KUR’AN GENÇLEŞİYOR, İNSANLIK YAKLAŞIYOR
“Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor.”
Bu söz, çağımızı anlamak için üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir hakikati ifade ediyor…
İnsanlık ilerliyor…
Bilim ilerliyor, teknoloji ilerliyor, bilgi çoğalıyor, iletişim hızlanıyor. İnsan, kâinatın derinliklerine indikçe yeni şeyler keşfediyor; maddeyi, insanı, toplumu, ekonomiyi ve tabiatı daha yakından tanıyor…
Fakat garip olan şu:
İnsanlık ilerledikçe Kur’an eskimiyor; aksine bazı ayetlerin hikmeti daha görünür hâle geliyor.
Çünkü Kur’an bir fizik, kimya veya astronomi kitabı değildir. Onun asıl meselesi insandır. İnsanın Rabbiyle, insanla, toplumla, mal ile, güç ile ve tabiatla ilişkisine ölçü koyar…
Ve insanlık binlerce yıllık tecrübenin ardından dönüp dolaşıp yine bu temel meselelere geliyor…
İNSANLIK NEYİ ARIYOR?
Bugün gelişmiş ülkelere gidiyorsunuz…
Metroda kitap okuyan insan görüyorsunuz. Parkta kitap okuyor. Trende kitap okuyor. Kütüphaneler doluyor. Üniversiteler araştırıyor. Bilim insanları gece gündüz çalışıyor…
Sonra hukuk sistemlerine bakıyorsunuz…
Kanun önünde eşitlik arayışı…
Yöneticinin hukukla sınırlandırılması…
Kamu malının korunması…
Liyakat…
Şeffaflık…
Sosyal devlet…
Yoksulun korunması…
Çalışanın hakkının verilmesi…
Kadının, çocuğun, yaşlının, engellinin hukukunun gözetilmesi…
Bunların uygulamasında elbette ciddi kusurlar, çifte standartlar ve tarihî tezatlar vardır. Batı’yı kusursuz bir medeniyet olarak göstermek doğru değildir.
Fakat şu soruyu sormak gerekir:
İnsanlığın yüzyıllarca bedel ödeyerek ulaştığı bu ilkelerin birçoğu bize neyi hatırlatıyor?
Kur’an’ın asırlar önce söylediği şu emir hâlâ karşımızda duruyor:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder…”
Nahl, 16/90
Bir başka ayette:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
Mâide, 5/8
Düşmanına karşı bile adalet…
İşte medeniyet budur.
BİZİM MESELEMİZ BAŞKA
Burada acı bir muhasebe yapmak zorundayız…
Kur’an bizim elimizde olabilir; fakat Kur’an’ın istediği ahlak bizde olmayabilir.
Bir toplumun camilerinin çokluğu tek başına adaletinin çokluğunu göstermez…
Bir insanın dilinden ayetin düşmemesi, onun kul hakkından sakındığını göstermez…
Bir yöneticinin dindar görünmesi, onun adil olduğunu garanti etmez…
Çünkü Allah’ın nizamını yalnız cezalar, şekiller ve birtakım hükümler üzerinden anlamak büyük bir eksikliktir.
Allah’ın nizamının merkezinde adalet vardır, emanet vardır, ehliyet vardır, merhamet vardır, kul hakkı vardır, doğruluk vardır, ölçü vardır.
Kur’an:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” der.
Nisâ, 4/58
Ne muazzam bir devlet ve toplum prensibi…
Emaneti ehline ver…
Ve hükmederken kim olduğuna bakmadan adaletle hükmet…
İnsanlık bugün buna “liyakat”, “hukukun üstünlüğü”, “eşit vatandaşlık”, “kurumsal yönetim” gibi isimler veriyor.
İsimler değişiyor…
Hakikat değişmiyor.
BİLİM VAHYİN RAKİBİ DEĞİLDİR
Bence Müslümanın bilimden korkması için hiçbir sebep yoktur…
Hakiki bilim, hakikatin düşmanı olamaz.
Araştır…
Oku…
Sorgula…
Mukayese et…
Kâinatı incele…
İnsanı incele…
Toplumların neden yükselip neden çöktüğünü araştır…
Çünkü Kur’an zaten insana defalarca:
“Akletmez misiniz?”
“Düşünmez misiniz?”
“İbret almaz mısınız?”
diye soruyor.
Kur’an’ın ilk emri bile:
“Oku!”
İşte burada “zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor” sözü ayrı bir anlam kazanıyor…
İnsanlık öğrendikçe bazı Kur’anî ölçülerin hikmetini daha iyi anlayabilir.
