YA ÖMER, SEN GİTTİN GİDELİ…
Bir devletin büyüklüğü saraylarının ihtişamıyla, hazinesinin zenginliğiyle, ordusunun kalabalıklığıyla ölçülmez.
Bir devletin gerçek büyüklüğü adaletiyle ölçülür.
Çünkü adalet varsa devlet vardır. Adalet yoksa geriye yalnızca güç kalır. Güç de adaletin emrinde değilse bir müddet sonra zulme dönüşür.
Hz. Ömer denildiğinde, aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen insanların zihninde ilk canlanan kelimenin adalet olması boşuna değildir.
Onun hayatı etrafında anlatılan nice kıssa da aslında insanlığın adil yöneticiye duyduğu özlemin ifadesidir.
Bunlardan biri Nûşirevân’ın adaletiyle ilişkilendirilen meşhur rivayettir.
“BEN NÛŞİREVÂN’DAN DAHA AZ ADİL DEĞİLİM”
Rivayet edilir ki Müslümanların idaresindeki bir şehirde caminin genişletilmesi için çevredeki arsalar satın alınmaktadır.
Komşu arsalardan biri bir Yahudi’ye aittir.
Kendisine arsasının değerinden çok daha fazlası teklif edilir. Fakat adam yerini satmak istemez.
Buna rağmen caminin genişletilmesi gerekçesiyle arsa alınır ve bedeli kendisine bırakılır.
Adam üzgündür.
Başından geçenleri bir Müslümana anlatınca şu tavsiyeyi alır:
“Medine’ye git. Müslümanların halifesi Ömer’i bul ve derdini ona anlat.”
Adam Medine’ye gider.
Belki büyük bir saray, kapısında muhafızlar, kendisine ulaşılması zor bir hükümdar beklemektedir.
Fakat karşısında son derece sade yaşayan bir devlet başkanı bulur.
Derdini anlatır.
Hz. Ömer uzun uzun mektup yazmaz.
Rivayete göre eline geçen küçük bir parçanın üzerine birkaç kelime yazar ve bunu yöneticiye götürmesini ister:
“Bilesin ki ben Nûşirevân’dan daha az adil değilim.”
Adam şaşırır.
Bu birkaç kelime ne anlama gelmektedir?
Not yöneticiye ulaştığında ise adamın benzi solar.
Yahudi daha da şaşırır:
“Bu kâğıtta ne yazıyor ki hâlin birden değişti?” diye sorar.
İşte o zaman kendisine Nûşirevân’ın adaletiyle ilgili eski bir hadise anlatılır.
İKİ YÜZ DEVENİN HİKÂYESİ
Rivayete göre geçmişte yapılan bir yolculuk sırasında bir kervanın iki yüz devesine eşkıyalar tarafından el konulur.
Büyük bir servet gitmiştir.
Mağdur olan insanlar ne yapacaklarını düşünürken adaletiyle şöhret bulmuş Sasani hükümdarı Nûşirevân’a müracaat etmeye karar verirler.
Hükümdarın huzuruna çıkarak başlarından geçenleri anlatırlar.
Fakat aralarında bir mütercim vardır.
Mütercim, onların anlattıklarını hükümdara doğru şekilde aktarmaz.
Hakikat devlet başkanına ulaşmayınca doğru karar da çıkmaz.
Adamlar çaresiz ve üzgün şekilde kaldıkları hana dönerler.
Hancı hâllerini görünce ne olduğunu sorar.
Yaşadıklarını anlatırlar.
Hancı:
“Gelin, bir de benimle gidin.” der.
Onları yeniden hükümdarın huzuruna çıkarır ve bu defa yaşananları olduğu gibi anlatır.
Nûşirevân gerçeği öğrenince çok üzülür.
Çünkü ortada yalnızca iki yüz devenin gasp edilmesi yoktur.
Daha büyük bir problem vardır:
Mazlumun sesi devlet başkanına ulaşmamış, hakikat devletin kapısında değiştirilmiştir.
Nûşirevân:
“İki yüz deveniz akşama kadar size teslim edilecek.” der.
Uğradıkları mağduriyet sebebiyle ayrıca kendilerine iki kese altın verilmesini emreder.
Fakat ayrılırken ilginç bir istekte bulunur:
“Biriniz şehrin doğu kapısından, diğeriniz batı kapısından çıksın.”
Adamlar bunun sebebini anlayamazlar.
