoktu.

Teşkilat vardı.

Vakıf vardı.

Esnaf teşkilatı vardı.

Defter vardı.

Kayıt vardı.

Vergi sistemi vardı.

İmar vardı.

Yol vardı.

Su vardı.

Adalet mekanizması vardı.

Kısacası:

İşleyen bir devlet düzeni vardı.

Elbette hiçbir medeniyetin yükselişi veya çöküşü tek bir sebebe bağlanamaz. Fakat tarih bize önemli bir hakikati gösteriyor:

Bir toplum çalışma ahlakını, adalet duygusunu, ilme verdiği değeri ve iş bitirme kabiliyetini kaybettiğinde çözülme başlıyor.

Bugünün işini yarına bırakmaya başladığınızda…

Liyakat yerine başka ölçüler koyduğunuzda…

Üretmek yerine konuşmaya başladığınızda…

İşi takip etmek yerine birbirinize havale ettiğinizde…

Mazeret üretmek, eser üretmenin önüne geçtiğinde…

Çözülme başlamış demektir.

Bir zamanlar dünyaya ilim, sanat, mimari ve medeniyet taşıyan İslam dünyasının gerilemesinin sebeplerini tartışırken bu zihniyet değişimini de görmek zorundayız.

Kur’an değişmedi.

Değişen, bizim Kur’an’la kurduğumuz ilişki oldu.

Okuduk ama uygulamadık.

Bildik ama yapmadık.

Konuştuk ama üretmedik.

Planladık ama tamamlamadık.

İşte kayıp biraz da burada başladı.

Devlette “benim işim değil” olmaz

Bugün bu anlayışa en fazla ihtiyaç duyduğumuz yerlerden biri kamu yönetimidir.

Belediyelerden büyükşehirlere, su idarelerinden elektrik kurumlarına, Karayollarından Devlet Su İşlerine, bakanlıklardan diğer kamu kurumlarına kadar vatandaşın muhatap olduğu her yerde aynı prensip geçerli olmalıdır:

Devlet işi sahipsiz iş değildir.

Devletin işi aslında milletin işidir.

Bir vatandaşın suyu akmıyorsa, yolu yapılmıyorsa, elektriği bağlanmıyorsa, bir dosya aylarca masalarda dolaşıyorsa ona kurumların organizasyon şemasını anlatamazsınız.

Vatandaşın istediği neticedir.

“Yazıyı gönderdik.”

“İlgili birime havale ettik.”

“Komisyona gönderdik.”

“Programa aldık.”

“Arkadaşlara söyledik.”

“Çalışma başlatıldı.”

Bunların hiçbiri tek başına sonuç değildir.

Vatandaşın sorusu basittir:

“İşim bitti mi?”

Bitmediyse devlet açısından da iş bitmemiştir.

Devletin zamanı da milletindir

Kamu yönetiminin özel sektörden öğrenmesi gereken önemli şeylerden biri sonuç odaklılıktır.

Bir esnaf müşterisine verdiği sözü sürekli ertelerse müşterisini kaybeder.

Bir sanayici siparişini zamanında yetiştirmezse zarar eder.

Bir tüccar hesabını takip etmezse parasını kaybeder.

Bir işletmeci kendi iş yerindeki arızayı haftalarca bekletmez.

Çünkü özel sektörde yapılan hatanın faturası doğrudan kişinin önüne gelir.

Kamuda ise bazen faturayı işi geciktiren kişi değil, millet ödediği için aynı hassasiyet oluşmayabiliyor.

Asıl değiştirmemiz gereken zihniyet budur.

Devletin parasını kendi paramızdan daha değersiz göremeyiz.

Devletin malını kendi malımızdan daha sahipsiz göremeyiz.

Devletin zamanını kendi zamanımızdan daha ucuz göremeyiz.

Çünkü o para milletindir.

O araç milletindir.

O bina milletindir.

Kamu görevlisinin kullandığı zaman bile milletin zamanıdır.

Bugünün işini bugün bitir

Ben çalışma hayatında bir prensibe özellikle önem veriyorum:

Bugünün işini mümkünse bugün bitirmek.

Bir vatandaş bir sorununu söylediğinde, imkân varsa o anda muhatabına ulaşmak gerekir.

“Yaz bakalım.”

“Bırak bakalım.”

“Sonra bakarız.”

“Haftaya görüşelim.”

demek kolaydır.

Ama yarının kendi işi vardır.

Bugünün işini yarına bıraktığınız zaman aslında yarından borç alırsınız.

Bir dosya ertelenir.

Arkasından ikincisi gelir.

Sonra üçüncüsü…

Bir müddet sonra masalar dosyalarla, programlar yarım işlerle dolar.

Sonra bunun adına:

“Çok yoğunuz.”

deriz.

Halbuki bazen problem yoğunluk değildir.

Problem, iş bitirme kültürünün olmayışıdır.

Yüzde doksan dokuz biten iş, bitmemiştir

Bir başka hastalığımız da işi yüzde doksan dokuz yapıp bırakmaktır.

Bir bina yapılır, küçük eksikleri kalır.

Bir yol yapılır, bağlantısı yapılmaz.

Bir salon hazırlanır, son düzenlemesi yapılmaz.

Bir sistem kurulur, işletmeye alınmaz.

Bir proje hazırlanır, uygulaması takip edilmez.

Sonra herkes kendi üzerine düşeni yaptığını düşünür.

Hayır.

Vatandaş kullanamıyorsa iş bitmemiştir.

Köprü yüzde doksan dokuz tamamlandıysa üzerinden geçemezsiniz.

Su hattı yüzde doksan dokuz tamamlandıysa musluktan su akmaz.

Elektrik hattı yüzde doksan dokuz tamamlandıysa lamba yanmaz.

Bazen yapılan işin en önemli kısmı son yüzde birdir.

Çünkü o yüzde bir tamamlanmadığında gerideki yüzde doksan dokuz da hizmete dönüşmez.

Az olsun, öz olsun, tam olsun

Çalışma kültürümüzü belki de birkaç kelimeyle yeniden tarif etmemiz gerekiyor:

Az olsun.
Öz olsun.
Temiz olsun.
Tam olsun.

Yüz projeyi ilan edip onunu bitirmek yerine yirmi işe başlayıp yirmisini tamamlamak daha değerlidir.

