ATEŞİN ÜSTÜNDE YÜRÜRKEN
İnsan bazen bir ayet dinler, bir hadis okur, bir ölüm haberi alır veya ahireti anlatan bir konuşmaya kulak verir. Bir anda bütün dünya küçülür gözünde. Sahip olduğu makamlar, servetler, unvanlar, kavgalar, kırgınlıklar ve bitmek bilmeyen dünya telaşları anlamını kaybeder.
Çünkü insanın önünde iki büyük hakikat vardır: Geçici bir dünya ve sonsuz bir ahiret.
Asıl mesele, bu hakikatlere inandığımızı söylemek değil, inandığımız gibi yaşayabilmektir.
Bir Anlık Ateşe Dayanamayan İnsan
Elimizi yanlışlıkla sıcak bir sobaya dokundursak hemen çekeriz. Bir damla kaynar su üzerimize dökülse acıyla irkiliriz. Birkaç gün süren hastalığa, bir gece devam eden ağrıya bile tahammül etmekte zorlanırız.
Peki, cehennem ateşini hiç düşündük mü?
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye kendilerine başka deriler vereceğiz.” (Nisâ, 56)
Düşünebiliyor muyuz?
Yanan bir beden, yeniden yaratılan bir deri ve yeniden başlayan bir azap…
İnsanın düşünmekten bile ürperdiği bir hakikat!
Cehennem ehlinin feryatları, pişmanlıkları, dünyaya yeniden dönme arzuları Kur’an’da defalarca anlatılır.
“Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer yine eski hâlimize dönersek gerçekten zalimleriz.” (Mü’minûn, 107)
Fakat artık dünya hayatına dönüş yoktur.
Nebe suresinin son ayetinde insanın pişmanlığı öylesine çarpıcı anlatılır ki:
“İnkârcı, ‘Ah, keşke toprak olsaydım!’ diyecektir.” (Nebe, 40)
Bir zamanlar dünyaya sığmayan insan, o gün bir avuç toprak olmayı isteyecektir.
Dünyada sahip olduklarıyla övünen, başkalarını küçümseyen, Allah’ın emirlerini önemsemeyen insanın bütün hesapları altüst olacaktır.
Çünkü ölümle birlikte amel defteri kapanacak, imtihan sona erecektir.
Bir de Cenneti Düşünelim
Kur’an yalnızca cehennemin dehşetini anlatmaz. Aynı zamanda cennetin güzelliklerini, Allah’ın rahmetini ve müminler için hazırlanan sonsuz nimetleri de haber verir.
Cennette hastalık yoktur.
Yaşlılık yoktur.
Ölüm yoktur.
Yorgunluk, korku, hüzün ve pişmanlık yoktur.
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Orada bize hiçbir yorgunluk dokunmayacak, orada bize hiçbir usanç da gelmeyecektir.” (Fâtır, 35)
Bir başka ayette:
“Biz onların göğüslerindeki kin ve kıskançlığı çıkarıp atarız.” (A’râf, 43)
Ne muhteşem bir hayat!
Ne kırgınlık kalacak ne haset ne de insanın içini kemiren dünya endişeleri…
Dünyada bir hastalığın iyileşmesi için günlerce bekleyen insan, orada hastalığın ne olduğunu bile bilmeyecek.
Sevdiklerini kaybetmenin acısını yaşayan insan, orada ölüm korkusuyla karşılaşmayacak.
Dünyanın bütün nimetleri bir araya getirilse cennetin güzellikleriyle mukayese edilemeyecek.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), Allah Teâlâ’nın salih kulları için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçmeyen nimetler hazırladığını haber vermiştir. (Buhârî, Müslim)
İşte böylesine büyük bir mükâfat!
İmanın Lezzetini Tatmak
Peygamber Efendimiz’in (sav) üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir hadis-i şerifi vardır:
“Üç özellik kimde bulunursa o kimse imanın tadını alır:
Allah ve Resulünü her şeyden daha çok sevmek.
Sevdiği kimseyi yalnızca Allah için sevmek.
Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan hoşlanmadığı gibi hoşlanmamak.”
(Buhârî, Îmân, 9; Müslim, Îmân, 67)
Özellikle üçüncü özellik üzerinde durmak istiyorum.
Küfre dönmekten, ateşe atılmaktan korkar gibi korkmak!
Ne büyük bir iman ölçüsü!
İnsan ateşe atılacağını bilse nasıl çırpınır? Nasıl kaçacak yer arar? Kendini kurtarmak için nasıl mücadele eder?
İşte müminin günaha, inkâra ve Allah’ın rızasını kaybetmeye karşı hassasiyeti de böyle olmalıdır.
Fakat burada yalnızca korku yoktur.
Sevgi de vardır.
Allah ve Resulünü her şeyden çok sevmek vardır.
İşte İslam’ın insan ruhunda kurduğu muhteşem denge budur: Havf ve recâ. Korku ve ümit.
