AKLETMEZ MİSİNİZ?
Bir önceki yazımızda taassubu konuştuk…
Körü körüne bağlılığı…
İnsanın kendi aklını, iradesini ve vicdanını bir başkasına teslim etmesini…
Fakat meselenin bir de öbür tarafı var:
İnsan taassuptan nasıl kurtulacak?
Kur’an’ın buna verdiği cevaplardan biri son derece çarpıcıdır:
Aklederek…
Düşünerek…
Tefekkür ederek…
Sorgulayarak…
Kur’an insana yalnızca “inan” demez…
Defalarca:
“Akletmez misiniz?”
“Düşünmez misiniz?”
“İbret almaz mısınız?”
diye seslenir…
Çünkü insanın aklını iptal ederek kurulan her bağlılık, zamanla insanı insana kul edebilir.
Bakara Suresi’nin 170. ayetinde bunun çok çarpıcı bir örneği vardır.
İnsanlara Allah’ın indirdiğine uymaları söylendiğinde:
“Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız.”
derler.
Kur’an hemen sorar:
Ya ataları akletmemiş ve doğru yolu bulamamışlarsa?
İşte taassubun binlerce yıllık özeti budur:
“Böyle gördük…”
“Böyle söylediler…”
“Büyüklerimiz böyle yaptı…”
“Liderimiz böyle emretti…”
“Bizim cemaat böyle düşünüyor…”
Peki ya yanlışsa?
İşte insanın şahsiyeti bu soruyla başlar.
Tarihte Hasan Sabbah ve ona bağlanan fedailer hakkında anlatılanlar, kör itaatin ne kadar ileri gidebildiğinin en meşhur örneklerinden biridir.
Tarihî rivayetlerin ayrıntıları tartışılabilir; fakat ortada değişmeyen bir hakikat vardır:
Bir insan başka bir insan üzerinde mutlak otorite kurduğunda, akıl susturulduğunda ve itaat kutsallaştırıldığında insan kendi hayatını bile başkasının iradesine teslim edebilir.
Asırlar geçti…
İnsan değişmedi.
İsimler değişti…
Yöntemler değişti…
Kıyafetler değişti…
Ama insanın bir başka insanı kutsallaştırma zaafı değişmedi.
Yakın tarihimizde FETÖ yapılanması bunun acı örneklerinden birini ortaya koydu.
Üstelik bu yapının peşinden gidenlerin hepsi cahil insanlar değildi.
Profesörler vardı…
Öğretmenler vardı…
Hâkimler, savcılar, askerler, bürokratlar, iş insanları, öğrenciler vardı…
Diplomaları vardı.
Meslekleri vardı.
Makamları vardı.
Fakat diploma sahibi olmakla hür bir akla sahip olmak aynı şey değildir.
İnsan dünyanın bütün kitaplarını okuyabilir; fakat iradesini bir kişiye teslim etmişse en temel soruyu soramayabilir:
“Ya yanlışsa?”
15 Temmuz’da milletimizin yaşadığı büyük felaketin arkasında da böyle bir kör itaat mekanizmasının ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gördük.
Aileler dağıldı…
Gençlerin gelecekleri karardı…
İnsanlar hayatlarını kaybetti…
Devletin kurumları ağır yaralar aldı…
Yılların emeği heba oldu…
Bir toplum büyük bedeller ödedi.
Peki bütün bunların başlangıcında ne vardı?
Bir noktadan sonra sorgulanamaz hâle gelen bir otorite…
“O söylüyorsa vardır bir hikmeti” anlayışı…
İşte tehlike tam burada başlıyor.
Tevhidin büyüklüğünü de burada yeniden anlamamız gerekiyor.
Lâ ilâhe illallah…
Bu söz yalnızca dilimizle söylediğimiz bir iman cümlesi değildir.
Aynı zamanda insanın özgürlük ilanıdır.
Allah’tan başka ilah yoktur.
Yani hiçbir insan mutlak değildir…
Hiçbir lider mutlak değildir…
Hiçbir şeyh, hoca, âlim, komutan, başkan veya devlet adamı mutlak değildir…
Hepsi insandır.
Hepsi sorgulanabilir.
Hepsi yanılabilir.
Hepsinin üzerinde Allah’ın hükmü, hak ve adalet vardır.
Tevhid insanı önce kula kulluktan kurtarır.
