ŞEHRİN SAHİPLERİ
“Filler tepişirken çimenler ezilir.”
Eskilerin söylediği bu söz, aslında insanlık tarihinin değişmeyen gerçeklerinden birini anlatır. Güçlülerin mücadelesinde çoğu zaman zayıflar zarar görür. Servet sahiplerinin, makam ve nüfuz sahiplerinin çekişmelerinde bedeli çoğu zaman sıradan insanlar öder.
Kur’an-ı Kerim, toplumların içerisinde servetleriyle, makamlarıyla ve sahip oldukları imkânlarla şımaran bir zümreden söz eder: Mütrefîn.
Mütrefîn, yalnızca zengin insanlar değildir. Sahip oldukları nimetleri kendilerine üstünlük vesilesi sayan, başkalarını küçümseyen, toplum üzerinde ayrıcalık kurmaya çalışan kimselerdir.
İsrâ Suresi’nin 16. ayetinde, bir toplumun helâke sürüklenmesinde şımarık ve azgın zümrelerin oynadığı role dikkat çekilir.
Sebe Suresi’nin 34. ayetinde ise şöyle buyrulur:
“Biz hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, ‘Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz.’ demişlerdir.”
Demek ki mesele zenginlik değildir. Mesele, zenginliğin insanı nereye götürdüğüdür.
Nitekim Kur’an, Karun’u servetiyle böbürlendiği için, Firavun’u ise sahip olduğu iktidarla insanları sınıflara ayırıp bir kısmını ezdiği için bize ibret olarak anlatır.
Bir Su Meselesi
Yıllar önce, şehrimizin yayla bölgelerinden birinde, yaklaşık beş yüz konutun bulunduğu bir yerleşim alanına içme suyu getirilmesi amacıyla düzenlenen toplantıya katılmıştım.
Toplantıda ekonomik imkânları oldukça iyi olan bir hemşehrimiz söz aldı.
“Ben buraya su gelmesini istemiyorum. Benim param var. Suyumu tankerlerle getiririm.” dedi.
Ardından sözlerine devam etti:
“Kırsaldan gelen insanlar zenginleştiler, şehre yerleştiler. Şehirde de yaşayacak hâl kalmadı. Biz de buralara çekildik. Şimdi buraya su gelirse herkes gelir. Ben bunu istemiyorum.”
Hatta toplantıya katılanlar arasında kırsal kökenli insanların bulunup bulunmadığını da sorguladı.
Bu sözler karşısında hayli üzülmüştüm.
Çünkü mesele yalnızca su değildi. Mesele, insanın kendisini diğer insanlardan üstün görmesiydi.
Bir insanın servet sahibi olması, başkasının suya kavuşmasını istememesine gerekçe olabilir miydi?
Kendisinin tankerlerle su taşıyabilecek imkâna sahip olması, aynı imkâna sahip olmayan insanların susuz kalmasını istemesini haklı çıkarabilir miydi?
İşte insanın sahip olduğu nimetleri bir üstünlük aracına dönüştürmesi, Kur’an’ın dikkat çektiği mütrefîn anlayışının tezahürlerinden biridir.
Bir Kuyu, İki Ayrı Anlayış
Bu olay bana İslam tarihindeki meşhur Rûme Kuyusu hadisesini hatırlatır.
Medine’de Müslümanların tatlı suya ihtiyaç duyduğu dönemlerde, Rûme adı verilen bir kuyu vardı. Rivayetlerde kuyunun sahibinin suyu ücret karşılığında verdiği anlatılır.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), bu kuyuyu satın alarak Müslümanların istifadesine sunacak kimseyi büyük bir mükâfatla müjdelemişti.
Hazreti Osman (r.a.) bu çağrıya karşılık verdi. Kuyuyu satın alarak insanların kullanımına sundu.
Bir tarafta suyu ticari bir imkân olarak elinde bulunduran anlayış, diğer tarafta servetini insanların hizmetine sunan Hazreti Osman…
Burada asıl dikkat edilmesi gereken, insanların hangi dine veya topluluğa mensup oldukları değil, sahip oldukları imkânları nasıl kullandıklarıdır.
Kur’an’ın eleştirdiği bazı davranışlar, belirli bir kavme veya döneme mahsus değildir. Aynı yanlış anlayış, farklı zamanlarda ve farklı toplumlarda yeniden ortaya çıkabilir.
Bir insan Müslüman olduğunu söyleyebilir, ibadetlerini yerine getirebilir. Fakat başkalarını küçümsüyor, nimetleri paylaşmak istemiyor, kendisini diğer insanlardan üstün görüyorsa Kur’an’ın eleştirdiği davranışlardan uzaklaşmış sayılmaz.
