YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ VE İNSANIN KENDİYLE İMTİHANI
Kur’an-ı Kerim yalnızca geçmiş kavimlerin hikâyelerini anlatmaz. Aynı zamanda insanın karakterini, zaaflarını ve yanlışlarını gözler önüne serer. Bu sebeple Kur’an’da anlatılan kıssalar, sadece belirli bir döneme veya belirli bir topluluğa ait değildir. Her çağın insanına hitap eder.
Bakara Suresi’nde anlatılan meşhur “inek kıssası” bunun en güzel örneklerinden biridir.
Bir cinayet işlenmiştir. Katilin bulunması için Allah’ın Peygamberi Musa’ya başvurulur. Allah Teâlâ bir inek kesmelerini emreder. Emir açıktır. Fakat emri yerine getirmek yerine peş peşe sorular başlar:
“Dişi mi olsun, erkek mi olsun?”
“Hangi renkte olsun?”
“Kaç yaşında olsun?”
Aslında mesele bilgi edinmek değil, işi zorlaştırmak ve emri tartışmaya açmaktır.
Sonunda Allah’ın emri yerine getirilir. Kesilen ineğin bir parçası ölüye dokundurulur ve Allah’ın izniyle ölü kişi kısa süreliğine dirilerek katilini işaret eder. Hakikat ortaya çıkmıştır.
Fakat ibret olan nokta şudur:
Hakikat ortaya çıktığında herkes ona teslim olmaz.
Bazı insanlar gerçeği gördükleri halde kabul etmek istemezler. Çünkü hakikati kabul etmek, nefislerine ağır gelir.
İşte burada karşımıza bir kavimden çok daha büyük bir mesele çıkar:
Yahudileşme temayülü.
Bu ifade bir ırkı değil, bir karakter bozukluğunu anlatır.
Suçu işlediği halde başkasını suçlamak…
Kendisi saldırdığı halde mağdur rolüne bürünmek…
Gerçek ortaya çıktığında kabul etmek yerine yeni bahaneler üretmek…
Hatasını düzeltmek yerine hakikate savaş açmak…
Bu hastalık yalnızca geçmişte yaşamış insanların değil, her çağda ortaya çıkabilen insanların hastalığıdır.
Bugün de aynı manzarayı görüyoruz.
Haksızlığı yapan kendisi…
Hakaret eden kendisi…
İftirayı atan kendisi…
Fakat en yüksek sesi yine kendisi çıkarıyor.
Bazen öyle bir noktaya geliyor ki, suçlu ile mağdur yer değiştiriyor; zalim kendisini mazlum gibi göstermeye çalışıyor.
Kur’an kıssalarının bize verdiği en büyük derslerden biri budur:
İnsan, nefsine teslim olduğunda hakikati görmek istemez.
Bu mücadele insanlık tarihi boyunca devam etmiştir.
Habil ile Kabil’in mücadelesi…
Musa ile Firavun’un mücadelesi…
İbrahim ile Nemrut’un mücadelesi…
Muhammed Mustafa’nın (sav) karşısındaki Ebu Cehillerin mücadelesi…
Bugün de aynı mücadele farklı isimlerle devam etmektedir.
Hak ile batılın, adalet ile zulmün, doğruluk ile yalanın mücadelesi…
Fakat tarih bize şunu göstermektedir:
Gürültü geçicidir, hakikat kalıcıdır.
Yalan bir süre yol alabilir; fakat sonsuza kadar ayakta kalamaz.
Çünkü hakikat, güneş gibidir. Bulutlar onu bir süre örtebilir; fakat yok edemez.
Bu sebeple müminin görevi, hakikatin yanında durmak; haksızlık karşısında susmamak; nefsinin değil vicdanının sesini dinlemektir.
Hakikat bazen yalnız kalır, fakat sonunda kazanan yine hakikat olur.
Mehmet Akpınar
21 Haziran 2026