VEHİN VE İYİLİKTEN VAZGEÇMEMEK
Bazen insan durup düşünüyor…
Acaba neden sürekli verenlerin kıymeti daha az biliniyor?
Neden fedakârlık yapanlar daha fazla eleştiriliyor?
Neden bir insan yüz defa iyilik yaptığı halde, bir defa yapamadığında suçlu ilan ediliyor?
Üstelik hayatı boyunca hiçbir faydası dokunmayan insanlar aynı tepkiyi görmüyor…
Bu sadece bugünün meselesi değildir…
Bu, insanlık tarihi kadar eski bir meseledir.
Çünkü Kur’an insana dair çok çarpıcı tespitlerde bulunur.
Bir ayette:
“İnsan gerçekten çok zalim ve çok cahildir.”
buyurulur.
Başka bir ayette:
“İnsan gerçekten çok nankördür.”
buyurulur.
Demek ki insanın içinde hem nankörlüğe hem de zulme meyil vardır.
Bu yüzden yapılan iyilikleri unutabilir…
Kendisine uzanan eli sıradan görebilir…
Fedakârlığı görev zannedebilir…
Hatta kendisine hizmet edenleri yıpratabilir.
Bizim Maraş’ta bir söz vardır:
“Fakirin iyisi çabuk yıkılır.”
Yani yumuşak huylu, fedakâr, merhametli insanın sırtına yük bindirilir de bindirilir…
Çünkü bazı insanlar merhameti anlamak yerine onu kullanmaya çalışır.
Fakat burada asıl üzerinde durmamız gereken konu toplumun neden bu hale geldiğidir.
Peygamber Efendimiz asırlar önce bunun cevabını vermiştir.
Buyuruyor ki:
“Yakında milletler yemek yiyenlerin sofraya üşüştüğü gibi sizin üzerinize üşüşecekler.”
Sahabiler soruyor:
“Sayımız az olduğu için mi ya Resulallah?”
Peygamberimiz:
“Hayır. Bilakis çok olacaksınız. Fakat selin önündeki çer çöp gibi olacaksınız.”
buyuruyor.
Sonra sebebini açıklıyor:
“Allah sizin kalplerinize vehin verecektir.”
“Vehin nedir ya Resulallah?” diye sorulduğunda ise şu cevabı veriyor:
“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu.”
Ne kadar manidardır…
Önce dünya sevgisi…
Sonra ölüm korkusu…
Çünkü dünyaya aşırı bağlanan insan onu kaybetmek istemez.
Malını kaybetmek istemez.
Makamını kaybetmek istemez.
Konforunu kaybetmek istemez.
Menfaatini kaybetmek istemez.
Kaybetmek istemeyen insan da zamanla hakkı söylemekten çekinmeye başlar.
Bedel ödemekten korkar.
Doğrunun yanında durmak yerine güçlü görünenin yanında durur.
İşte şahsiyet kaybı böyle başlar.
Toplumların çöküşü de çoğu zaman buradan başlar.
Hakikatin değil gücün peşinden gitmek…
Doğrunun değil menfaatin yanında saf tutmak…
Kur’an’ın nankörlük dediği, Peygamberimizin vehin dediği hastalık biraz da budur.
Fakat bütün bunlara rağmen müminin vazifesi değişmez.
Yunus’un kıssası bunun için vardır.
İnsanlardan bıkıp gitmenin çözüm olmadığını öğretmek için vardır.
Ömer’in hayatı bunun için vardır.
Sorumluluktan kaçmamanın ne demek olduğunu göstermek için vardır.
Rivayet edilir ki gecenin karanlığında bir çadırın önünden geçerken aç çocukların ağladığını gördü.
Tencerenin altında ateş yanıyor ama içinde yiyecek yoktu.
Anne çocukları oyalamaya çalışıyordu.
Kadın farkında olmadan:
“Ömer bizi unuttu.”
diyordu.
Ömer o gece devlet başkanıydı…
Ama sırtına un çuvalını yükleyip o eve taşıyan da oydu.
İşte bu yüzden kendi kendine:
“Vay Ömer’in haline…”
diyordu.
Çünkü idarecilik makamı rahat etme makamı değildir.
İdarecilik yük alma makamıdır.
Bir yetimin gözyaşını dert edinmektir.
Bir garibin duasını kazanmaktır.
Şehrin en ücra köşesindeki insanın derdini kendi derdi bilmektir.
Edebali’nin nasihati bugün de kulağımızda çınlıyor:
“Kızanlar olacak, sen sabredeceksin…
Kıranlar olacak, sen gönül yapacaksın…
Suçlayanlar olacak, sen adaletten ayrılmayacaksın…”
Çünkü mesele insanların kıymet bilip bilmemesi değildir.
Mesele bizim vazifemizi yapıp yapmamamızdır.
Evet…
Bazen nankörlük göreceğiz…
Bazen haksız eleştirileceğiz…
Bazen yaptıklarımız unutulacak…
Ama iyilikten vazgeçmeyeceğiz.
Çünkü toplumun kusurları bizim mazeretimiz olamaz.
İnsanların nankörlüğü iyilikten vazgeçmenin bahanesi olamaz.
Bize düşen alkış toplamak değil…
Bize düşen doğru bildiğimiz yolda yürümektir.
Ve günün sonunda insanlara değil, Allah’a hesap vereceğimizi unutmamaktır…
18 Haziran 2026
Mehmet Akpınar