ELİN HAVADA KALMAYACAK
Hayatta başarının sırrı bazen çok büyük formüllerde değil, küçük ama sürekli alışkanlıklarda gizlidir…
Erken kalkmak…
Güne erken başlamak…
Bir programa bağlı yaşamak…
Vakti kıymetli bilmek…
Başladığın işi önemsemek…
Ve hepsinden önemlisi, yaptığın işi ciddiye almak…
Ne iş yaparsan yap…
Ticaret yapıyorsan ticaretini, siyaset yapıyorsan vazifeni, evindeysen aileni, bir kurum yönetiyorsan emanetini ciddiye alacaksın…
Çünkü insanın karakteri sadece büyük işlerde değil, küçük işleri yapış biçiminde de ortaya çıkar.
İmam Hatip Lisesi yıllarından bir hocamız vardı: Şaban Gebel…
Disiplinli, kararlı bir hocaydı.
Bir hareket yaparken tereddüt ettiğimizi, başladığımız işi yarım bıraktığımızı gördüğünde hemen ikaz ederdi:
“Elini kaldırdıysan indireceksin! Elin havada kalmayacak!”
Bazen de sözünü anlamamız için boynumuzun köküne şap diye indirirdi…
O zamanlar basit bir öğretmen ikazı gibi gelirdi.
İnsan yaş aldıkça bazı sözlerin manası da büyüyor.
Bugün düşünüyorum da Şaban Hocamız aslında bize yalnızca bir hareketi tamamlamayı değil, hayatta kararlı olmayı öğretiyormuş…
Elini kaldırdıysan indireceksin…
Karar verdiysen arkasında duracaksın…
Başladıysan bitireceksin…
Söz verdiysen yerine getireceksin…
Yola çıktıysan ilk rüzgârda geri dönmeyeceksin…
Çünkü kararsızlık insanın yalnızca zamanını değil, gücünü de tüketir.
Hz. Ömer’i düşünelim…
Cahiliye döneminde de güçlü, cesur, sözü dinlenen ve kararlı bir insandı. İslam’la şereflendikten sonra da aynı kararlılıkla yürüdü; fakat artık istikameti değişmişti.
Bu da bize şunu gösteriyor:
Sağlam bir karakter, yanlış yolda bile kendisini belli eder; hakikatle buluştuğunda ise aynı kararlılık büyük bir kuvvete dönüşür.
Mesele budur…
Rüzgâr nereye eserse oraya savrulmamak…
Fakat kararlılık, düşünmeden hareket etmek de değildir.
Önce düşüneceksin, sonra karar vereceksin; karar verdikten sonra da tevekkülle yürüyeceksin.
Kur’an’ın ölçüsü de budur:
“İş konusunda onlarla istişare et. Kararını verdiğin zaman da Allah’a tevekkül et.”
(Âl-i İmrân, 159)
Ne güzel bir hayat disiplini…
Önce istişare…
Sonra karar…
Ardından kararlılık…
Ve nihayet tevekkül…
Çünkü düşünmeden koşmak gayret değil, çoğu zaman enerji israfıdır.
Atalarımız boşuna söylememiş:
“Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.”
İnsan aklını kullanmazsa ayaklarını yorar…
Bir işi on defa yapmak yerine, önce oturup düşünerek bir defada doğru yapmak gerekir.
Bu yüzden mesele sadece çok çalışmak değildir.
Doğru işe, doğru zamanda, doğru yöntemle çalışmaktır.
İnsan bazen çok çalıştığını zanneder; aslında yalnızca çok yoruluyordur.
Çünkü hareket başka, bereket başka şeydir.
Koşmak başka, yol almak başka şeydir.
İnsanın önce nereye gideceğini bilmesi gerekir.
Kur’an insanı bunun için sürekli düşünmeye çağırır:
“Hiç düşünmez misiniz?”
“Hiç akletmez misiniz?”
“Bunda akıl sahipleri için ibretler vardır.”
