BİR ŞEHRİN AHLAKI OLMALI…

“Sen, beraberindeki tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”

Hûd Suresi, 112

Şehirler yalnızca binalardan, yollardan, köprülerden ve meydanlardan ibaret değildir…

Şehirlerin de bir ruhu vardır…

Bir hafızası…

Bir vicdanı…

Ve her şeyden önemlisi, bir ahlakı vardır…

Bir şehrin gerçek büyüklüğü, binalarının yüksekliğiyle değil; adaletinin yüksekliğiyle ölçülür…

Caddelerinin genişliğiyle değil, insanlarının vicdanının genişliğiyle…

Meydanlarının ihtişamıyla değil, haksızlık karşısında ortaya koyduğu duruşla…

Çünkü şehirleri imar etmek kadar, şehirlerin ahlakını ve vicdanını ayakta tutmak da bir vazifedir…

İşte bu noktada Kur’an-ı Kerim’in o ağır emri karşımıza çıkar:

“Sen, beraberindeki tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”

Rivayetlerde Peygamber Efendimizin (s.a.v.), “Hûd Suresi ve benzerleri beni ihtiyarlattı” buyurduğu nakledilir…

Çünkü istikamet ağırdır…

Mesele yalnızca insanın kendisinin doğru olması değildir…

Mesele, beraber yürüdüklerinin de istikamet üzere kalmasına gayret göstermektir…

Kendi evini kurtarıp mahallenin yangınına seyirci kalamazsın…

Kendi terazini doğru tutup çarşıdaki bütün teraziler bozulurken “Bana ne!” diyemezsin…

Kendine dokunmayan zulmü görmezden gelip, sıra sana geldiğinde adalet diye haykıramazsın…

İslam’ın insana yüklediği sorumluluk, yalnızca kendi nefsini kurtarma sorumluluğu değildir…

İslam, insanı hayatın kenarında oturan bir seyirci olmaktan çıkarır; iyiliğin, adaletin ve hakkın mücadelesine çağırır…

Nitekim Rabbimiz buyuruyor:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”
Âl-i İmrân Suresi, 104

Bu ayet bize yalnızca bireysel bir ahlak öğretmez…

Aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk ahlakı öğretir…

Çünkü kötülük, zamanında karşısında bir irade bulamazsa büyür…

Haksızlık kanıksanırsa düzene dönüşür…

İftira cevapsız kalırsa cesaret kazanır…

Şantaj karşılık bulursa meslek hâline gelir…

Yalan alkışlanırsa hakikatin sesi kısılır…

Ve nihayet bir toplum, kötülük yapanlardan daha çok, kötülüğe alışanların sessizliğiyle çürümeye başlar…

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor:

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

Demek ki Müslüman kötülüğe alışamaz…

Zulmü normalleştiremez…

Haksızlığı hayatın değişmez bir gerçeği kabul edemez…

Ama burada çok önemli bir ölçü vardır:

Kötülükle mücadele ederken kötülüğe düşmemek…

Zalimle mücadele ederken zalimleşmemek…

İftiraya iftirayla cevap vermemek…

Haksızlığı başka bir haksızlıkla ortadan kaldırmaya kalkmamak…

Çünkü bizim medeniyetimizde amaç intikam değil, adalettir…

Kur’an-ı Kerim’in ölçüsü nettir:

“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur…”
Hûd Suresi, 113

Dikkat edelim…

Emir yalnızca “Zulmetmeyin” değildir…

“Zulmedenlere meyletmeyin” ikazıdır…

Çünkü bazen zulmün büyümesi için zalim olmak gerekmez…

Zulme göz kırpmak yeter…

Bazen kötülüğün yayılması için kötülük yapmak gerekmez…

Menfaatimize geldiği için susmak yeter…

Bazen bir iftirayı yazmak kadar, rakibimize atıldığı için o iftiradan memnun olmak da vicdanımızı yaralar…

İşte burada devlet adamlığı ahlakı başlar…

Devlet adamı, adaleti şahıslara göre dağıtamaz…

Dostuna başka, rakibine başka hukuk uygulayamaz…

Kendisine yapılan haksızlığı zulüm, rakibine yapılan haksızlığı fırsat olarak göremez…

