KARANLIĞA ALIŞAN IŞIKTAN RAHATSIZ OLUR

“Onlara, ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. İyi bilin ki asıl bozguncular onlardır; fakat farkında değillerdir.”

Bakara, 11-12

İnsan bazen düşmanını karşısında arar…

Oysa en tehlikeli düşman, karşında duran değil; yanında görünendir…

Kur’an-ı Kerim’in münafık üzerinde bu kadar çok durmasının hikmeti de burada aranmalıdır. Çünkü açık düşmanın tavrı bellidir. Nerede durduğunu bilirsin. Tedbirini ona göre alırsın.

Münafığın ise yüzü başka, gönlü başkadır…

Sözü başka, hesabı başkadır…

Yanında başka konuşur, arkanda başka…

Üstelik bütün bunları yaparken kendisini kötü biri olarak da görmez.

Asıl tehlike işte burada başlar…

Münafığın ilk aldattığı insan, çoğu zaman kendisidir.

“Ben kötü değilim” der…

“Ben fitne çıkarmıyorum” der…

“Ben yalnızca doğruları söylüyorum” der…

Hatta daha ileri gider:

“Biz ıslah edicileriz.”

Kur’an’ın asırlar öncesinden haber verdiği insan tipi tam da budur…

Bozar ama yaptığının adı ona göre düzeltmektir…

Karalar ama buna eleştiri der…

Haset eder ama adına haklı tepki koyar…

İnsanların arasını açar ama kendisini hakikatin temsilcisi zanneder…

Kuyu kazar, sonra kuyunun başında masumiyet nutku atar…

İşte nifakın en korkunç tarafı budur:

İnsan kötülük yaparken vicdanı sızlıyorsa hâlâ bir ümit vardır. Fakat kötülüğünü iyilik zannetmeye başlamışsa kalbin terazisi bozulmuş demektir.

Bu yüzden insanın en büyük vazifelerinden biri başkalarını sorgulamadan önce kendisini sorgulamaktır.

“Acaba ben yanılıyor olabilir miyim?”

“Acaba öfkem adaletimin önüne mi geçti?”

“Acaba hasedimi hakikat diye mi pazarlıyorum?”

Bu soruları kendisine soramayan insan tehlikeli bir eşiğe gelmiştir.

Çünkü nefis, insanın bütün kusurlarına güzel isimler bulmakta mahirdir…

KARANLIĞA ALIŞAN, AYDINLIĞI SUÇLAR

Mağarada uzun süre yaşayan insanın gözünü güneş rahatsız eder…

Mesele güneşin kötü olması değildir.

Mesele gözlerin karanlığa alışmış olmasıdır…

İnsan ruhunda da böyledir.

Kinle yaşayan sevgiden rahatsız olur…

Hasetle yaşayan başarıdan rahatsız olur…

Fitneyle beslenen birlikten rahatsız olur…

Kendisini büyütmek isteyen, başkasının büyümesine tahammül edemez…

Bu yüzden bazı insanlar nerede güzel bir iş görse kusur arar. Nerede sevilen bir insan görse karalamaya çalışır. Nerede insanlar arasında birlik oluşsa araya şüphe sokar.

Çünkü karanlık, ışığı yenemeyeceğini anlayınca onu kirletmeye çalışır.

Kur’an başka bir yerde münafıkları şöyle tarif eder:

“Sizi gözetleyip dururlar…”
Nisâ, 141

Yani beklerler…

İşlerin iyi giderken susarlar.

Fakat sende bir gedik açılsın, bir sıkıntı meydana gelsin, ayağın bir taşa takılsın…

İşte o zaman ortaya çıkarlar.

Çünkü bazı insanlar sizin yanlışınızı düzeltmek için değil, düşüşünüzü seyretmek için beklerler…

BİLİYORUZ; AMA UĞRAŞMIYORUZ

Ben hayatım boyunca bir şeyi öğrendim:

Her kötülükle mücadele etmek zorunda değilsiniz.

Bazen kötülüğün istediği tam da budur.

Sizi kendi bataklığına çekmek…

Sizi sürekli cevap vermeye mecbur bırakmak…

Enerjinizi tüketmek…

Yolunuzdan alıkoymak…

Her taş atana dönüp bakarsanız menzile varamazsınız.

Bu sebeple benim tercihim bellidir:

Görürüm…

Bilirim…

Not ederim…

Tedbirimi alırım…

Ve yoluma devam ederim.

Susmak bilmemek değildir…

Cevap vermemek görememek değildir…

Mücadeleye girmemek korkmak hiç değildir…

Bazen insanın verebileceği en ağır cevap, muhatabının oyununa hiç girmemesidir.

Çünkü fitnenin gıdası ilgidir.

Dedikodunun gıdası taşımaktır.

Provokasyonun gıdası karşılık vermektir.

Bazen siz cevap vermedikçe kurulan oyun, sahibinin elinde kalır…

KÖSTEBEK DEĞİL, İKİ ÇIKIŞLI YUVA

“Münafık” kelimesinin kökünde de son derece ibretli bir mana vardır.

Arapçada nâfikā, bazı hayvanların yuvalarında oluşturduğu gizli ikinci çıkış için kullanılan bir kelimedir. Bir taraftan sıkıştırıldığında öbür taraftan çıkar…

Nifak kelimesindeki mana da buraya bağlanmıştır.

Bir yüzünü size gösterir, diğer yüzünü başkasına…

Bir kapıdan dost görünerek girer, öbür kapıdan başka bir kimlikle çıkar…

Onun için münafığın izini takip etmek zordur; fakat izini saklaması, izinin bilinmediği anlamına gelmez.

Devekuşunun başını kuma gömmesi misali…

Kendisi görmüyor diye görülmediğini zanneder.

Oysa insanlar zaman içerisinde kimin ne olduğunu öğrenirler.

Söz unutulur…

Maskeler eskir…

Roller yorulur…

Karakter ise eninde sonunda kendisini ele verir.

Benim söylemek istediğim de bundan ibarettir:

Biliyoruz…

Kimin nerede durduğunu da…

Kimin hangi sözü neden söylediğini de…

Hangi karalamanın hangi hesaptan doğduğunu da…

Hangi fitnenin arkasında hangi niyetin bulunduğunu da çoğu zaman biliyoruz…

Fakat bilmek başka şeydir, onunla ömür tüketmek başka…

Bizim işimiz karanlığın peşinden koşmak değil, ışığı çoğaltmaktır.

Çünkü bu mücadele yeni değildir…

Habil ile Kabil’den beri iyilikle kötülük, hasetle kardeşlik, hakikatle yalan yan yana yürümektedir.

Ve kıyamete kadar da yürüyecektir…

Bize düşen, kötünün varlığına şaşırmak değil; kötülüğün bizi de kötüleştirmesine izin vermemektir.

Çünkü insan münafığı ararken kendi kalbini unutursa, en büyük imtihanı orada kaybedebilir.

Bu sebeple son sözümüz başkasına değil, önce kendimizedir:

Başkalarının karanlığını konuşmadan önce kendi kandilimizin fitilini kontrol edelim…

Ama kimse de sessizliğimizi saflık zannetmesin…

Görüyoruz…

Biliyoruz…

Tedbirimizi alıyoruz…

Ve yolumuza devam ediyoruz…

Çünkü karanlıkla kavga ederek değil, ışığı çoğaltarak sabah olunur…

Mehmet Akpınar
27 Temmuz 2026