Çok söz vermek değil, verdiğin sözü yerine getirmek önemlidir.

Çok toplantı yapmak değil, toplantıdan karar çıkarmak önemlidir.

Karar almak da yetmez.

Kararı uygulamak gerekir.

Çünkü devlet, yazışma üretmek için değil, hizmet üretmek için vardır.

Fe izâ ferağte fensab

İnşirah Suresi’nin bu kısa emri aslında yalnızca bir ayet olarak duvarlarımızda değil, bir çalışma prensibi olarak zihinlerimizde bulunmalıdır:

“Fe izâ ferağte fensab.”

Bir işi bitirdiğinde diğerine koyul.

İşini yarım bırakma.

Emaneti sürüncemede bırakma.

İnsanları bekletme.

Söz verdiysen yerine getir.

Başladıysan tamamla.

Tamamladıysan kontrol et.

Kontrol ettiysen teslim et.

Sonra diğer işe geç.

Sahabenin Kur’an öğrenme anlayışı da buydu: Öğren, anla, amel et; sonra yenisine geç.

Medeniyet böyle kurulur.

Devlet böyle güçlenir.

Kurum böyle işler.

Güven böyle oluşur.

İslam dünyasının yeniden ayağa kalkması da yalnızca geçmişteki ihtişamını anlatmasıyla mümkün olmayacaktır.

Yeniden çalışmasıyla…

Üretmesiyle…

İlme sarılmasıyla…

Zamanı emanet bilmesiyle…

Ve başladığı işi bitirmesiyle mümkün olacaktır.

Kur’an raflarda durmak için değil, hayata yön vermek için gönderildi.

İslam yalnızca anlatılmak için değil, yaşanmak için gönderildi.

Öyleyse sözümüz de çalışma düsturumuz da kısa olsun:

Sözü azalt, işi çoğalt.
Başladığını yarım bırakma.
Bugünün işini yarına bırakma.
Bir işi bitir, sonra diğerine koyul.

Çünkü yarının kendi işi vardır.

Mehmet Akpınar
21 Ağustos 2026

Bir toplum bir gecede çökmez.

Bir devlet bir sabah ansızın yıkılmaz.

Bir şehir de bir deprem sabahı birdenbire enkaza dönüşmez.

Önce çiviler gevşer.

Sonra vidalar sökülür.

Sonra boşluklar oluşur.

Ve o boşlukları gün gelir ya kaza doldurur ya da felaket.

Eski zamanlarda demiryollarındaki cıvataların, vidaların sökülüp başka işlerde kullanıldığı anlatılır. Bazen bir usta alır, bazen köylü alır, bazen ne yaptığını bilmeyen çocuk söker. Herkes bir tane alır. Alanın gözünde küçücük bir demir parçasıdır o.

“Bir vidadan ne olacak?”

Ama o vida oraya süs olsun diye konulmamıştır.

Birisi birini söker, öteki diğerini…

Ray gevşer.

Denge bozulur.

Ve bir gün tren gelir.

İşte felaket o gün başlamamıştır.

Felaket, ilk vidanın söküldüğü gün başlamıştır.

Trenin devrilmesi sadece son perdedir.

Depremde de sadece binalar yıkılmadı

6 Şubat depremlerinde enkazın altında yalnızca beton, demir ve insanlar kalmadı.

Yıllardır biriktirdiğimiz ihmallerimiz de ortaya çıktı.

Dört kat yapılması gereken yere on kat isteyen oldu.

Fay hattının, zeminin, bilimin söylediğini dinlemeyip rantı dinleyen oldu.

İmar kararında kamu yararı yerine şahsi menfaati gözeten oldu.

Müteahhit malzemeden kıstı.

Usta işini eksik yaptı.

Mühendis görmesi gerekeni görmedi.

Denetleyen göz yumdu.

İdareci erteledi.

Siyasetçi oy hesabı yaptı.

Meclis üyesi doğru bildiğini söylemek yerine çevresine baktı.

Hatta bazen en küçük görevde bulunan insan bile, “Benim yaptığımdan ne olacak?” diyerek vazifesini savsakladı.

Betonun sulanması gerekiyordu, sulanmadı.

Demirin doğru bağlanması gerekiyordu, bağlanmadı.

Denetlenmesi gerekiyordu, denetlenmedi.

İtiraz edilmesi gerekiyordu, susuldu.

İşte bütün bunlar demiryolundan sökülen birer vida gibiydi.

Herkes bir vida söktü.

Sonra tren geldi.

Meseleyi yalnızca “günah çoğaldı, deprem geldi” diye açıklamak kolaycılıktır

Bazen büyük felaketlerden sonra birtakım insanlar çıkar:

“Zina çoğaldı, onun için deprem oldu.”

“Faiz arttı, onun için şehir yıkıldı.”

Böyle kestirme hükümler kurarlar.

Bu anlayış bana doğru gelmiyor.

Çünkü deprem, dünyanın yaratılışından beri işleyen tabiat kanunlarının bir parçasıdır. Fay hattı inananla inanmayanı ayırmaz. Yer kabuğunun hareketi insanın kimliğine bakmaz.

Japonya da deprem ülkesidir.

Fakat adam binasını depreme göre yapıyor.

Bilime uyuyor.

Malzemeden çalmıyor.

Denetimi ciddiye alıyor.

Görevini yapıyor.

O halde mesele depremi ahlaksızlığa bağlamak değil; ahlaksızlığın depremi felakete dönüştürmesine engel olmaktır.

Asıl ahlak tam da burada başlıyor.

Kul hakkı yememek ahlaktır.

İşini sağlam yapmak ahlaktır.

Kamu malını korumak ahlaktır.

Rüşvet almamak ahlaktır.

Rant uğruna şehrin geleceğini satmamak ahlaktır.

Mühendissen doğru rapor vermek, ustaysan doğru beton dökmek, siyasetçiysen doğru karara el kaldırmak ahlaktır.

Ahlak yalnızca insanın özel hayatına sıkıştırılamaz.

Ahlak, vazifeni kimse görmediği zaman da doğru yapabilmektir.

Şehirlerin de hakkı vardır

Bugün imar meselesine de aynı gözle bakmak zorundayız.