Ekonomiyi araştırıyor; aşırı borçlanmanın ve servet yoğunlaşmasının toplumu nasıl sarstığını görüyor…
Psikolojiyi araştırıyor; insanın yalnız haz ve tüketimle huzur bulamadığını görüyor…
Sosyolojiyi araştırıyor; ailenin, güvenin ve dayanışmanın önemini görüyor…
Çevre bilimini araştırıyor; israfın ve sınırsız tüketimin dünyayı nasıl tahrip ettiğini görüyor…
Yönetim bilimini araştırıyor; adaletin, ehliyetin, hesap verebilirliğin olmadığı devletlerin çürüdüğünü görüyor…
Sonra Kur’an’ı açıyorsunuz:
Adalet…
Emanet…
Ehliyet…
Ölçü…
İsraf etmeme…
Kul hakkı…
Yoksulu gözetme…
Yetimi koruma…
Akrabaya iyilik…
Ticarette dürüstlük…
İlim…
Tefekkür…
İnsanlık on dört asır sonra başka kelimeler kullanarak aynı büyük meselelerin etrafında dolaşıyor.
BELKİ DE İNSANLIK YAKLAŞIYOR
Benim üzerinde düşündüğüm mesele tam da budur…
Belki insanlık hakikatten uzaklaşmıyor…
Belki çok uzun bir yoldan dolaşarak ona yaklaşıyor.
Bilim ilerledikçe…
Bilgi yaygınlaştıkça…
İnsanlar daha fazla okudukça…
Toplumlar birbirlerinin tecrübelerini gördükçe…
Zulüm ile adaletin, cehalet ile bilginin, liyakat ile kayırmacılığın sonuçları daha açık biçimde karşılaştırıldıkça insanlığın ortak tecrübesi büyüyor…
Ve belki bir gün insanlık şu büyük soruyu soracak:
“Bizim binlerce yıl deneyerek, savaşarak, acı çekerek ve araştırarak ulaştığımız bu hakikatler bize daha önce söylenmiş olabilir mi?”
Kur’an’ın şu ayeti insanı ürpertiyor:
“Onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun hak olduğu kendilerine iyice belli olsun.”
Fussilet, 41/53
Ufuklar genişliyor…
Teleskoplar daha uzağı görüyor…
Mikroskoplar daha derine iniyor…
Bilgisayarlar milyarlarca bilgiyi işliyor…
İnsan ömrü boyunca okuyamayacağı bilgiye saniyeler içerisinde ulaşabiliyor…
Fakat bütün bu ilerlemenin sonunda insanın önünde hâlâ aynı kadim soru duruyor:
Nasıl yaşamalıyız?
Bilim bize nasıl yapacağımızı öğretebilir…
Fakat niçin yapmamız gerektiği sorusu başka bir kapıyı açar.
Teknoloji gücümüzü artırabilir…
Fakat o gücü adalet için mi zulüm için mi kullanacağımızı tek başına belirleyemez.
İşte vahyin sözü burada başlar.
ASIL FETİH
Belki geleceğin büyük fethi toprakların fethi olmayacaktır…
Akılların, vicdanların ve gönüllerin hakikatle buluşması olacaktır.
Bir ülkenin diğerini yenmesi değil…
İnsanın cehaleti yenmesi…
Zulmün karşısında adaletin yükselmesi…
Kibrin karşısında tevazunun…
İsrafın karşısında ölçünün…
Menfaatin karşısında ahlakın…
Kulun kula kulluğunun karşısında tevhidin yükselmesi…
Belki de İslam’ın yeryüzündeki en büyük zaferi, insanların zorla Müslümanlaştırılması değil; insanlığın adalet, merhamet, emanet ve hakikat arayışında vahyin gösterdiği ölçülerin değerini kendi tecrübesiyle fark etmesi olacaktır.
O gün insanlık Kur’an’a yaklaşırken aslında kendi fıtratına yaklaşacaktır…
Çünkü tevhid yalnızca “Allah birdir” demek değildir…
Tevhid, insanın hiçbir gücü mutlaklaştırmaması; paraya, makama, devlete, lidere, ideolojiye ve kendi nefsine kulluk etmemesidir.
İşte gerçek özgürlük de burada başlar…
Zaman ihtiyarlıyor…
Bilim ilerliyor…
İnsanlığın tecrübesi büyüyor…
Fakat Kur’an ihtiyarlamıyor…
Belki de zaman ihtiyarladıkça Kur’an’ın bazı hakikatleri insanlığın gözünde yeniden gençleşiyor…
Ve kim bilir…
Belki insanlık hakikatten kaçtığını zannederken, uzun ve çetin bir yolculuğun ardından farkında olmadan ona doğru yaklaşıyordur…
Mehmet Akpınar
26 Temmuz 2026