TAVİZ TAVİZİ GETİRİR

Bir filmde şöyle bir söz duydum:

“Bir fareye kurabiye verirsen yanında süt de ister.”

Sözün özü şu: Bazen verilen ilk taviz, arkasından yeni talepleri getirir. Bizde de “Sarı öküzü verirsen ardından kara öküzü de isterler” denir. Elbette her uzlaşma taviz değildir. İnsanlar konuşur, anlaşır, ortak bir yol bulur. Fakat insan, hangi konuda geri adım attığını ve bu adımın nereye varacağını iyi düşünmelidir.

Bir de “Köprüden geçene kadar ayıya dayı diyelim” sözü vardır. Ben buna katılmıyorum. Yıllardır köprüden geçmek için ayıya dayı diyenler oldu; ayılar dayı oldu ama biz hâlâ köprüden geçemedik. Çünkü insan, geçici bir kolaylık uğruna her defasında geri adım atarsa sonunda kendi istikametini de kaybedebilir.

İslam fıkhında ruhsat ve azimet kavramları vardır. Ruhsat, zorluk ve zaruret hâlinde dinin tanıdığı kolaylıktır. Azimet ise insanın gücü yettiğince asıl hükme ve doğru bildiği çizgiye bağlı kalmasıdır. Ruhsatı küçümsemek, dinin tanıdığı kolaylığı hor görmek olur. Azimeti seçenleri anmak da ruhsatı kullananları kınamak anlamına gelmez. Her insanın gücü, şartı ve karşılaştığı imtihan farklıdır.

Yasir ailesinin yaşadıkları, bu iki hâli birlikte düşünmemizi sağlar. Hz. Sümeyye, Allah’a imanından dönmedi ve İslam’ın ilk şehidi oldu. Eşi Hz. Yasir de ağır işkenceler altında hayatını kaybetti. Oğulları Hz. Ammar ise işkencenin dayanılmaz hâle geldiği bir sırada müşriklerin istediklerini söylemek zorunda kaldı. Fakat kalbi imanla doluydu; söylediklerine gönülden inanmamıştı. Resûlullah’ın, aynı işkence yeniden edilirse yine bu ruhsata başvurabileceğini ona bildirdiği aktarılır. Kur’an da zorlanan, fakat kalbi imanla huzur bulan kimseyi bu hükmün dışında tutmaz.

Hz. Ammar ruhsatı kullandı; annesi Hz. Sümeyye ve babası Hz. Yasir ise azimeti tercih ederek şehadete yürüdü. Burada birini ötekine karşı yargılamak değil, İslam’ın insana hem kolaylık hem de büyük bir fedakârlık ufku tanıdığını görmek gerekir. Hz. Ammar’ın mazur görüldüğü yerde, Hz. Sümeyye’nin ve Hz. Yasir’in direnişi de ümmetin hafızasında silinmez bir iz bıraktı.

Tarihe yön verenler, çoğu zaman zorluğun karşısında hakkı savunmaktan vazgeçmeyenlerdir. Said bin Cübeyr’in Haccâc karşısındaki duruşu da zulme karşı doğru sözü söylemenin ağır bedelini hatırlatır. Âlimlerin ilmi, kalemleri ve mürekkebi elbette kıymetlidir. Fakat kimi zaman hakkın ayakta kalmasına, o hak uğruna canını verenlerin fedakârlığı da vesile olur. Şehitlerin kanı, zulmün karşısında susturulamayan hakikatin tarihte bıraktığı izdir.

Resûlullah’a nispet edilen rivayetlerde Hz. Hamza “şehitlerin efendisi” olarak anılır; zalim bir yöneticinin karşısında hakkı söyleyip bu uğurda öldürülen kişinin de büyük bir mertebeye sahip olduğu bildirilir. Bir başka rivayette, zalim bir yöneticinin karşısında doğru sözü söylemek en faziletli cihatlardan biri olarak anlatılır.

Bu, her insanın mutlaka aynı yolu izlemesi gerektiği anlamına gelmez. Hz. Ammar örneği, dinin canı koruyan ruhsatını; Hz. Sümeyye ve Hz. Yasir örneği ise iman uğruna gösterilen azimeti öğretir. Fakat bir toplum, hakkını ve istikametini koruyabilmek için zulüm karşısında bütünüyle sessizleşmemelidir. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözü de bu sorumluluğu anlatan güçlü bir öğüttür.

Kur’an’ın öğrettiği istikamet, zulme boyun eğmemek; bunu yaparken adaletten de ayrılmamaktır. Her uzlaşmayı teslimiyet, her ruhsatı korkaklık sayamayız. Ama hakkı, inancı ve bağımsızlığı aşındıran tavizleri de küçümseyemeyiz.

Bir kere börek isterler, sonra tahinli çörek; ardından da yanında süt… Mesele ikram edilenler değil, insanın nerede duracağını bilmesidir. Ruhsatın yerini, azimetin kıymetini ve istikametin sorumluluğunu unutmadan; gerektiğinde kolaylıktan yararlanmalı, gerektiğinde de hakkı savunmanın bedelini göze almalıyız.

Mehmet Akpınar
6 Kasım 2026