Bir şehrin geleceği iki-üç nüfuzlu insanın, birkaç arazi sahibinin veya belli çevrelerin menfaatine göre şekillendirilemez.

Bilim ne diyorsa ona bakılır.

Zemin neyi kaldırıyorsa ona bakılır.

Ulaşım neyi gerektiriyorsa ona bakılır.

Şehrin 20-30 yıl sonraki nüfusu, ekonomisi, ticareti ve yaşam alanları düşünülür.

Bir yerde beş kat güvenli ve şehircilik açısından doğruysa, sırf birkaç kişinin talebi veya baskısı yüzünden iki kata mahkûm etmek de şehircilik değildir.

Tersi de doğrudur:

İki kat yapılması gereken yere rant uğruna on kat vermek de cinayettir.

Ölçümüz kişi değil, hakikat olmalıdır.

Çünkü imar planı bugünün arsa sahibinin değil, yarının çocuklarının da hakkıdır.

En tehlikeli cümle: “Sonra yaparız”

Bir başka hastalığımız da ertelemek.

“Buraya kanalizasyon lazım.”

“Su hattı lazım.”

“Yol lazım.”

“Bunların maliyeti yüksek.”

“Biraz daha bekleyelim.”

Peki ne zamana kadar?

Deprem yaşamış bir şehirde yeni ve güvenli gelişme alanlarını yıllarca bekletmek çözüm değildir.

Kahramanmaraş’ın doğuya doğru gelişimini sağlayacak planlarda da aynı kararlılığı göstermek zorundayız.

Dulkadiroğlu’nun geleceğini ilgilendiren imar planları savsaklanmamalı.

Elbette kanalizasyon yapılacak.

Elbette içme suyu götürülecek.

Elbette yol yapılacak.

Zaten şehir yönetmek bunun için vardır.

Zor diye ertelerseniz şehir büyümeyi bırakmaz; plansız büyür.

Planlı yapılaşmanın önünü açmazsanız kaçak yapılaşmanın önünü açarsınız.

Ve yine bir vida gevşer.

“Benim bir kusurumdan ne olur?” diyerek geldik buraya

Asıl hastalık burada.

Muhtar:

“Ben söylemesem ne olur?”

Mühendis:

“Ben imzalasam ne olur?”

Usta:

“Biraz eksik yapsam ne olur?”

Müteahhit:

“Biraz malzemeden kıssam ne olur?”

Meclis üyesi:

“Herkes el kaldırıyor, ben de kaldırayım.”

İdareci:

“Bugün çözmeyelim, seneye bakarız.”

Vatandaş:

“Benim yaptığım kaçak yapıdan ne olacak?”

Herkes kendi söktüğü vidayı küçük gördü.

Sonra hep birlikte raydan çıktık.

Bu yüzden bir toplumun çöküşünü sadece yöneticilere yüklemek de doğru değildir.

Baştan aşağıya bir vazife ahlakı gerekir.

Aileden okula, esnaftan ustaya, muhtardan belediye başkanına, mühendisten siyasetçiye kadar herkes kendi vidasını sıkmak zorundadır.

Allah insanlara zulmetmez

Kur’an’ın çok büyük bir ölçüsü vardır:

“Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.”
(Yunus, 44)

Bir başka ayette:

“Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Ra’d, 11)

Mesele tam da budur.

Allah’ın koyduğu düzen işliyor.

Güneş doğuyor.

Gece geliyor.

Kış geliyor, bahar geliyor.

Yağmur yağıyor.

Faylar hareket ediyor.

Yer çekimi çalışıyor.

Betonun, demirin, zeminin bir kanunu var.

Biz buna sünnetullah diyoruz.

İnsan o kanunları dikkate alırsa tedbirini alır.

Dikkate almazsa sonucuna katlanır.

Sonra kendi elimizle hazırladığımız felaketleri Allah’a yüklemek, kendi sorumluluğumuzdan kaçmanın başka bir biçimidir.

Dünyanın çivisini insan çıkarıyor

Asıl mesele budur.

Dünyanın çivisini tabiat çıkarmıyor.

İnsan çıkarıyor.

Adaletten bir vida söküyoruz.

Liyakatten bir vida söküyoruz.

Dürüstlükten bir vida söküyoruz.

İş ahlakından bir vida söküyoruz.

Kamu vicdanından bir vida söküyoruz.

Bilimden bir vida söküyoruz.

Sonra rayların üzerinde hâlâ güvenle yolculuk edebileceğimizi düşünüyoruz.

Edemeyiz.

Çünkü boşluk boş kalmaz.

Adaleti çekerseniz boşluğu zulüm doldurur.
Liyakati çekerseniz boşluğu ehliyetsizlik doldurur.
Ahlakı çekerseniz boşluğu menfaat doldurur.
Tedbiri çekerseniz boşluğu felaket doldurur.

Ve vidaları yeterince gevşemiş bir toplumda mesele artık trenin raydan çıkıp çıkmayacağı değildir.

Mesele, ne zaman çıkacağıdır.

Onun için yeniden başlamamız gerekiyor.

Herkes bulunduğu yerde bir vida sıkacak.

Usta işini sağlam yapacak.

Mühendis doğruya imza atacak.

Muhtar hakkı söyleyecek.

Meclis üyesi vicdanıyla el kaldıracak.

Belediye başkanı şehrin elli yıl sonrasını düşünecek.

Vatandaş kendi menfaati için şehrin geleceğini istemeyecek.

Çocuklarımıza da şunu öğreteceğiz:

“Evladım, o vida senin değildir. Küçük görünür ama bir trenin emniyetidir.”

Çünkü medeniyet bazen büyük nutuklarla değil, kimsenin görmediği yerde sıkılmış küçücük bir vidayla ayakta durur.

Ve bir toplumun kurtuluşu da belki tam oradan başlar:

Herkesin, önce kendi gevşettiği vidayı yeniden sıkmasından…

Mehmet Akpınar
17 Ağustos 2026

Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmrân Suresi’nin 104. ayetinde insanlığa çok büyük bir vazife yüklüyor:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

Burada üzerinde durulması gereken kelime hayırdır.

Kur’an bizi bir şahsın, bir grubun, bir cemaatin, bir derneğin veya bir fırkanın büyümesine değil; hayrın büyümesine çağırıyor.

