İNSANIN GERÇEK YÜZÜ

İnsan, başkalarında gördüğü kusurları kolayca mahkûm ederken aynı kusurları kendisinde mazur görebilen bir varlıktır.

Machiavelli, insan tabiatını değerlendirirken insanların nankör, değişken, ikiyüzlü, tehlikeden kaçan ve çıkarlarına düşkün olduklarını söyler. Ona göre insan, iyiliğini karakterine, kötülüğünü ise içinde bulunduğu şartlara bağlar. Sadakatsizliğini mecburiyetle, korkaklığını tedbirle, çıkarcılığını haklı gerekçelerle açıklamaya çalışır.

Başkalarında mahkûm ettiği davranışları kendisinde mazur görür.

Bu tespitler, nefsine yenik düşen insanın çelişkilerini ortaya koymaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de de insanın nankörlüğüne, zulme ve haksızlığa yatkınlığına dikkat çekilir. Ancak insan yalnızca zaaflarından ibaret değildir. Aşağıların aşağısına düşebileceği gibi iman, ahlak ve salih amelle yücelebilecek bir yaratılışa da sahiptir.

Bu iki yöneliş arasındaki farkı belirleyen, insanın nefsine karşı ortaya koyduğu irade ve karakteridir.

İNSAN ÖNCE KENDİNİ SORGULAMALIDIR

Başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır. Asıl mesele, insanın kendi kusurlarıyla yüzleşebilmesidir.

Bir başkasının yalanını eleştirirken kendi yalanını, başkasının haksızlığını mahkûm ederken kendi haksızlığını da sorgulayabilmelidir.

Çünkü adalet, insanın kendisine uygulamadığı ölçüyü başkalarına uygulaması değildir.

Tasavvuf geleneğinde sıkça zikredilen bir söz vardır:

“Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu.”

Yani, kendini bilen Rabbini bilir.

Kendi acizliğini, eksikliğini ve sorumluluklarını fark eden insan, Rabbine karşı kulluk şuurunu da derinleştirir.

Kendini tanımayan insan başkalarını yargılamakla, kendini bilen insan ise nefsini terbiye etmekle meşgul olur.

İHSAN ŞUURUYLA YAŞAMAK

İnsanı kötülüklerden alıkoyan en güçlü manevi dayanaklardan biri, Allah’ın kendisini her an gördüğünün bilincinde olmasıdır.

Peygamber Efendimiz, Cibril hadisinde ihsanı şöyle tarif eder:

“Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”

İhsan şuuru, yalnızca ibadet anıyla sınırlı değildir. Ticarette, aile hayatında, insan ilişkilerinde, emanet ve kul hakkı karşısında aynı hassasiyeti gösterebilmektir.

İnsanlardan gizlenebilen davranışların Allah’tan gizlenemeyeceğini bilmektir.

Bu bilinçle yaşayan insan, kimsenin görmediği yerde de harama uzanmaz; güç sahibi olduğunda zulmetmez, çıkarıyla doğruluk karşı karşıya geldiğinde adaletten ayrılmaz.

Çünkü onun ölçüsü insanların takdiri değil, Allah’ın rızasıdır.

MAĞARADAKİ ÜÇ İNSANIN İMTİHANI

Peygamber Efendimizin anlattığı mağara hadisi, ihsan şuurunun hayata nasıl yansıdığını gösteren ibretli bir örnektir.

Üç kişi bir mağaraya sığınır. Dağdan yuvarlanan büyük bir kaya mağaranın girişini kapatır. Çaresiz kalınca her biri Allah rızası için yaptığı samimi bir ameli vesile ederek dua eder.

Birincisi, anne ve babasına süt götürdüğünde onları uyurken bulduğunu, çocukları süt beklediği hâlde anne babasına öncelik vererek sabaha kadar başlarında beklediğini anlatır.

İkincisi, harama düşmek üzereyken Allah korkusuyla vazgeçtiğini dile getirir.

Üçüncüsü ise ücretini almadan ayrılan işçisinin hakkını değerlendirip çoğalan malın tamamını yıllar sonra kendisine teslim ettiğini söyler.

Her duanın ardından kaya biraz daha açılır ve sonunda mağaradan kurtulurlar.

Bu üç insanın ortak özelliği, kimsenin zorlamadığı yerde doğru olanı tercih etmeleridir.

Biri anne babasına hürmette, diğeri nefsine hâkim olmakta, üçüncüsü kul hakkını korumakta samimiyetini göstermiştir.

İşte karakter, insanın sözlerinden çok, imkân elindeyken yaptığı tercihlerde kendisini belli eder.

AZİM, MÜCADELE VE TEVEKKÜL

İyi bir karakter yalnızca kötülüklerden uzak durmakla tamamlanmaz. İnsan aynı zamanda çalışkan, girişken, kararlı ve mücadeleci olmalıdır.

Hayatta birçok insan imkânsızlıktan çok kararsızlığından, tembelliğinden ve başladığı işi takip etmemesinden dolayı kaybeder. Buna karşılık sınırlı imkânlarla yola çıkan nice insan, samimiyeti ve azmi sayesinde önemli başarılara ulaşır.

Çünkü başarı, yalnızca istemenin değil, gayret göstermenin de neticesidir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39)

Bir başka ayette ise:

“Bir işe azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmrân, 159)

Bu iki ayet, insanın sorumluluğuyla tevekkül arasındaki dengeyi ortaya koymaktadır.

Niyet etmek, karar vermek, sebeplere sarılmak, sabırla mücadele etmek ve neticeyi Allah’a bırakmak…

Sünnetullahın gereği budur.

Tevekkül, çalışmadan beklemek değil; üzerine düşeni yaptıktan sonra Allah’a güvenmektir.

İnsan gayret etmekle yükümlüdür. Netice ise Allah’ın takdirindedir.

İNSANI YÜCELTEN KARAKTERİDİR

İnsanın gerçek değeri, sahip olduğu makamla, servetle veya imkânlarla ölçülemez.

Asıl ölçü; çıkar karşısında adaleti, korku karşısında cesareti, nefsinin arzuları karşısında ahlakı tercih edebilmesidir.

Başkalarının kusurlarını araştırmadan önce kendi nefsini sorgulayan, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalan, gücünü zulme değil adalete, imkânlarını yalnızca menfaatine değil hayra yönelten insan gerçek karakter sahibidir.

İmanını hayatına yansıtan, sorumluluklarını yerine getiren, azimle çalışan ve sonucunu Allah’a bırakan insan hem ahlakını hem de iradesini ortaya koymuş olur.

Çünkü insanın gerçek yüzü, çıkarıyla vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkar.

Ve insanı yücelten, ne söylediğinden çok nasıl yaşadığı; neye sahip olduğundan çok sahip olduğu imkânlarla ne yaptığıdır.

Mehmet Akpınar
27 Ekim 2026