DUR YOLCU

Bu sabah Hazreti Peygamber’in şu ikazıyla uyandım:

“Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

Aslında bu hadis, yalnızca ferdî bir sorumluluğu değil, bir toplumun nasıl ayakta kalacağını da anlatıyor.

Çünkü kötülüğe engel olmazsanız, iyilik hâkim olmaz. Kötülüğün karşısında susarsanız, bir müddet sonra kötülük normalleşir. Kötülüğün normalleştiği yerde ise adalet, güven ve toplumsal huzur zayıflar.

Kur’an-ı Kerim’in;

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız…”
(Âl-i İmrân, 110)

buyurmasının hikmeti de burada olsa gerek.

İyiliği istemek yetmez

Allah Teâlâ başka bir ayette şöyle buyuruyor:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”
(Âl-i İmrân, 104)

Buradaki “bulunsun” ifadesi önemlidir.

Bu yalnızca bir temenni değildir. Bir sorumluluk yüklemektedir.

Demek ki iyi insan olmak yetmiyor; iyiliğin çoğalması için gayret etmek, kötülüğün yayılmasına da imkân ölçüsünde engel olmak gerekiyor.

Bu sorumluluk herkese gücü ve konumu nispetindedir.

Anne-baba ailesinde, öğretmen okulunda, esnaf dükkânında, yönetici sorumluluk alanında, devlet ise bütün toplumda üzerine düşeni yapmak zorundadır.

Elbette herkes gördüğü yanlışa kendi eliyle müdahale edemez. İnsanların birbirleriyle kavga etmesi, kendi hukukunu kendisinin uygulaması da doğru değildir. Kamu düzenini sağlayacak, suçun karşılığını verecek ve gerektiğinde yaptırım uygulayacak güç hukuk içerisinde devlete aittir.

Devletin vazifesi yalnız yol yapmak, bina yapmak değildir. Adaleti ayakta tutmak, mazlumu korumak ve kötülüğün rahatça dolaşamayacağı bir hukuk düzeni kurmaktır.

Kanun kötülük karşısında kararlı olursa iyi insan cesaret bulur; kötü niyetli insan ise çekinir.

Nasihat neden unutuldu?

Peygamber Efendimiz Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarını anlatırken selamı, davete icabeti, hasta ziyaretini, cenazeye iştiraki, aksırana dua etmeyi ve nasihati hatırlatır.

Bugün belki de en fazla kaybettiğimiz değerlerden biri budur:

Nasihatleşmek.

Nasihat; insanı aşağılamak, kusurunu yüzüne vurmak, onu küçük düşürmek değildir.

Nasihat, kardeşinin elinden tutmaktır.

Yanlış yaptığında “Dur, bu sana yakışmaz.” diyebilmektir.

Doğru yaptığında da “Devam et, yanındayım.” diyebilmektir.

Gerçek dost, insanın her yaptığına “doğru” diyen değildir. Gerçek dost, yanlışında seni uyaran, doğrunun yanında ise sana omuz verendir.

Peygamber Efendimizin iyi arkadaşla kötü arkadaşı güzel koku satan kimseyle körükçüye benzetmesi ne kadar anlamlıdır.

Güzel kokunun yanında bulunan onun kokusundan nasibini alır. Körükçünün yanında duran ise ateşinden veya dumanından etkilenir.

Atalarımızın söylediği gibi:

Üzüm üzüme baka baka kararır.

İnsan beraber olduğu insanlardan etkilenir. Peygamberimizin “Kişi dostunun dini üzeredir; öyleyse kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.” ikazı da bunun içindir.

Bizi aldatan bizden değildir

Hazreti Peygamber bir gün pazarda bir yiyecek yığınına elini daldırıyor. Alt tarafının ıslak olduğunu görünce satıcıya bunun sebebini soruyor.

Satıcı yağmurdan ıslandığını söyleyince Peygamberimiz ona, insanların görmesi için ıslak kısmı üste koyması gerektiğini bildiriyor ve o büyük ölçüyü ortaya koyuyor:

“Bizi aldatan bizden değildir.”

İşte toplumsal ahlak budur.

Pazarcı terazide hile yapıyorsa “Bana ne?” diyemeyiz.

Bir insan başkasının hakkını yiyorsa “Beni ilgilendirmez.” diyemeyiz.

Kamu malına zarar veriliyorsa seyredemeyiz.

