BİLMİYORSANIZ SORUN
İnsanların kıymetini bilin.
Yanında rahatsız olmadığınız, konuşurken kendinizi kasmadığınız, sohbetinden huzur duyduğunuz, ayrıldığınızda zihninize yeni bir düşünce eklenmiş insanların kıymetini bilin.
Çünkü bazı insanlar sofranıza bir şey koymaz ama aklınıza bir şey koyar.
Bazıları cebinizi değil, ufkunuzu zenginleştirir.
Bazen bir insanın söylediği tek bir cümle, yıllarca sürecek bir yanlışın önüne geçer. Bazen bir tecrübe, sizi yıllarca dolaşacağınız yanlış bir yoldan geri çevirir.
Fikir böyledir.
Tecrübe böyledir.
İlim ve hikmet böyledir.
Ne yazık ki günümüzde bunların kıymetini giderek daha az bilir hâle geldik.
Bilmiyorsanız sorunuz
Kur’an-ı Kerim çok açık bir ölçü koyuyor:
“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”
(Nahl, 43; Enbiyâ, 7)
Ne kadar büyük bir ölçü…
Allah insana her şeyi bilmesini emretmiyor. Bilmediğinde bilene sormasını öğretiyor.
Demek ki bilmemek kusur değildir.
Asıl kusur, bilmediği hâlde biliyormuş gibi davranmaktır.
Atalarımız da boşuna söylememiş:
“Danışan dağ aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış.”
Fakat bugün garip bir hastalığımız var.
İnsanlar danışmıyor.
Danışsa bile çoğu zaman öğrenmek için değil, kendi düşündüğünü tasdik ettirmek için danışıyor.
Bir fikir söylüyorsunuz:
“Onu zaten düşünmüştük.”
Bir yanlışını gösteriyorsunuz:
“Biz onu biliyoruz.”
Bir tecrübenizi aktarıyorsunuz:
“Onu biz de biliyoruz.”
Madem her şeyi biliyoruz, neden aynı yanlışları tekrar tekrar yapıyoruz?
Hikmet müminin yitiğidir
Peygamber Efendimize nispet edilen çok güzel bir söz vardır:
“Hikmet müminin yitiğidir; onu nerede bulursa almaya en layık olan odur.”
Bir insan değerli bir eşyasını kaybetse nasıl arar?
Sokak sokak arar. Sorup soruşturur. Bulduğunda sevinir. Bir daha kaybetmemek için üzerine titrer.
Mümin de hikmeti böyle aramalıdır.
Kim söyledi diye değil, ne söyledi diye bakmalıdır.
Bazen hikmet bir âlimin sözünde çıkar karşınıza. Bazen bir öğretmende, bir ustada, bir çiftçide, bir işçide, yaşlı bir insanın hayat tecrübesinde…
Hakikat nereden gelirse gelsin, insanın onu alabilecek gönül genişliğine sahip olması gerekir.
Fakat günümüz insanı başka şeylerin peşinde.
Define arıyor.
Altın arıyor.
Para arıyor.
Servet arıyor.
Makam arıyor.
Şöhret arıyor.
Ama hikmet aramıyor.
İşin daha acı tarafı, bunları ararken çoğu zaman huzurunu ve mutluluğunu da kaybediyor.
İnsan toprağın altında define ararken, yanı başındaki insanın zihninde ve gönlünde yıllarca birikmiş hazinenin farkına varmıyor.
Oysa bazen bir insanın otuz yıllık tecrübesinden süzülen bir cümle, bir sandık altından daha kıymetlidir.
Biz altının kıymetini biliyoruz da sözün kıymetini bilmiyoruz. Define arıyoruz da hikmet aramıyoruz.
İlimin boşluğunu cehalet doldurur
İlimin ve âlimin kıymetinin bilinmediği toplumlarda yalnızca bilgi kaybolmaz.
Ölçü de kaybolur.
Ölçü kaybolduğu zaman insanlar hakikatin değil şahısların peşinden gitmeye başlar.
İlim sahibinin sözü ağır gelir; fakat slogan kolay gelir.
Düşünmek zor gelir; fakat körü körüne itaat kolay gelir.
Araştırmak zahmetlidir; fakat birisinin peşine takılmak zahmetsizdir.
İşte tehlike burada başlar.