İyiliği çoğaltmaya…

Adaleti hâkim kılmaya…

Ahlakı yüceltmeye…

Kötülüğe engel olmaya…

İnsanı kula kulluktan kurtarıp yalnız Allah’a kul olmaya davet etmeye…

Öyleyse bu ayette tarif edilen topluluk, yeryüzünün bir köşesinde kurulmuş, tabelası ve merkezi bulunan belirli bir teşkilattan ibaret değildir.

Nerede hakkı savunan, hayra çağıran, adalet için mücadele eden, kötülüğe karşı duran bir mümin varsa, o büyük hayır hareketinin bir ferdidir.

Çünkü İslam bir grubun değil, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın dinidir.

Bütün peygamberlerin çağrısı aynıydı

Hz. İbrahim’in çağrısının özü tevhiddi.

Hz. Musa’nın çağrısının özü tevhiddi.

Hz. İsa’nın çağrısının özü tevhiddi.

Hz. Muhammed’in (sav) çağrısının özü de tevhiddir.

Peygamberler insanları kendilerine değil Allah’a çağırdılar.

Kendilerine kul toplamaya değil, insanları kullara kulluktan kurtarmaya geldiler.

Kur’an, Hz. İbrahim için:

“O ne Yahudi idi ne de Hristiyan; fakat hanîf bir Müslümandı.”

buyurur.

Yani Allah’a teslim olmuştu.

Bütün hak peygamberlerin getirdiği vahyin temelinde bu teslimiyet vardır. Şeriatlarda birtakım hükümler farklılaşmış olsa da tevhidin özü değişmemiştir:

Allah birdir. Kulluk yalnız O’nadır. Hüküm ve mutlak ölçü O’na aittir.

Fakat insanlık tarihinin en büyük hastalıklarından biri, zaman içerisinde dinin özünü bırakıp isimlere, şahıslara ve yapılara bağlanmak olmuştur.

Her fırka kendi elindekiyle sevinirse…

Kur’an bu hastalığı da haber verir:

“Her grup kendi yanında bulunanla sevinmektedir.”

İşte bugün İslam dünyasının önemli problemlerinden biri budur.

Cemaatlerimiz var…

Vakıflarımız var…

Derneklerimiz var…

Tarikatlarımız var…

Siyasi yapılarımız var…

Fakat bunların varlığı tek başına problem değildir.

İnsanların iyilik yapmak için teşkilatlanması gerekir. Birlikte hareket etmek kuvvet doğurur. Tesanüt doğurur. İş bölümü meydana getirir.

Problem cemaat olmak değil, cemaatçiliktir.

Problem teşkilatlanmak değil, teşkilatı dinin önüne geçirmektir.

Problem bir lidere hürmet etmek değil, lideri hatasızlaştırmaktır.

Problem bir topluluğu sevmek değil, hakikati o topluluğun sınırlarına hapsetmektir.

Öyle bir noktaya gelinir ki insan artık:

“Allah ne buyuruyor?”

diye sormaz.

“Peygamberimiz ne yaptı?”

diye araştırmaz.

“Bizimkiler ne diyor?”

diye sorar.

İşte tehlike burada başlamaktadır.

Bizimkiler doğruysa doğru, yanlışsa yanlış!

Müslümanın ölçüsü şahıs değildir.

Cemaat değildir.

Parti değildir.

Dernek değildir.

Irk değildir.

Memleket değildir.

Ölçü haktır.

Benim kardeşim doğru söylüyorsa onun yanındayım.

Benim kardeşim yanlış söylüyorsa yanlışının karşısındayım.

Bana uzak gördüğüm bir insan haklıysa hakkını teslim ederim.

Çünkü Müslümanın sadakati şahıslara değil, öncelikle Allah’a ve hakikatedir.

Peygamber Efendimizin asabiyet konusundaki ikazı son derece ağırdır:

“Men deâ ile’l-asabiyyeti feleyse minnâ; ve men kâtele ale’l-asabiyyeti feleyse minnâ; ve men mâte ale’l-asabiyyeti feleyse minnâ.”

“Asabiyete çağıran bizden değildir; asabiyet uğrunda savaşan bizden değildir; asabiyet üzere ölen bizden değildir.”

Asabiyet yalnız ırkçılıktan ibaret değildir.

Kendi grubunu haklı-haksız her durumda üstün tutan zihniyet de aynı hastalığın izlerini taşır.

Hemşehricilik yaparsınız…

Irkçılık yaparsınız…

Particilik yaparsınız…

Cemaatçilik yaparsınız…

Dernekçilik yaparsınız…

Kendi mahallenizden olmayanı küçümsersiniz…

İsimler değişir ama hastalığın özü değişmez:

Hakikatin yerine aidiyeti koymak.

Liderini Allah’ı sever gibi sevmek

Kur’an çok ağır bir ölçü daha koyuyor:

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkalarını O’na denk tutarlar ve onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha kuvvetlidir.”

İnsanlara hürmet edilir.

Âlim sevilir.

Önder sevilir.

Hoca sevilir.

Lider sevilir.

Ama hiç kimse mutlaklaştırılamaz.

Çünkü insan hata eder.

Lider hata eder.

Hoca hata eder.

Âlim hata eder.

Başkan hata eder.

Cemaat hata eder.

Parti hata eder.

Allah’ın vahyi hata etmez.

Bu ayrımı kaybettiğimiz anda din adına oluşturduğumuz yapılar, farkına varmadan insanların Allah ile arasına giren yapılara dönüşebilir.

Küçücük dünyalar kurduk

Bugün İslam coğrafyasının haline bakınız.

Milyonlarca insan…

Binlerce teşkilat…

Binlerce vakıf…

Binlerce dernek…

Sayısız cemaat…

Fakat insanlığın önüne büyük bir medeniyet tasavvuru koymakta zorlanıyoruz.

Bilimde öncülük etmekte zorlanıyoruz.

Teknolojide öncülük etmekte zorlanıyoruz.

Adalet modeli ortaya koymakta zorlanıyoruz.

Ekonomik sistem üretmekte zorlanıyoruz.

Ahlakı toplumsal hayata hâkim kılmakta zorlanıyoruz.

İnsanlığa umut olacak kurumlar oluşturmakta zorlanıyoruz.