Çünkü makamların büyüklüğü, oturulan koltuğun yüksekliğiyle değil; o koltukta taşınan adalet duygusuyla ölçülür…

Devlet adamlığı güç sahibi olmak değildir…

Gücün varken adil kalabilmektir…

Devlet adamlığı herkes seni alkışlarken konuşmak değildir…

Menfaatine aykırı olsa bile hakkı savunabilmektir…

Devlet adamlığı kendi itibarını korumak kadar, haksızlığa uğrayan başkasının hukukunu da koruyabilmektir…

Mehmet Âkif’in o sarsıcı haykırışı, işte bu şahsiyetin ifadesidir:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem…”

Âkif’in dünyasında şahsiyet, rüzgâra göre yön değiştirmemektir…

Güçlünün karşısında eğilip zayıfın karşısında kabarmamaktır…

Kendi mahallesinin yanlışına susup karşı mahallenin yanlışında aslan kesilmemektir…

Hak kimden gelirse gelsin hakkın yanında…

Zulüm kimden gelirse gelsin zulmün karşısında durabilmektir…

Necip Fazıl’ın fikir dünyasında ise bunun adı şahsiyet ve aksiyondur…

İnandığın hakikati yalnızca zihninde taşımak yetmez…

Onun bir duruşa dönüşmesi gerekir…

Doğruyu bilmek yetmez…

Doğrunun adamı olmak gerekir…

İşte şehir ahlakı da burada başlar…

Bir şehirde belediye başkanları…

Milletvekilleri…

Bürokratlar…

Kamu görevlileri…

İş insanları…

Basın mensupları…

Sivil toplum kuruluşları…

Kanaat önderleri…

Ve o şehrin vicdan sahibi insanları…

Şehrin ortak ahlakını koruma konusunda bir sorumluluk taşırlar…

Bu, herkesin aynı düşünmesi demek değildir…

Elbette eleştiri olacaktır…

Fikir ayrılığı olacaktır…

Siyasi rekabet olacaktır…

Tartışma olacaktır…

Hatta sert eleştiriler de olacaktır…

Çünkü fikirlerin çarpışmadığı yerde hakikat de yeterince berraklaşmaz…

Ama eleştiri başka şeydir…

İftira başka…

Muhalefet başka şeydir…

Şantaj başka…

Gazetecilik başka şeydir…

İnsanların itibarını menfaat karşılığında hedef almak başka…

Bir şehir bu ayrımı yapamaz hâle gelirse, önce dili kirlenir…

Sonra siyaseti kirlenir…

Sonra kurumları yıpranır…

En sonunda da insanlar birbirine güvenemez hâle gelir…

İşte şehir ahlakının çöküşü budur…

Bunun için kişisel kusurlarla toplumsal kötülükleri birbirinden ayırmak gerekir…

İslam, insanların mahremiyetini araştırmayı, gizli kusurlarının peşine düşmeyi esas almaz…

Ayıpları örtmek esastır…

Fakat kötülük şahsi sınırları aşmışsa…

Şantaj bir kazanç kapısına dönüşmüşse…

İftira sistematik hâle gelmişse…

Tehdit bir yöntem olmuşsa…

İnsanların şeref ve itibarı menfaat karşılığında pazara çıkarılmışsa…

Birileri başkalarının husumetlerini satın alıp kalemini veya sosyal medya hesabını bir saldırı aracına dönüştürmüşse…

Artık mesele yalnızca kişisel bir ahlak problemi değildir…

Bu, şehir ahlakını ilgilendiren toplumsal bir çürümedir…

İslam medeniyetindeki hisbe anlayışının ruhunda da toplumsal hayatı koruma sorumluluğu vardır…