Bir hayvana eziyet ediliyorsa, doğa tahrip ediliyorsa, bir mazlumun hakkı çiğneniyorsa herkes gücü, yetkisi ve imkânı ölçüsünde tavır almak zorundadır.

Çünkü kötülük çoğu zaman güçlü olduğu için değil, iyiler sustuğu için büyür.

Kur’an’ın anlattığı ibret

Kur’an-ı Kerim’de Cumartesi yasağını çiğneyen topluluğun kıssası anlatılır.

Allah’ın açık emrine karşı birtakım hilelere başvurdular. Yasakla karşı karşıya olduklarını bildikleri hâlde onu dolanmanın yollarını aradılar.

Fakat Kur’an yalnız kötülüğü yapanlardan bahsetmez.

Onları uyaranlar da vardır.

Bir de uyaranlara:

“Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir topluluğa niçin öğüt veriyorsunuz?” diyenler vardır.

Uyaranların cevabı çok anlamlıdır:

“Rabbinize karşı bir mazeretimiz olsun ve belki onlar sakınırlar diye.”

Sonunda Kur’an bize çok önemli bir ölçü verir:

Kötülükten sakındıranlar kurtarılır.

(A‘râf, 163-166)

Demek ki mesele sadece kötülük yapmamak değildir.

Kötülüğün normalleşmesine razı olmamak da bir kulluk sorumluluğudur.

“Bana dokunmayan yılan…” diyemeyiz

Toplumları çürüten en tehlikeli anlayışlardan biri şudur:

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

Hayır.

Bugün başkasına dokunan kötülük, yarın bize dokunabilir.

Bugün komşumuzun hakkı yenilirken susarsak, yarın bizim hakkımız yenildiğinde konuşacak insan bulamayabiliriz.

Bugün mazluma yapılan zulme göz yumarsak, yarın zulüm kapımıza geldiğinde adalet isteyecek ahlaki zemini de kaybetmiş oluruz.

Bu sebeple zulme uğrayanı suçlamak değil, zulme engel olabilecek gücü bulunduğu hâlde susanın sorumluluğunu hatırlatmak gerekir.

Çünkü herkes gücü kadar sorumludur.

Devlet devlet kadar…

Yönetici yönetici kadar…

Âlim ilmi kadar…

Zengin imkânı kadar…

Esnaf dükkânı kadar…

Anne-baba ailesi kadar…

Ve insan, insanlığı kadar…

Birbirimize “dur” diyebilmeliyiz

Bazen en büyük iyilik, sevdiğimiz bir insana “dur” diyebilmektir.

Yanlış yapıyorsun.

Haksızlık ediyorsun.

Kul hakkına giriyorsun.

Bu yolun sonu iyi değil.

Diyebilmeliyiz.

Fakat bunu öfkeyle değil, merhametle; hakaretle değil, hikmetle; düşmanlık için değil, kardeşimizi kaybetmemek için yapmalıyız.

Aynı şekilde iyilik yapanın da yanında durmalıyız.

İyiyi yalnız bırakırsak kötüler cesaretlenir.

Doğruyu söyleyeni yalnız bırakırsak yalan çoğalır.

Adalet isteyenin yanında durmazsak zulüm kurumsallaşır.

Öyleyse yeniden nasihatleşmeye ihtiyacımız var.

Yeniden birbirimizin iyiliğine omuz vermeye…

Yanlışımız karşısında birbirimize “dur” diyebilmeye…

Ve devletin de hukukuyla, adaletiyle, kararlılığıyla kötülüğün karşısında durmasına…

Çünkü iyi bir toplum, hiç kötülük yapılmayan toplum değildir. Kötülüğün karşılıksız kalmadığı, iyiliğin ise yalnız bırakılmadığı toplumdur.

Bize düşen kötülüğe kötülükle karşılık vermek değil; hakkı, hukuku ve adaleti ayakta tutmaktır.

Gücümüz yetiyorsa elimizle…

Yetmiyorsa dilimizle…

Ona da gücümüz yetmiyorsa kalbimizle kötülüğe razı olmayacağız.

Ama hiçbir zaman kötülüğü normal kabul etmeyeceğiz.

Çünkü kötülüğe alışmak, kötülüğün kendisi kadar tehlikelidir.

Mehmet Akpınar
24 Ağustos 2026