Buna rağmen küçücük yapılarımızın içinde birbirimize makamlar ve unvanlar dağıtarak büyük işler yaptığımızı zannedebiliyoruz.

Dünyayı değiştirme iddiasındaki bir inancın mensupları, bazen kendi küçük dünyalarının sınırlarını aşamıyor.

Devlet ve medeniyet tasavvuru geliştirmesi gereken zihinler, bazen küçücük bir yapının içindeki makam kavgasına hapsoluyor.

İşte asıl kısırlık budur.

Kalbi hain, dili tatlı insanlar

Bir başka büyük problemimiz de ahlak meselesidir.

Peygamber Efendimiz münafıklığın alametlerini anlatırken yalan söylemeyi, sözünde durmamayı ve emanete ihanet etmeyi sayıyor.

Bugün kendimize sormamız gerekiyor:

Bizim toplumlarımızda söz ne kadar kıymetlidir?

Emanet ne kadar kıymetlidir?

Doğruluk ne kadar kıymetlidir?

İnsanların yüzüne başka, arkasından başka konuşmak ne kadar yaygındır?

Dili tatlı fakat kalbi hesaplarla dolu insanlar çoğalmışsa yalnız ekonomik kalkınma bizi kurtaramaz.

Çünkü medeniyet betonla kurulmaz.

Medeniyet önce ahlaklı insanla kurulur.

Allah Resûlü bir toplum inşa etmeye önce insandan başladı.

Kalbi değiştirdi.

Ahlakı değiştirdi.

Bakışı değiştirdi.

Sonra o insanlar dünyayı değiştirdiler.

Yeryüzündeki iyilik birbirinin kardeşidir

Artık şu büyük hakikati yeniden anlamamız gerekiyor:

İyilik bizim tekelimizde değildir.

Bir başka cemaat güzel bir iş yapıyorsa destekleyelim.

Başka bir vakıf bir yetimin elinden tutuyorsa Allah razı olsun diyelim.

Başka bir topluluk uyuşturucuyla mücadele ediyorsa yanında duralım.

Bir insan adalet için mücadele ediyorsa hakkını teslim edelim.

Çünkü bizim meselemiz tabelaların büyümesi değil, iyiliğin büyümesidir.

Sen benim cemaatimde olmayabilirsin.

Benim derneğime gelmeyebilirsin.

Benim siyasi düşüncemi paylaşmayabilirsin.

Benimle aynı teşkilatta bulunmayabilirsin.

Fakat hakka, adalete ve iyiliğe hizmet ettiğin ölçüde ortak bir insanlık iyiliğinin parçasısın.

Müminler arasındaki kardeşlik ise bunun da ötesinde iman bağıyla kurulmuş çok daha güçlü bir kardeşliktir.

Namazım da hayatım da ölümüm de…

Kur’an bize şahane bir istikamet gösteriyor:

“Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

İşte mesele budur.

Hayatım Allah için.

Partim için değil.

Cemaatim için değil.

Şeyhim için değil.

Hocam için değil.

Liderim için değil.

Makamım için değil.

Şöhretim için değil.

Allah için…

Bunların hepsi hayra hizmet ettiği müddetçe kıymetlidir.

Haktan uzaklaştığı anda Müslüman, hakikati terk edip yapısının peşinden gidemez.

Çünkü araçlar amaç haline geldiği zaman tevhid şuuru yaralanır.

İllet, zillet ve gıllet

Bugün İslam dünyasının büyük bölümünde üç ağır hastalık görüyoruz:

İllet…
Zillet…
Gıllet…

Hastalık, aşağılanmışlık ve yoksunluk…

Fakirlik var.

Cehalet var.

İç savaşlar var.

Teknolojik bağımlılık var.

Ahlaki çözülme var.

Üretimsizlik var.

İhtilaf var.

Birbirini tüketme var.

Bunun sebebini yalnız dışarıda aramak kolaycılıktır.

Elbette dünyada çıkar mücadeleleri vardır. Emperyalizm vardır. Sömürü vardır. Haksızlık vardır.

Fakat Kur’an bize önce kendimize bakmayı öğretir:

“Şüphesiz Allah, bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”

Öyleyse önce kendimizi değiştireceğiz.

Zihnimizi değiştireceğiz.

Ahlakımızı düzelteceğiz.

Taassubumuzu terk edeceğiz.

Kur’an’ı yeniden anlayacağız.

Sünneti yeniden anlayacağız.

Peygamberimizin Mekke’de başlattığı tevhid mücadelesini yeniden okuyacağız.

Yeniden Kur’an’a dönmek

Bize yeni bir din lazım değildir.

Dini yeniden doğru anlamak lazımdır.

Yeni bir peygamber beklemiyoruz.

Yeni bir vahiy beklemiyoruz.

Yeni bir Kur’an beklemiyoruz.

Kur’an elimizde.

Resûlullah’ın örnekliği önümüzde.

Fakat zihnimizin üzerini örten taassup perdelerini kaldırmamız gerekiyor.

Bize yeniden tevhid şuuru gerekiyor.

Bize yeniden ümmet şuuru gerekiyor.

Bize yeniden ahlak gerekiyor.

Bize yeniden adalet gerekiyor.

Bize yeniden ilim, üretim, çalışma ve medeniyet iddiası gerekiyor.

Ve hepsinden önemlisi, birbirimizi kendi küçük yapılarımıza çağırmak yerine insanlığı yeniden hayra çağırmamız gerekiyor.

Çünkü Âl-i İmrân Suresi’nin emri açıktır:

“Hayra çağıran bir topluluk bulunsun.”

İşte o topluluk nerede?

Belki dünyanın her tarafındadır.

Bir öğretmenin sınıfındadır.

Bir âlimin kürsüsündedir.

Bir işçinin alın terindedir.

Bir hâkimin adaletindedir.

Bir yöneticinin dürüstlüğündedir.

Bir annenin yetiştirdiği güzel evlattadır.

Bir gencin kötülüğe karşı mücadelesindedir.

Bir müminin yalnız kaldığında dahi hakkı söylemesindedir.

Yeter ki gayemiz kendimizi büyütmek değil, hakkı büyütmek olsun.

Yeter ki insanları kendimize değil, Allah’a çağıralım.

Yeter ki fırkamızın zaferini değil, hakkın zaferini isteyelim.

Çünkü kişiler geçer.