İlimden uzaklaşan insan boşlukta kalmaz. Hakikatin peşinden gitmezse hevâsının peşinden gider. Hikmeti rehber edinmezse kendisine başka rehberler bulur.
Kur’an-ı Kerim insanın hevâsını ilahlaştırabileceğine dikkat çeker:
“Hevâsını ilâh edineni gördün mü?”
(Furkân, 43)
İnsan yalnızca taştan yapılmış putlara tapmaz.
Bazen parasını putlaştırır.
Bazen makamını.
Bazen nefsini.
Bazen mensubu olduğu grubu.
Bazen de bir insanı öylesine büyütür ki onun söylediği her şeyi doğru, yaptığı her şeyi hikmet kabul etmeye başlar.
İşte şahısçılık burada doğar.
İnsan Allah’a ait olması gereken mutlak itaati, sevgiyi ve teslimiyeti kula yöneltmeye başladığında ölçüyü kaybeder.
Oysa gerçek âlim insanları kendisine kul olmaya çağırmaz.
Allah’a kulluğa çağırır.
Gerçek bilge kendisini büyütmez; hakikati büyütür.
Gerçek mürşit insanları şahsına bağlamaz; doğruya yönlendirir.
Gerçek lider de kendisine kayıtsız şartsız itaat eden insanlar yetiştirmek yerine, düşünen, soran, üreten ve gerektiğinde kendisine itiraz edebilen insanlar yetiştirir.
Cahilin peşinden gitmek
İlim itibarsızlaştırıldığında cahilin sesi yükselir.
Âlim sustuğunda meydanı slogan atanlar doldurur.
Hikmet terk edildiğinde taassup başlar.
Fikir ortadan kalktığında şahıslar kutsallaştırılır.
Çünkü insan inanmak, bağlanmak ve güvenmek ister.
Fakat bu ihtiyacını doğru yerde karşılamazsa yanlış yerlerde karşılamaya çalışır.
İmanındaki, düşüncesindeki ve hayatındaki boşluğu bazen bir şahsa aşırı bağlanarak doldurmaya çalışır.
Böylece artık:
“Bu söz doğru mu?”
diye sormaz.
“Bunu kim söyledi?”
diye sorar.
Eğer kendi lideri söylediyse doğrudur.
Kendi grubundan geldiyse doğrudur.
Kendi mahallesinden geldiyse doğrudur.
İşte burada hakikat şahsa göre ölçülmeye başlanır.
Hâlbuki doğru bunun tam tersidir:
Şahısları hakikatle ölçmek gerekir; hakikati şahıslarla değil.
İlim bunun için önemlidir.
Hikmet bunun için önemlidir.
Kur’an bunun için düşünmeye, akletmeye, araştırmaya ve sormaya çağırır.
İlim ömür boyu süren bir yolculuktur
“Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” sözü kültürümüzde asırlardır ilme verilen önemi anlatan güzel bir düstur olarak yaşamıştır.
Çünkü insanın öğrenmesi diploma aldığı gün bitmez.
Makam sahibi olduğunda hiç bitmez.
Hatta insanın makamı ve sorumluluğu büyüdükçe öğrenme ihtiyacı da büyür.
İlim öğrenmenin Müslüman üzerine bir sorumluluk olduğunu bildiren hadisler de bu anlayışı besler.
İnsan hayat boyunca öğrenir.
Okuyarak öğrenir.
Sorarak öğrenir.
Dinleyerek öğrenir.
Yaşayarak öğrenir.
Bazen de yaptığı yanlışlardan öğrenir.
Yeter ki öğrenmeye açık olsun.
Çünkü insanın önündeki en büyük engellerden biri bilgisizliği değil, bildiğini zannetmesidir.
Âlimler peygamberlerin vârisleridir
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor:
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”
Peygamberler insanlığa mal ve servetten önce ilim, hikmet, ahlak ve istikamet bıraktılar.
Bu sebeple âlime, öğretmene, bilim insanına, mütefekkire ve tecrübe sahibine gösterilen hürmet yalnızca bir şahsa gösterilen hürmet değildir.
İlme ve hikmete gösterilen hürmettir.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre de…”
(Nisâ, 59)
İslam medeniyeti bunun için ilim ile idareyi birbirinden koparmamıştır.
Ulema ile ümera; yani ilim sahipleriyle yönetim sorumluluğunu taşıyanlar toplum hayatının iki önemli unsuru olmuştur.