Çünkü imanın güzelliği yalnızca sözde değil, insanın başkalarına karşı davranışlarında da görülmelidir.
Şehirler Kimsenin Mülkü Değildir
Yıllar önce şehrimizin geleceğiyle ilgili yapılan bir değerlendirme toplantısında, tecrübeli bir büyüğümüzün söylediği sözleri hiç unutmadım.
Şehrimizin yönetiminde öteden beri belirli ailelerin, köklü çevrelerin ve ekonomik gücü bulunan insanların etkili olduğunu anlatmıştı.
Hatta farklı dünya görüşlerine sahip olsalar bile bazı çevrelerin şehrin geleceği söz konusu olduğunda ortak hareket edebildiklerini ifade etmişti.
Bu değerlendirme üzerinde uzun uzun düşünmüştüm.
Elbette köklü ailelere mensup olmak bir kusur değildir. Servet sahibi olmak da değildir. Bir şehrin gelişmesine katkı sağlayan, istihdam oluşturan, insanlara ekmek kapısı açan bütün hemşehrilerimiz takdiri hak eder.
Ancak hiçbir insanın doğduğu aile, taşıdığı soyadı veya sahip olduğu servet, ona diğer insanlardan daha fazla hak tanımaz.
Aynı şekilde kırsaldan gelmek de insana başlı başına bir üstünlük kazandırmaz.
Bizim savunduğumuz köylünün şehirliye, fakirin zengine veya sonradan gelenin eskiden yerleşmiş olana üstünlüğü değildir.
Bizim savunduğumuz adalettir.
Kur’an-ı Kerim, Hucurât Suresi’nin 13. ayetinde şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
İnsanları üstün kılan soyları, servetleri veya makamları değil; ahlakları, erdemleri ve ortaya koydukları güzel davranışlarıdır.
Değişen Şehirler, Değişmesi Gereken Zihniyetler
Şehirler zaman içerisinde büyür, gelişir ve değişir.
Dün kırsalda yaşayan bir ailenin çocuğu bugün önemli bir bilim insanı, başarılı bir iş adamı veya yönetici olabilir.
Dün şehrin merkezinde yaşayan bir ailenin çocuğu da emeğiyle, bilgisiyle ve çalışkanlığıyla toplumuna büyük hizmetler sunabilir.
Önemli olan insanın nereden geldiği değil, bulunduğu yere ne kattığıdır.
Çünkü bir şehri şehir yapan yalnızca binaları, yolları ve meydanları değildir. O şehri; edebiyatçısıyla, yazarıyla, sanatçısıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla, iş insanlarıyla, yöneticileriyle, esnafıyla, işçisiyle, çiftçisiyle ve bütün halkıyla birlikte yaşayan insanlar şehir yapar. Alevi’siyle, Sünni’siyle, farklı düşünce ve hayat tarzlarına sahip insanlarıyla, şehrin merkezinde yetişenleriyle, dağların ve köylerin çocuklarıyla bir şehir anlam kazanır. Şehir, bütün bu insanların ortak emeği, ortak hafızası ve ortak geleceğidir.
Çünkü asıl mesele bir zümrenin yerine başka bir zümreyi yerleştirmek değildir.
Asıl mesele, hiçbir zümrenin kendisini toplumun üzerinde görmediği bir anlayışı hâkim kılmaktır.
Filler Tepişirken…
İşte burada yeniden atasözümüze dönelim:
“Filler tepişirken çimenler ezilir.”
Güç sahipleri kendi aralarında mücadele ederken, toplumun geniş kesimlerinin zarar görmesine izin verilmemelidir.
Siyasi çekişmelerin, ekonomik rekabetlerin, sosyal ayrışmaların ve kişisel hesaplaşmaların bedelini millet ödememelidir.
Bir şehirde yaşayan herkesin o şehir üzerinde hakkı vardır.
O şehrin suyunda, yolunda, parkında, hizmetinde ve geleceğinde herkesin hakkı vardır.
Şehirler belirli ailelerin, grupların veya çevrelerin özel mülkü değildir.
Şehirler, üzerinde yaşayan insanların ortak emanetidir.
Hazreti Osman’ın satın aldığı kuyuyu insanların hizmetine sunması, bize bugün de önemli bir hakikati hatırlatmaktadır:
Servetin en güzel hâli paylaşmak, makamın en güzel hâli hizmet etmek, gücün en güzel hâli ise adaleti ayakta tutmaktır.
Unutmayalım ki Allah’ın verdiği nimetler, başkalarını küçümsemek için değil, insanlara faydalı olmak için kullanılmalıdır.
Çünkü şehirler, güçlülerin birbirine üstünlük kurduğu değil, insanların birbirine omuz verdiği zaman güzelleşir.
Mehmet Akpınar
28 Ekim 2026