Liderler geçer.

Cemaatler geçer.

Partiler geçer.

Devletler bile gelir ve geçer.

Ama Hak bâkidir.

Müslümana düşen de fırkaların, şahısların ve tabelaların adamı olmak değil;

Hakkın adamı olmaktır.

Mehmet Akpınar
13 Ağustos 2026

İnsanı fakir yapan çoğu zaman malının azlığı değil, isteklerinin çokluğudur.

Bir insanın milyonları olabilir ama gözü hâlâ başkasının malında, makamında, imkânında ise o insan zengin değildir. Çünkü zenginlik kasada değil, gönüldedir.

Peygamber Efendimiz (sav) bunu ne güzel ifade eder:

“Zenginlik, mal çokluğu değildir; asıl zenginlik gönül zenginliğidir.”

İşte gönül zenginliğinin adı kanaattir.

Kanaat, çalışmamak değildir. Tembellik hiç değildir. Müslüman çalışır, üretir, kazanır, daha güzelini yapmak için gayret eder. Fakat çalışırken dünyanın esiri olmaz. Kazanır ama kazandığının kölesi olmaz. Makama gelir ama makamın kulu olmaz.

Çünkü bilir ki rızkı veren Allah’tır.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz buyuruyor:

“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.”
(Hûd, 6)

Bunu gerçekten kalbine yerleştiren insanın dünyaya bakışı değişir.

İNSANI OLTAYA GETİREN NEDİR?

Atalarımızın güzel bir sözü vardır:

“Ağzı kapalı balık oltaya gelmez.”

Denizde balığı oltaya getiren nedir?

Yem.

Balık yeme uzanır ve yakalanır.

İnsanın önüne konulan yemler de vardır:

Para…

Makam…

Şöhret…

İhale…

Menfaat…

Alkış…

Daha büyük ev, daha pahalı araba, daha yüksek mevki…

İnsan bunlara karşı ölçüsüz bir arzu taşıyorsa, onu kandırmak da yönlendirmek de kolaylaşır.

Çünkü herkesin bir fiyatı olduğunu düşünenler, önce insanın neye tamah ettiğine bakarlar.

Fakat kanaatkâr insanın satın alınacak tarafı azalır.

Makam teklif edersiniz, eğilmez.

Para teklif edersiniz, doğrularından vazgeçmez.

Menfaatini tehdit edersiniz, korkmaz.

Çünkü kaybetmekten korktuğu şeyler azalmıştır.

Dünyaya karşı hür olan insan, insanlara karşı da hürdür.

HIRS BİR ATEŞTİR

Hırsın sonu yoktur.

Bir evi olan ikinciyi ister.

Bir makamı alan daha yükseğini ister.

Bir milyon kazanan on milyonu düşünür.

On milyonu olan yüz milyonu…

İnsan kendisine bir sınır koymazsa dünya ona hiçbir zaman “yeter” dedirtmez.

Kur’an insanın bu tarafını çok çarpıcı şekilde anlatır:

“Çokluk yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”
(Tekâsür, 1-2)

Ne büyük ikazdır!

Topladık…

Yığdık…

Yarıştık…

Birbirimizi geçmeye çalıştık…

Sonunda hepimizin vardığı yer birkaç metrelik bir kabir oldu.

HASET İSE İNSANI İÇİNDEN YAKAR

Hırs, “Ben de sahip olayım” der.

Haset ise daha tehlikelidir:

“Onda da olmasın.”

Haset eden insan, başkasının başarısından rahatsız olur.

Birisi yükselir, huzursuz olur.

Birisi sevilir, rahatsız olur.

Birisinin işi güzel gider, uykusu kaçar.

Birisi övülür, içinde ateş yanar.

İşte hasedin korkunç tarafı budur.

Haset ettiğimiz insan çoğu zaman hayatına devam ederken, ateşi kendi içimizde taşırız.

Kin de böyledir.

Yıllarca bir insanı düşünür, ona kızar, onunla hesaplaşır, zihnimizde onunla kavga ederiz. Belki o insanın bizim öfkemizden haberi bile yoktur.

Ama biz kendi gönlümüzü zindana çevirmişizdir.

Bunun için haset, kin ve ihtiras önce sahibini yer bitirir.

KANAAT İSE HÜRRİYETTİR

Kanaat sahibi insan:

“Çalışmayacağım.” demez.

“Çalışacağım ama dünyanın kölesi olmayacağım.” der.

“Zengin olmayacağım.” demez.

“Zengin olsam da mal beni yönetmeyecek.” der.

“Makam istemeyeceğim.” demez.

“Makam verilirse hizmet edeceğim; verilmezse şahsiyetimden hiçbir şey kaybetmeyeceğim.” der.

İşte asıl mesele budur.

Çünkü bazı insanlar makamını kaybedince kendisini de kaybeder.

Bazıları servetini kaybedince şahsiyetini kaybeder.

Bazıları alkış kesilince bütün dünyasının yıkıldığını zanneder.

Demek ki sahip olduklarını onlar yönetmiyormuş; sahip oldukları onları yönetiyormuş.

Kanaat insanı bundan kurtarır.

NE KADAR AZ TAMAH, O KADAR FAZLA HÜRRİYET

İnsanın dünyadan beklentisi azaldıkça başkasının onun üzerindeki hâkimiyeti de azalır.

Bir insanın makam hırsı yoksa onu makamla satın alamazsınız.

Para hırsı yoksa parayla eğemezsiniz.

Şöhret hırsı yoksa alkışla yönlendiremezsiniz.

Dünya sevgisi kalbini esir almamışsa dünyayla korkutamazsınız.

İşte gerçek bağımsızlık biraz da budur.

İnsan yalnız cebindeki zincirlerden değil, kalbindeki zincirlerden de kurtulmalıdır.

Mehmet Âkif’in şahsiyetinde gördüğümüz dik duruşun temelinde de böyle bir istiğna vardır. Aç kalmayı göze alan insanı sofrasıyla satın alamazsınız. Makamdan vazgeçebilen insanı makamla tehdit edemezsiniz.

Çünkü onun ölçüsü menfaat değil, hakikattir.

EN BÜYÜK SERVET

Öyleyse çocuklarımıza yalnız para kazanmayı öğretmeyelim.

Kanaati de öğretelim.