Gökyüzüne bak…
Yeryüzüne bak…
Geçmişe bak…
İnsana bak…
Kendine bak…
Ama bakıp geçme; düşün!
Çünkü tefekkür, insanın zihninde yol açar.
Nitekim tefekkürün kıymetini anlatan o hikmetli söz ne güzeldir:
“Bir saatlik tefekkür, bin yıllık ibadetten hayırlıdır.”
İnsan bazen yıllarca yürür ama yanlış istikamette yürür…
Bir anlık tefekkür ise ona nerede olduğunu, nereye gittiğini ve nereye gitmesi gerektiğini gösterebilir.
Belki de insanın en büyük yorgunluğu yolun uzunluğundan değil, istikametin yanlışlığındandır.
Bu yüzden akıl önemlidir.
Tefekkür önemlidir.
Plan önemlidir.
İstişare önemlidir.
Atalarımız:
“Danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış.”
derken boşuna söylememiştir.
Bazen bir bilenle yapılacak on dakikalık istişare, insanı yıllarca sürecek bir yanlıştan kurtarır.
Fakat düşünmenin de bir sonu olmalıdır.
Sürekli düşünen fakat bir türlü karar veremeyen insan da yol alamaz.
Bir yerde düşünce karara, karar da harekete dönüşmelidir.
Düşünmek yolun başıdır; yürümek ise düşüncenin imtihanıdır.
Kur’an’ın üzerinde durduğu hususlardan biri de insanın yürüyüşüdür.
Furkan Suresi’nde Rahman’ın kulları şöyle tarif edilir:
“Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir…”
(Furkan, 63)
İsrâ Suresi’nde ise:
“Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.”
(İsrâ, 37)
buyrulur.
Demek ki yürüyüşün bile bir ahlakı vardır…
Ne kibirle…
Ne ezikçe…
Ne başıboş…
Ne de tereddüt içinde…
Vakarlı, ölçülü ve kararlı…
İnsan hayatta da böyle yürümelidir.
Sabah yatağından kalkarken bile nereye gideceğini bilmeli…
Gününü planlamalı…
İşini önemsemeli…
Vaktini dağıtmamalı…
Her çağıranın peşinden koşmamalı…
Her söze cevap vermemeli…
Her meseleye enerji harcamamalı…
Çünkü yorulmakla çalışmak aynı şey değildir.
Bazen insan bütün gün koşar ama bir arpa boyu yol alamaz.
Bazen de bir saat oturur; düşünür, istişare eder, kararını verir ve tek bir doğru adımla aylarca sürecek gereksiz bir uğraştan kurtulur.
Akıl bunun için vardır…
İstişare bunun için vardır…
Tefekkür bunun için vardır…
Plan bunun için vardır…
Bunların ardından ise irade gelir.
Çünkü düşünmek ama başlamamak da bir başka hastalıktır.
Hayat sadece düşünenlerin değil; düşündükten sonra karar verenlerin, karar verdikten sonra yürüyenlerin ve başladığı işi tamamlayanların omuzlarında yükselir.
Belki bütün meseleyi İmam Hatip Lisesindeki hocamız Şaban Gebel’in o unutamadığım sözü özetliyor:
“Elini kaldırdıysan indireceksin! Elin havada kalmayacak!”
Ama elini kaldırmadan önce düşüneceksin…
Nereye…
Niçin…
Nasıl…
Ve sonucunun ne olacağını…
Sonra kararını vereceksin.
Ve karar verdiğinde, her adımda yeniden tereddüt etmeyeceksin.
Çünkü hayatın ölçüsü ne düşünmeden koşmak ne de düşünmekten yürüyememektir.
Düşün…
İstişare et…
Karar ver…
Tevekkül et…
Ve vakarla yürü…
Yol uzun olabilir…
Engeller çıkabilir…
Rüzgâr tersinden esebilir…
Fakat nereye gittiğini bilen insan için her kararlı adım, menzile biraz daha yaklaşmaktır…
Mehmet Akpınar
26 Temmuz 2026