Kapılara vardıklarında ise karşılaştıkları manzara, hükümdarın ne anlatmak istediğini ortaya koyar.
Rivayete göre devletin nüfuzundan faydalanarak eşkıyalık yapanlar cezalandırılmıştır.
Bunlardan biri hükümdarın kendi yakını, anlatıya göre kardeşidir.
Diğer tarafta ise hükümdarı yanlış bilgilendiren mütercim cezasını görmüştür.
Çünkü mütercimin yaptığı sıradan bir tercüme hatası değildir.
Mazlumun sesini yöneticiden saklamış, hakikati değiştirmiş ve devletin yanlış karar vermesine sebep olmuştur.
Nûşirevân’ın verdiği mesaj açıktır:
Benim kardeşim olmak hiç kimseye zulmetme hakkı vermez.
Devletin makamından, isminden veya gücünden yararlanarak haksızlık yapan kişi, hükümdarın kardeşi de olsa adalet terazisinin dışında değildir.
İşte Hz. Ömer’e nispet edilen o birkaç kelimenin manası şimdi daha iyi anlaşılır:
“Ben Nûşirevân’dan daha az adil değilim.”
Yani:
O kendi kardeşini kayırmadıysa ben de kendi yöneticimi kayırmam.
Benim valim olmak, benim arkadaşım olmak, benim yakınım olmak seni adaletin üzerine çıkarmaz.
İşte devlet budur.
İşte adalet budur.
ADALET EN YAKINIMIZDA SINANIR
Adaletin en kolay tarafı, hiç tanımadığımız iki insan arasında hüküm vermektir.
Asıl imtihan kendi yakınımız söz konusu olduğunda başlar.
Kardeşimiz…
Akrabamız…
Arkadaşımız…
Yol arkadaşımız…
Bizi destekleyen insan…
Bizim göreve getirdiğimiz yönetici…
Yanlış yaptığında ne yapacağız?
Yanlışını örtmek mi sadakattir, yoksa hakkı sahibine teslim etmek mi?
Kur’an-ı Kerim ölçüyü hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde koyuyor:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa Allah için şahitlik ederek adaleti titizlikle ayakta tutun.”
Nisâ Suresi, 135.
İşte medeniyet kuran ölçü budur.
Kendi aleyhine bile olsa adalet.
Annenin, babanın, kardeşin, akrabanın aleyhine bile olsa adalet.
Sana oy verenin de vermeyenin de hakkını koruyan adalet.
Seni alkışlayanla seni eleştirene aynı hukuk terazisinden bakan adalet.
Çünkü yöneticilik kendi adamlarına imtiyaz dağıtma makamı değildir.
Yöneticilik emanettir.
CAMİ BİLE HAKSIZLIĞI MEŞRU KILMAZ
Kıssanın üzerinde durulması gereken en önemli taraflarından biri de budur.
Ortada kötü bir amaç yoktur.
Yapılmak istenen şey camiyi genişletmektir.
Fakat amaç ne kadar güzel olursa olsun, yöntem adaletsizse yapılan iş doğru hâle gelmez.
Bir insanın hakkını çiğneyerek Allah’ın evine hizmet edemezsiniz.
Çünkü İslam yalnızca sonucu değil, sonuca giderken kullandığımız yolu da sorgular.
“İyi bir iş yapıyorum.” diyerek zulüm meşrulaştırılamaz.
“Hizmet ediyorum.” diyerek kul hakkı yenilemez.
“Devlet için yapıyorum.” diyerek vatandaşın hakkı çiğnenemez.
“Bizden.” diyerek yanlış yapan korunamaz.
Adalet tam da burada gereklidir.
ADALET GÖNLÜ FETHEDER
Rivayetin sonunda yaşanan hadise ise belki bütün kıssanın en güzel tarafıdır.
Hakkını aramak için gelen Yahudi, karşısında kendisini susturan bir devlet değil, kendi yöneticisine karşı onun hakkını koruyan bir devlet görür.
Rivayete göre bu adalet karşısında öylesine etkilenir ki Müslüman olur.
Daha önce bedelinin kat kat fazlası teklif edildiği hâlde vermediği arsasını da bu defa kendi rızasıyla karşılıksız olarak bağışlar.
İşte burada çok büyük bir hakikat vardır:
Zorla alınmaya çalışılan şey direnç doğurmuş, adalet ise gönlü fethetmiştir.
İnsanları yenmek başka şeydir.