Mümin, Allah’ın azabından korkarken rahmetinden ümidini kesmez.
Cehennemden sakınırken cennete kavuşmayı arzular.
Günahlarından dolayı ürperirken Allah’ın affına sığınır.
Çünkü Rabbimiz hem sonsuz merhamet sahibidir hem de adalet sahibidir.
Allah’ı Görüyormuşçasına Yaşamak
Cibril hadisinde Peygamber Efendimiz’e ihsanın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluk etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Müslim, Îmân, 1)
Aslında bütün mesele burada düğümleniyor.
Allah’ın bizi her an gördüğüne gerçekten inanıyor muyuz?
Konuşurken, karar verirken, ticaret yaparken, bir insanın hakkına girerken, bir yetimin malına el uzatırken, bir mazlumu incitirken bu hakikati hatırlıyor muyuz?
Yalnız kaldığımızda da aynı insan olabiliyor muyuz?
Kimsenin görmediği yerde Allah’ın gördüğünü hissedebiliyor muyuz?
İman yalnızca dilimizde kalan bir söz olmamalıdır.
İman, davranışlarımızı değiştirmeli, kalbimizi yumuşatmalı, vicdanımızı uyandırmalıdır.
Cenneti gerçekten hisseden insan iyiliği ertelemez.
Cehennemi gerçekten hisseden insan günahı küçümsemez.
Ahirete gerçekten inanan insan, dünyada yaptığı hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını bilir.
Ahiret Daha Hayırlıdır
Duhâ suresinde Rabbimiz, Peygamber Efendimiz’e şöyle seslenir:
“وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَىٰ”
“Şüphesiz senin için ahiret, dünyadan daha hayırlıdır.” (Duhâ, 4)
Ardından şu büyük müjde gelir:
“وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَىٰ”
“Rabbin sana mutlaka verecek ve sen de hoşnut olacaksın.” (Duhâ, 5)
Allahu ekber!
Ne büyük bir teselli, ne muhteşem bir müjde!
Bu ayetlerin doğrudan muhatabı Peygamber Efendimiz’dir. Ancak bizlere de dünyanın geçiciliğini ve Allah’ın ahirette hazırladığı nimetlerin büyüklüğünü hatırlatmaktadır.
İnsan neden bu kadar dünyaya bağlanır?
Neden birkaç günlük makam için kalp kırar?
Neden biraz daha servet biriktirmek uğruna kul hakkına girer?
Neden ömrünü bitmeyen ihtirasların peşinde tüketir?
Dünya hayatının geçiciliğine, ahiretin sonsuzluğuna gerçekten iman eden bir insanın hayatında bunların ne kadar yeri olabilir?
Elbette çalışacağız, üreteceğiz, kazanacağız, ailemizin geçimini sağlayacağız, şehirlerimizi imar edeceğiz. Ancak bütün bunları Allah’ın rızasını kazanmanın birer vesilesi olarak göreceğiz.
Çünkü dünya ahiretin alternatifi değil, ahiretin imtihan yeridir.
Henüz Vakit Varken
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.
Bugün konuştuğumuz insanlar susacak. Bugün yürüdüğümüz sokaklarda başkaları yürüyecek. Bugün sahip olduğumuz makamların koltuklarına başkaları oturacak.
Bizden geriye yaptığımız iyilikler, bıraktığımız güzel eserler, yetiştirdiğimiz hayırlı insanlar ve amel defterimize yazılanlar kalacak.
O hâlde kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Cehennemin ateşini gerçekten hissetseydik bugün hangi günahımızdan vazgeçerdik?
Cennetin güzelliklerini gerçekten hissedebilseydik bugün hangi iyiliği yapmaya koşardık?
Belki de asıl muhasebe budur.
Henüz nefes alabiliyoruz.
Henüz tövbe edebiliyoruz.
Henüz bir yetimin başını okşayabilir, bir yoksulun sofrasına katkıda bulunabilir, kırdığımız bir gönlü onarabilir, haksızlık yaptığımız birinden helallik isteyebiliriz.
Henüz secde edebiliyoruz.
Henüz Allah’ın rahmet kapısı önümüzde açık.
Yarın bunların hiçbirine fırsatımız kalmayabilir.
Öyleyse dünyayı sonsuz, ahireti uzak görmeyelim.
Cehennemin ateşini unutmadan, cennetin rahmetinden ümidimizi kesmeden yaşayalım.
Allah’ı görüyormuşçasına kulluk edelim.
Çünkü dünya bir gün bitecek, fakat ahiret bitmeyecek.
Ve insanın en büyük pişmanlığı, dünyada yapabileceği iyilikleri ahirette yapmak istemesi olacaktır.
Rabbimiz bizleri, imanın lezzetini tadan, rahmetini uman, azabından sakınan ve huzuruna salih amellerle çıkabilen kullarından eylesin.
Mehmet Akpınar
30 Ekim 2026