Çarşıdaki terazinin doğru tartması…

Kamu hakkının korunması…

İnsanların aldatılmaması…

Haksız kazancın önlenmesi…

Toplum düzeninin ve hukukunun muhafaza edilmesi…

Çünkü bozulan yalnızca terazi değildir…

Terazi bozulduğunda adalet duygusu da bozulur…

İşte bunun için bir şehirde kötülüğe karşı ortak bir vicdan bulunmalıdır…

Bugün bir başkasına yapılan haksızlığa susarsak, yarın bize yapılan haksızlıkta konuşacak kimseyi bulamayabiliriz…

Bugün rakibimize atılan iftiraya sevinirsek, yarın aynı iftira bize yöneldiğinde adalet istemeye yüzümüz kalmaz…

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyemeyiz…

Çünkü bugün komşunun bahçesinde beslenen yılan, yarın bizim kapımızdan içeri girebilir…

Bugün rakibimize saldırdığı için sırtını sıvazladığımız kişi, yarın daha büyük bir menfaat karşılığında bizi hedef alabilir…

Çünkü ahlakı olmayanın gerçek bir sadakati de olmaz…

Bugün başkasının itibarını menfaat karşılığında satan, yarın bizim itibarımızı da satar…

Bu sebeple şehirlerin yalnızca imar planlarına değil, bir ahlak planına da ihtiyacı vardır…

Yalnızca yollarını genişletmek yetmez…

Vicdanlarını da genişletmek gerekir…

Yalnızca meydanlarını güzelleştirmek yetmez…

Adalet duygusunu da güzelleştirmek gerekir…

Yalnızca binaları depreme dayanıklı yapmak yetmez…

İnsanları da menfaate, tehdide, şantaja ve haksızlığa karşı dayanıklı hâle getirmek gerekir…

Çünkü şehirleri ayakta tutan sadece beton değildir…

Şehirleri asıl ayakta tutan adalettir…

Devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir…

Kanunları herkese eşit uygulayacak devlet adamlığı ahlakıdır…

Toplumu ayakta tutan yalnızca aynı topraklarda yaşamak değildir…

Birbirimizin hukukunu kendi hukukumuz kadar aziz bilmektir…

Bugün ihtiyacımız olan şey budur…

Bir şehir duruşu…

Şahıslara göre değişmeyen…

Makam karşısında eğilmeyen…

Menfaat karşısında satılmayan…

Dostuna başka, rakibine başka terazi kullanmayan…

Kötülüğe teslim olmayan ama kötülükle mücadele ederken de adaletten ayrılmayan bir duruş…

Unutmayalım…

Kötülük yalnızca kötülerin cesaretinden büyümez…

İyilerin sessizliğinden de beslenir…

Bu yüzden Hûd Suresi’nin o ağır emri, yalnızca geçmişe söylenmiş bir söz değildir…

Bugün de hepimize seslenmektedir:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”

Dosdoğru ol…

Zalimden korkma…

Ama zalime dönüşme…

Kötülüğe boyun eğme…

Ama mücadele ederken adaletten ayrılma…

Kendi hakkını savunduğun kadar başkasının hakkını da savun…

Ve sakın;

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” deme…

Çünkü bir şehirde adalet ya herkes içindir ya da hiç kimse için değildir…

Ve bir şehrin kaderini sadece yapılan yollar, yükselen binalar, açılan fabrikalar belirlemez…

Bir şehrin asıl kaderini; o şehirde yaşayan insanların adalet karşısındaki duruşu belirler…

İşte gerçek şehircilik belki de burada başlar:

Önce insanı imar etmek…

Sonra şehri…

Çünkü insan bozulursa şehir de bozulur…

Vicdan susarsa hukuk yalnız kalır…

İyiler susarsa kötüler cesaret bulur…

Ve adalet kaybolursa, en görkemli şehirler bile ruhunu kaybeder…

Onun için şehirlerimizi yalnızca taşla, betonla, asfaltla değil;

Adaletle…

Ahlakla…

Vicdanla…

Ve dosdoğru bir duruşla inşa etmek zorundayız…

Çünkü bize bırakılan şehir de bir emanettir…

Makam da bir emanettir…

Güç de bir emanettir…

Ve bütün mesele, o emaneti taşıdığımız müddetçe şu ilahî ölçüden ayrılmamaktır:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…”

Mehmet Akpınar
19 Temmuz 2026