Başarıyı öğretirken şükrü de öğretelim.

Yükselmeyi öğretirken tevazuyu da öğretelim.

Rekabeti öğretirken hasetten sakınmayı da öğretelim.

Çünkü insan bütün dünyayı kazansa fakat gönül huzurunu kaybetse ne kazanmış olur?

Bir lokma ekmek yiyip huzurla uyuyabilen insan mı zengindir, yoksa servetinin başında sabaha kadar kaybetme korkusuyla bekleyen insan mı?

Asıl zenginlik, “Elhamdülillah, bana yeter.” diyebilecek bir gönle sahip olmaktır.

Hırs insanı esir eder.

Haset insanı yakar.

Kin insanı çirkinleştirir.

Kanaat ise insanı özgürleştirir.

Unutmayalım:

Oltaya takılan balığın başına gelen, denizin azlığından değildir; yeme uzanmasındandır.

İnsan da her önüne konulana uzanmazsa, her makama tamah etmezse, her menfaatin peşinden koşmazsa kolay kolay kimsenin oltasına gelmez.

Kanaat fakirliğe razı olmak değil; dünyanın insanı satın alamayacağı kadar zengin olmaktır.

Mehmet Akpınar
13 Ağustos 2026

Bazen bir ayet, insanın bütün iç dünyasını sarsar…

Bazen de insan, Kur’an’ı okur ama hiçbir şey olmamış gibi kalkar.

Asıl soru şudur:
Kur’an mı sana dokunmuyor, yoksa sen mi Kur’an’a dokunmuyorsun?

İnsan çoğu zaman katılığı taşla özdeşleştirir.
“Taş kalpli” deriz merhametsiz olana, “kalbi taşlaşmış” deriz nasihatten etkilenmeyene.

Oysa Kur’an, kalbin taştan bile daha katı olabileceğini haber verir.

Allah Teâlâ Bakara Suresi’nde İsrailoğullarına verilen nimetleri ve buna rağmen süren itaatsizlikleri anlattıktan sonra şöyle buyurur:

“Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki içinden ırmaklar fışkırır; öylesi vardır ki yarılır da içinden su çıkar; öylesi de vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
(Bakara, 74)

Ne ağır bir benzetme…

Çünkü taş bile bazen insandan daha yumuşaktır. Yarılır, suya yol verir, içinden pınarlar çıkar, Allah’ın emriyle yerinden oynar.

Peki insan?

Bazen ayet gelir, kalp açılmaz.
Nasihat gelir, değişim olmaz.
Musibet gelir, kibir kırılmaz.
Nimet gelir, şükür doğmaz.
Ölüm yaklaşır, insan yine kendine dönmez.

İşte Kur’an buna kalbin katılaşması der.

Bir başka ayette ise dağ örneği verilir:

“Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan başını eğmiş, paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
(Haşr, 21)

Dağ Kur’an karşısında parçalanırdı, taş suya yol açardı.

Peki insanda ne olur?

Asıl mesele şudur: Parçalanması gereken beden değil, kibir, gurur, haset, kin ve “ben” diyen nefistir.

Kur’an’ın insanda yapması gereken şey bir kalp dönüşümü ve nefis terbiyesidir.

Dağ nasıl sarsılıyorsa insanın gururu sarsılmalı, taş nasıl yarılıyorsa kalp de merhamete açılmalıdır.

Asıl soru budur:

Kur’an sende neyi parçaladı?

Hiç kimse bir anda taş kalpli olmaz. Kalp yavaş yavaş katılaşır.

Hata yapılır, pişman olunmaz.
Tekrar edilir, normalleşir.
Kul hakkı önemsenmez, yalan sıradanlaşır.
Kibir büyür, haset yerleşir.
Vicdanın sesi kısılır, nasihat rahatsız eder.
Sonunda insan yanlışını bile savunur.

İşte kalbin taşlaşması budur.

Kur’an’ın anlattığı kavimlerde de aynı süreç görülür. Allah peygamberler gönderdi, uyardı, mucizeler gösterdi, nimetler verdi. Fakat en büyük engel yine insanın kendi nefsiydi.

Hz. Nuh’un kavmi:

“Parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler ve büyük bir kibirle direndiler.” (Nuh, 7)

Sorun duymamaları değil, duymak istememeleriydi.

Hz. Âd kavmi:

“Bizden daha güçlü kim var?” (Fussilet, 15)

Gücü kendinden bilmek kibirdir.

Semûd kavmi mucizeyi gördü ama inkâr etti.
Firavun ise:

“Ben sizin en yüce rabbinizim.” (Nâziât, 24)

diyebildi.

İsrailoğulları da nimetler gördü ama yine de sapmalar yaşadı. (Bakara, 87)

Bütün bunlar şunu gösterir:
Mesele görmek değil, değişmeyi istemektir.

Allah taş örneğini boşuna vermez. Çünkü taş bile yaratılış düzenine teslimdir.

Yağmur düşer, taş yarılır.
Su yol bulur, akar.
Zamanla küçük bir çatlak büyür.

Ama bazı kalplere yıllarca hakikat anlatılır, yine de değişmez.

Nice musibet olur, ibret alınmaz.
Nice nimet verilir, şükredilmez.
Nice nasihat dinlenir, etkisiz kalır.

İşte o zaman şu uyarı hatırlanır:

“Taş gibi, hatta daha da katı…”

Çünkü taşın içinden su çıkar, ama katılaşmış kalpten bazen hiçbir şey çıkmaz.

Geçmişi eleştirmek kolaydır. Zor olan kendine bakmaktır.

Kur’an okuduğumda değişiyor muyum?
Bir yetimi görünce içim sızlıyor mu?
Haksızlık karşısında vicdanım rahatsız oluyor mu?
Yanlışım söylendiğinde savunmaya mı geçiyorum, yoksa düşünüyor muyum?

Makamım arttıkça tevazum artıyor mu?
Malım arttıkça paylaşmam artıyor mu?
Bilgim arttıkça kibir mi büyüyor, sorumluluk mu?

Çünkü kalbin yumuşaması sadece gözyaşı değildir;
ahlaktır, adalettir, merhamettir, tevazudur, insaftır.

Kur’an dağa inseydi dağ parçalanırdı. Kur’an insana indi.

O hâlde insanda da bir şeylerin değişmesi gerekir.