Gönüllerini kazanmak başka şey.
Devletin gücüyle bir insanın malını alabilirsiniz.
Emirle bir insana istediğinizi yaptırabilirsiniz.
Korkutarak susturabilirsiniz.
Ama bütün bunlarla onun gönlüne giremezsiniz.
Gönüller ancak adaletle fethedilir.
İslam medeniyetinin dünyaya yayılmasında da yalnızca söylenen sözler değil, insanların karşılaştıkları örnek şahsiyetler etkili olmuştur.
İnsanlar sözlere değil, yaşantılara bakar.
Adaleti anlatmak kolaydır.
Asıl mesele adil olmaktır.
Kul hakkından bahsetmek kolaydır.
Asıl mesele kendi yakınının aleyhine bile olsa hakkı sahibine teslim etmektir.
Liyakatten söz etmek kolaydır.
Asıl mesele makamları akrabaya, dosta, taraftara değil; ehline vermektir.
YA ÖMER, SEN GİTTİN GİDELİ…
İnsan bugünün dünyasına bakınca bazen içinden şöyle seslenmek istiyor:
Ya Ömer…
Sen gittin gideli zulüm yeryüzünü kapladı.
Akrabalar kayırıldı.
Dostlar kollandı.
Makamlar ehline değil, yakınlara dağıtıldı.
Yanlış yapanın yanlışına değil, kim olduğuna bakıldı.
Adalet terazisinin bir kefesine insanın hakkı, diğer kefesine adamın kimliği konuldu.
“Bizden mi?”
“Onlardan mı?”
“Bize yakın mı?”
“Bizi destekledi mi?”
“Bizim adamımız mı?”
Oysa adaletin böyle soruları yoktur.
Adalet yalnızca şunu sorar:
Hak kimindir?
Ve hak kimdeyse onu sahibine teslim eder.
Hz. Ömer’i Ömer yapan da budur.
Onun sade hayatını anlatan rivayetlerde Roma’dan gelen elçinin Medine’de aradığı devlet başkanını saraylarda değil, bir ağacın altında korkusuzca uyurken bulduğu anlatılır.
Bu anlatının taşıdığı mana çok büyüktür:
Adalet ettin, emin oldun; emin olduğun için huzur içinde uyudun.
Bir yöneticinin en büyük koruması yüksek duvarlar değildir.
Makamı değildir.
Muhafızları değildir.
Adaletidir.
DÜNYANIN ARADIĞI ŞEY HÂLÂ AYNI
Bugün dünyanın imkânları geçmişle kıyaslanamayacak kadar büyük.
Bilgi çoğaldı.
Teknoloji ilerledi.
Servet büyüdü.
Silahlar güçlendi.
Fakat insanlığın kadim problemi hâlâ çözülmedi:
Adalet.
Dünyanın dört bir yanında zulüm devam ediyor.
Güçlü olan kendisini haklı görüyor.
Zayıfın feryadı çoğu zaman Nûşirevân’ın kapısındaki o mütercimin yaptığı gibi değiştirilerek yöneticilere ulaştırılıyor.
Bazen de hiç ulaştırılmıyor.
Oysa Kur’an’ın ölçüsü açıktır:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
Mâide Suresi, 8.
Düşmanına bile adalet…
Kendi aleyhine bile adalet…
Yakınının aleyhine bile adalet…
İşte İslam’ın dünyaya sunduğu büyük nizam budur.
Dünyadaki zulmü ortadan kaldırmanın yolu da buradan geçmektedir.
İnsanları zorla değiştirmek değil, adaletimizle gönüllerini kazanmak.
Sözlerle örnek olmaya çalışmak değil, yaşantımızla örnek olmak.
Yanlış kararları güzel cümlelerle savunmak değil, doğru kararlar almak.
Ve en önemlisi:
Aldığımız doğru kararları, ucu kendimize ve en yakınlarımıza dokunsa bile korkmadan uygulamak.
Çünkü adalet yalnızca güzel bir söz değildir.
Adalet bir ahlaktır.
Bir yaşama biçimidir.
Bir yönetme biçimidir.
Bir devlet anlayışıdır.
Ve belki bugün insanlığın yeniden haykırması gereken söz şudur:
Ya Ömer…
Sen gittin gideli dünya çok değişti.
Ama insanlığın aradığı şey hiç değişmedi:
ADALET.
Mehmet Akpınar
1 Eylül 2026