Sonra paraya kulluktan…
Makama kulluktan…
Şöhrete kulluktan…
Irka kulluktan…
Partiye, cemaate, ideolojiye ve nefse kulluktan kurtarır.
Çünkü Müslüman:
“Lâ ilâhe…”
derken önce bütün sahte mutlaklıkları reddeder;
“İllallah”
derken kulluğunu yalnızca Allah’a tahsis eder.
Bu sebeple tevhid yalnızca bir inanç esası değil, aynı zamanda bir hürriyet ahlakıdır.
Nahl Suresi’nin 36. ayeti bütün peygamberlerin ortak çağrısını çok açık biçimde ortaya koyar:
“Allah’a kulluk edin, şeytan ve dostlarına kulluktan kaçının.”
İşte peygamberlerin mücadelesinin özü…
İnsanı insana kulluktan çıkarıp Allah’a kul yapmak…
Firavun’a kul olmamak…
Nemrut’a kul olmamak…
Servete kul olmamak…
Güce kul olmamak…
Nefse kul olmamak…
İnsanı Allah’ın yerine koymamak…
Çünkü insan Allah’a gerçekten kul olduğunda, başka kulların karşısında hürleşir.
Belki de tevhidin dünyayı değiştiren tarafı budur.
Bir şeyh de ölçü değildir.
Bir hoca da ölçü değildir.
Bir siyasi lider de ölçü değildir.
Ölçü hakikattir.
İnsanların fikirlerinden istifade edilir; fakat insanlar kutsallaştırılmaz.
Çünkü tevhidi anlatırken yeni putlar üretmek, tevhidin ruhuyla çelişir.
Aslında Kur’an’ın yetiştirmek istediği insan tam da budur:
Dinleyen…
Düşünen…
Mukayese eden…
Ve hakikate ulaşınca ona teslim olan insan…
Zümer Suresi’nde övülen insanlar, **“sözü dinleyip onun en güzeline uyanlar”**dır.
Ne kadar muhteşem bir ölçü…
“Sadece bizimkini dinleyin” demiyor.
Dinle…
Düşün…
Ayır…
Ve en güzeline uy…
İşte akıl budur.
İşte şahsiyet budur.
İşte tevhid budur.
Bugün dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım bu şuura ihtiyacımız var.
Türkiye’de de…
Amerika’da da…
Rusya’da da…
Doğu’da da Batı’da da…
Çünkü insanın insana kulluğu yalnızca dinî yapılarda ortaya çıkmaz.
Bazen bir lidere…
Bazen bir ideolojiye…
Bazen ırka…
Bazen devlete…
Bazen sermayeye…
Bazen teknolojiye…
Bazen de insan kendi nefsine kul olur.
İsim değişir fakat hastalık değişmez:
İnsan, Allah’ın yerine başka bir mutlak koyar.
Tevhid buna itirazdır.
Onun için âlime de sorumluluk düşmektedir…
Öğretmene de…
Anneye babaya da…
Siyasetçiye de…
İş insanına da…
Her birimize…
İnsan yetiştirirken itaat eden robotlar değil, ahlak sahibi şahsiyetler yetiştirmek zorundayız.
Soru soran gençlerden korkmamalıyız.
“Neden?” diyen çocuklardan rahatsız olmamalıyız.
Bize itiraz eden insanları düşman görmemeliyiz.
Çünkü sorgulamayı yasakladığımız yerde taassup filizlenir.
Taassubun büyüdüğü yerde şahsiyet küçülür.
Şahsiyetin küçüldüğü yerde birileri çıkar ve insanların iradelerini teslim alır.
Sonra Hasan Sabbahlar değişir…
FETÖ’ler değişir…
İdeolojiler, örgütler, “izm”ler değişir…
Ama aynı insanlık trajedisi tekrar eder.
Çare bellidir:
Akletmek…
Tefekkür etmek…
Sorgulamak…
Ve yalnızca Allah’a kul olmak…
İnsanın önünde sonunda kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben hakikatin mi peşindeyim, yoksa bir insanın mı?
Çünkü Allah’a kulluk insanı küçültmez.
Tam tersine, Allah’tan başkasına kulluktan kurtararak insanı ayağa kaldırır.
Ve belki de taassup üzerine söylediğimiz bütün sözlerin varacağı son cümle budur:
Tevhid, insanın Allah’ın huzurunda kul; insanların karşısında ise hür olmasıdır.
Akletmez misiniz?..
Düşünmez misiniz?..
Mehmet Akpınar
26 Temmuz 2026