Kibir kırılmıyorsa,
gurur çözülmüyorsa,
haset azalmıyorsa,
kin erimiyorsa…

Kur’an’la ilişkimizi yeniden düşünmeliyiz.

Çünkü Kur’an sadece okunmak için inmedi.
Süs olsun diye inmedi.
Sadece seslendirilsin diye inmedi.

İnsanı değiştirmek için indi.

Kalbi diriltmek, nefsi terbiye etmek ve insanı Allah’a kul yapmak için indi.

Taş su verir, dağ sarsılır.

Peki insan?

Senin kalbinden ne çıkıyor?

Merhamet mi, kibir mi?
Adalet mi, haset mi?

Ve en ağır soru:

Dağı parçalayacak olan Kur’an, bende neyi parçaladı?

Mehmet Akpınar
13 Ağustos 2026

İnsan, dünyaya başıboş bırakılmak için gönderilmedi.

Bir yaratılış gayesi, bir vazifesi ve sorumluluğu var. Fakat insan zamanla unutuyor: nereden geldiğini, niçin geldiğini ve nereye gideceğini… Kendini kaybediyor. Sonra hayatın gayesini; sadece yaşamak, tüketmek, kazanmak ve eğlenmek sanmaya başlıyor.

Hâlbuki dünya insan için yaratılmıştır; insan dünya için değil.

Allah Teâlâ buyuruyor:

“Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı; size kulaklar, gözler ve gönüller verdi. Umulur ki şükredersiniz.”
Nahl, 78

Hiçbir şey bilmiyorduk. Ne malımız, ne makamımız, ne ismimiz, ne de bir gücümüz vardı. Sonra bize hayat verildi; akıl, göz, kulak ve gönül verildi. Toprak, su, hava, güneş ve sayısız nimet emrimize sunuldu.

Fakat insanın garip bir hâli var:

Kendisine hizmet etsin diye verilen dünyaya, zamanla kendisi hizmet etmeye başlıyor.

Mal insan için yaratılırken insan malın kölesi oluyor. Makam bir araçken amaç hâline geliyor. Para ihtiyaç için verilirken ömür para biriktirmeye adanıyor. Nefis insana verilirken insan nefsine esir oluyor.

Böylece insan, kendisi için yaratılan şeyleri büyüttükçe kendisini küçültüyor.

Kur’an bu hâli şöyle anlatır:

“Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.”
İbrahim, 34

Oysa Allah insanı değersiz yaratmadı:

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”
Tîn, 4

İnsan yaratılışıyla kıymetlidir; fakat tercihiyle ya yükselir ya da alçalır. Akıl ve irade verildiğinde artık sorumluluk başlar: doğruluk, adalet, güzel ahlak, kul hakkından sakınma ve nimetlerin hesabını düşünme sorumluluğu…

Çünkü hayat sadece “ne yiyelim, ne kazanalım, nasıl eğlenelim” sorularından ibaret değildir.

Altmış, yetmiş, seksen yıl… Ne kadar uzun görünse de geriye dönüp bakıldığında bir an gibi geçer.

Peki bütün mesele bu kadar mı?

Kur’an insanı düşünmeye çağırır:

“Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan başını eğmiş, paramparça olmuş görürdün.”
Haşr, 21

Dağı parçalayacak bir hakikat, insana indiğinde neden insanı değiştirmiyor? Neden kibri, kini, hasedi söküp atmıyor?

Belki de problem Kur’an’ın ulaşmaması değil, bizim onun üzerinde yeterince düşünmememizdir.

Bakara Suresi’nin başında ölçü verilir:

“Elif Lâm Mîm. Bu kitap, onda şüphe yoktur; muttakiler için bir rehberdir.”

Onların özellikleri şöyle anlatılır:

“Onlar gayba inanır, namazı kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”
\(Bakara, 1\-3\)

Dikkat edin: “kendilerine verdiğimiz rızık” denir. Yani insan “ben kazandım” demez; “bize verilen” der.

İşte müminin mülkiyet anlayışı burada başlar. Mal, aslında emanetir. Akıl, sağlık, imkân ve servet insana verilmiştir; ama sahibi insan değildir.

Bu şuur yerleşince insan paylaşır, infak eder, yetimi gözetir, komşusunu düşünür. Çünkü bilir ki verdiği şey aslında kendisinin değil, Allah’ın emanetidir.

İşte kulluk insanı küçültmez; insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah’a kul olan paraya, makama ve nefsine kul olmaz.

İzzet burada başlar.

Çünkü insan nefsinin esiri ise özgür değildir. Paranın önünde eğiliyorsa güçlü değildir. Hevasını ilah edinmişse hakikati göremez.

Kur’an uyarır:

“Hevasını ilah edineni gördün mü?”
Furkân, 43

İnsan sadece putlara değil; para, makam, şöhret ve arzularına da tapabilir. Ve bunu yaparken kendini özgür sanır, oysa görünmeyen zincirlerle bağlıdır.

Peki bütün bunların hesabı sorulmayacak mı?

“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?”
Kıyâme, 36

Hayır. Başıboş değiliz. Sorumluyuz. Malı çok olanın sorumluluğu çoktur, ilmi olanın sorumluluğu daha büyüktür, makamı olanın yükü daha ağırdır.

Bu yüzden bazı insanlar hayatlarını sorumluluk bilinciyle yaşar: çalışır, üretir, paylaşır, haksızlığa susmaz.

Mesele dünyadan kaçmak değil; dünyanın esiri olmamaktır.

Dünya elde olacak ama kalpte olmayacak. Mal olacak ama sahip olmayacak. Nimet olacak ama vereni unutulmayacak.

Çünkü bir gün her şey bitecek: makamlar, servetler, unvanlar… İnsan Rabbine tek başına dönecek.

O gün önemli olan ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızdır. Ne kadar kazandığımız değil, neyi hayra dönüştürdüğümüzdür.

Öyleyse paylaşalım, adil olalım, kibri ve kini azaltalım, Allah’ın verdiğini Allah’ın kullarıyla bölüşelim.

Ve her sabah kendimize hatırlatalım:

Dünya sana verildi.

Ama sen dünyaya verilmedin.

Mehmet Akpınar
13 Ağustos 2026

  • 1 / 17
  • »