Yöneticinin yetkisi vardır ama her şeyi bilmesi mümkün değildir.
Âlimin, uzmanın ve tecrübe sahibinin bilgisi vardır; onun sorumluluğu da bildiği hakikati söylemektir.
Biri diğerini yok saydığı zaman denge bozulur.
Danışman mı, emir eri mi?
Bugün birçok kurumda danışman var.
Fakat kaç yöneticinin yanında kendisine rahatlıkla:
“Burada yanlış düşünüyorsunuz.”
diyebilecek insan var?
Mesele budur.
Yöneticinin söylediği her sözü alkışlayan, her kararına “Çok doğru efendim” diyen, yalnızca verilen talimatı yerine getiren insanın kartvizitinde danışman yazabilir.
Fakat yaptığı iş danışmanlık değildir.
Olsa olsa emir erliğidir, posta erliğidir.
İyi danışman, yöneticinin duymak istediğini değil, duyması gerekeni söyleyen insandır.
İyi yönetici de kendisini sürekli alkışlayanları değil, gerektiğinde kendisine itiraz edebilecek insanları yanında tutar.
Çünkü akıllı yönetici alkışını değil, aklını çoğaltır.
İstişare, yöneticinin karşısındaki insana yaptığı bir lütuf değildir.
İstişare, insanın kendi aklının sınırlı olduğunu kabul etme olgunluğudur.
Hazır lokma insanı
Modern çağın başka bir hastalığı daha var:
Hazırcılık.
Yemeği hazır istiyoruz.
Bilgiyi hazır istiyoruz.
Fikri hazır istiyoruz.
Başarıyı hazır istiyoruz.
Okumadan bilmek, düşünmeden konuşmak, emek vermeden kazanmak istiyoruz.
Tüketim kültürü yalnızca soframızı değiştirmedi; zihnimizi ve gönlümüzü de değiştirdi.
Görüntü sözün önüne geçti.
Gösteriş hikmetin önüne geçti.
Takipçi sayısı fikrin önüne geçti.
Makam tecrübenin önüne geçti.
Para insanın önüne geçti.
Doyurucu bilgi ağır geliyor.
Uzun uzun dinlemek ağır geliyor.
Araştırmak ağır geliyor.
Bir âlimin, bir bilgenin, bir ustanın önünde oturup dinlemek ağır geliyor.
Çünkü ilim sabır ister.
Tecrübe zaman ister.
Hikmet ise hem dinlemeyi hem düşünmeyi gerektirir.
İnsanların kıymetini bilin
Onun için tekrar söylüyorum:
İnsanların kıymetini bilin.
Size yalnızca yemek ısmarlayanı değil, fikir vereni de hatırlayın.
Size yalnızca işinizi göreni değil, yanlışınızı söyleyeni de sevin.
Yanınıza geldiğinde sizi öven insan kadar, giderken zihninizde bir soru bırakan insanın da kıymetini bilin.
Bir insanın yıllarca edindiği tecrübeyi size birkaç cümlede aktarması büyük bir nimettir.
O birkaç cümlenin arkasında belki otuz yıl vardır.
Belki yüzlerce hata, onlarca acı tecrübe ve binlerce saatlik emek vardır.
Onu küçümsemeyin.
Bir toplumun zenginliği yalnızca fabrikalarının, yollarının ve binalarının çokluğuyla ölçülmez.
O toplumun yetişmiş insanına verdiği değerle de ölçülür.
Bina yeniden yapılır.
Para yeniden kazanılır.
Makine yeniden alınır.
Ama elli yıllık tecrübe elli yılda yetişir.
Ve unutmayalım:
İlimin boş bıraktığı yeri cehalet, hikmetin boş bıraktığı yeri taassup, hakikatin boş bıraktığı yeri şahıslar doldurur.
Bunun için “Ben biliyorum” demeden önce dinleyelim.
Karar vermeden önce soralım.
İnsanları körü körüne takip etmek yerine hakikati arayalım.
Ve çevremizde bize değer katan insanların kıymetini onları kaybettikten sonra değil, yanımızdayken bilelim.
Çünkü iyi yönetici her şeyi bilen insan değildir.
Kime danışacağını bilen, doğru sözü kimden gelirse gelsin dinleyen ve hakikati gördüğünde ona teslim olabilen insandır.
Mehmet Akpınar
23 Ağustos 2026