ÖĞRENİLMİŞ YANLIŞLAR
İnsan bazen yanlışı yanlış olduğu için değil, herkes yaptığı için doğru zanneder.
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Usul böyle.”
“Protokol böyle.”
“Herkes böyle yapıyor.”
Bu sözleri o kadar çok tekrar ederiz ki bir müddet sonra alışkanlıklarımızı hakikat, teamüllerimizi değişmez kural zannetmeye başlarız.
Oysa yanlışın eskiliği onu doğru, doğrunun yeniliği de onu yanlış yapmaz.
İbn Haldun’a atfedilen güzel bir söz vardır:
“İnsan alışkanlıklarının çocuğudur.”
Gerçekten de insan gördüğüne alışır, alıştığını normalleştirir, normalleştirdiğini zamanla doğru kabul eder. Fakat insan yalnız alışkanlıklarının esiri değildir. İmam Gazâlî’nin ahlak anlayışında da insanın huylarının eğitim, tekrar ve iradeyle değişebileceği vurgulanır.
Demek ki alışkanlık kader değildir.
Yanlış öğrenilmişse doğrusu öğrenilebilir.
Yanlış yerleşmişse doğrusu yerleştirilebilir.
Yanlış yaygınlaşmışsa doğru da yaygınlaştırılabilir.
Gelenek başka, hakikat başka
Elbette toplumların töreleri, gelenekleri, teamülleri vardır. Büyüğe hürmet etmek, küçüğe merhamet göstermek, misafire ikramda bulunmak, konuşurken ve otururken edebi gözetmek toplum hayatının güzellikleridir.
Ahlaka, adalete ve insan onuruna aykırı olmayan gelenekler korunmalıdır.
Fakat her alışkanlığı gelenek, her geleneği de değişmez bir hakikat kabul edemeyiz.
Kalem şöyle tutulacakmış.
Masa mutlaka şöyle olacakmış.
Koltuk şöyle olacakmış.
Öndekiler şöyle, arkadakiler böyle oturacakmış.
Protokole başka, vatandaşa başka ikram yapılacakmış…
Niçin?
Bazen bu soruyu sormamız gerekiyor.
Çünkü birçok yanlışın arkasında güçlü bir gerekçe değil, yalnızca şu cümle vardır:
“Bugüne kadar böyle yapıldı.”
İşte bazen birisinin çıkıp “Kral çıplak!” demesi gerekir.
Biz niçin toplanıyoruz?
Yıllar önce Antalya’da bir otelde yaklaşık beş yüz kişinin katıldığı bir vakıf toplantısındaydım.
Toplantının amacı gönüllülüğü, topluma hizmeti, halka ulaşmayı konuşmaktı.
Fakat salona baktığımda dikkatimi bir şey çekti.
Ön taraftaki sandalyeler farklı, arka taraftakiler farklıydı. Protokolde oturanlara su ve çeşitli ikramlar yapılıyor, arka sıralarda oturan insanlara aynı ikram yapılmıyordu.
Belki yıllardır yapılan sıradan bir protokol uygulamasıydı.
Ama kendi kendime sordum:
Biz niçin buradayız?
İnsanlara ulaşmak, toplumdaki mesafeleri azaltmak, kardeşliği ve gönüllülüğü geliştirmek için bir araya gelmişsek daha kendi toplantımızda niçin insanlar arasında görünür duvarlar örüyoruz?
O toplantıda Bilal Erdoğan’a yazılı bir soru yönelttim. Özü şuydu:
“Biz vakıflar olarak halka ulaşmak, toplumun içinde olmak için çalışıyoruz. Fakat kendi toplantımızda bile siyasi ve bürokratik protokol anlayışını devam ettiriyorsak burada bir çelişki yok mu?”
O da bu eleştiriyi haklı buldu.
Mesele elbette bir sandalye veya bir bardak su değildi.
Mesele zihniyetti.
Düzen başka, imtiyaz başka
Elbette devletin de kurumların da toplantıların da bir düzeni olacaktır. Protokolün güvenlik, temsil ve organizasyon bakımından gerekli tarafları vardır.
Ben kuralsızlığı savunmuyorum.
Ama düzen başka, imtiyaz başka şeydir.
Edep başka, gösteriş başka şeydir.
Makamın itibarı başka, makam sahibini halktan uzaklaştırmak başka şeydir.
Bir insanın makamı yükseldikçe sandalyesinin, masasının ve etrafındaki duvarların büyümesi gerekmiyor.
Tam tersine, makam büyüdükçe sorumluluk büyümelidir.
İnsanla arasındaki mesafe değil.
Bugünün dünyası artık yapay sosyal mesafeleri ve gereksiz sınıfsal ayrımları eskisi kadar kabul etmiyor. İnsanlar yöneticisini, siyasetçisini, âlimini, iş insanını kendi arasında görmek istiyor.
Çünkü toplumsal uçurum yalnız gelir farkıyla oluşmaz.
Bazen bir sandalye oluşturur.
Bazen bir masa.
Bazen bir kapı.
Bazen bir protokol sırası.
Bazen de bir bardak su…
İnsanlar söze doydu
Bugünün insanının en büyük ihtiyaçlarından biri de sözüyle özü bir insan görebilmektir.
İnsanlar güzel sözlere doydu.
Adaleti anlatan çok, adaletli davranan az.
Tevazuyu anlatan çok, mütevazı yaşayan az.
Kardeşliği anlatan çok, kardeşini kendisiyle eşit gören az.
Halka hizmetten bahseden çok, halkın arasına karışan az.
Artık insanlık yalnız ne söylediğimize bakmıyor.
Nasıl yaşadığımıza bakıyor.
Çünkü en etkili nasihat, yaşanan nasihattir.
Söylediğimiz söz hayatımızda görünmüyorsa bir müddet sonra sözün de tesiri kalmıyor.
Doğruyu yaygınlaştırmak
Öyleyse bize düşen yalnız yanlışları eleştirmek değildir.
Doğruyu yaygınlaştırmaktır.
Doğru sözü…
Doğru davranışı…
Doğru yaşantıyı…
Doğru yönetim anlayışını…
Doğru prosedürü…
Bugün bir kişinin yaptığı doğru davranış garipsenebilir.
“Böyle şey mi olur?” denilebilir.
Fakat ikinci kişi yaptığında dikkat çeker, yüz kişi yaptığında örnek olur, bin kişi yaptığında kültüre dönüşür.
Dünün yanlışı nasıl bugünün alışkanlığı olmuşsa, bugünün doğrusu da yarının güzel geleneği olabilir.
Yeter ki birileri başlamaya cesaret etsin.
Her gördüğümüzü taklit etmek zorunda değiliz.
Her öğrendiğimizi sürdürmek zorunda değiliz.
Her teamülü kutsamak zorunda değiliz.
Yanlışsa değiştirebiliriz.
Eksikse tamamlayabiliriz.
İnsanı küçültüyorsa kaldırabiliriz.
Daha adilini, daha ahlaklısını, daha insanca olanını yapabiliriz.
Çünkü insan alışkanlıklarının çocuğu olsa da iradesinin de sahibidir.
Ve unutmayalım:
Böyle gelmiş olabilir; ama böyle gitmek zorunda değildir.
Mehmet Akpınar
25 Ağustos 2026