RİKKAT
İnsanın hayatında hiç kaybetmemesi gereken önemli bir hassasiyet vardır: Rikkat.
Rikkat, kalbin inceliği, Allah’a karşı duyarlılık ve hassasiyettir. Takva, tefekkür, muhasebe ve murakabe ile birleştiğinde insanın hayatına yön veren bir şuur hâline gelir.
Mümin, Allah’tan korkar. Çünkü kendisini yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve sonunda hesaba çekecek olan Allah’tır. Cehennem azabının gerçek olduğunu bilir. Aynı zamanda Rabbini sever, rahmetini umar ve rızasını kazanmak ister.
İşte bu anlayış, insanın yalnızca ibadetlerini değil, hayatının tamamını şekillendirmelidir.
Mümin, sabah evinden çıkarken besmele çeker. Bir işe başlarken Allah’ın adını anar. Bir karar verirken helali, haramı, hakkı ve adaleti gözetir.
Çünkü besmele yalnızca dilimizden dökülen bir söz değildir. Allah’ın adıyla başladığımız işte O’nun koyduğu ölçülere uygun hareket etme sorumluluğudur.
İnsan elbette hata yapabilir, yanılabilir. Ancak Allah’a karşı sorumluluk bilincini kaybetmeyen kişi, yanlışını fark eder, kendisini sorgular ve yeniden doğruya yönelir.
Asıl tehlike hata yapmak değil, hatanın farkına varamayacak kadar gaflete düşmektir.
HANZALA’NIN ENDİŞESİ
Sahabe-i kiramın hayatına baktığımızda bu hassasiyetin çok güzel örneklerini görürüz.
Bir gün Hanzala, Hazreti Ebu Bekir’le karşılaşır. Kendisini manevi bakımdan büyük bir sıkıntı içerisinde hissetmektedir.
Peygamber Efendimizin huzurundayken cenneti ve cehennemi âdeta gözleriyle görüyormuş gibi hissettiğini, ancak ailesinin, çocuklarının ve günlük işlerinin arasına döndüğünde bu manevi yoğunluğun azaldığını anlatır.
Hazreti Ebu Bekir de aynı hâli yaşadığını söyler.
Birlikte Resûlullah’a giderler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), insanın manevi hâlinin her zaman aynı yoğunlukta olmayacağını ifade eder. Eğer huzurundaki hâllerini sürekli koruyabilselerdi meleklerin kendileriyle musafaha edeceğini bildirir.
Ardından şöyle buyurur:
“Bir zaman şöyle, bir zaman böyle.” (Sahih Müslim)
Bu hadise üzerinde düşünmemiz gerekiyor.
Hanzala’nın endişesi neydi?
Dünya işleriyle meşgul olması mı?
Hayır.
Onun endişesi, Allah’a karşı taşıdığı hassasiyetin zayıflamasıydı.
İşte sahabe-i kiramın farkı buradaydı. Onlar yalnızca yaptıkları işlerin değil, kalplerindeki değişimin de muhasebesini yapıyorlardı.
KUR’AN DAĞLARI BİLE TİTRETİRKEN
Rabbimiz Haşr suresinin 21. ayetinde şöyle buyuruyor:
“Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
Ne büyük bir ikaz!
Allah, Kur’an’ın karşısında dağların bile parçalanacağını bildiriyor.
Peki, bizim kalplerimiz ne durumda?
Kur’an okuyoruz. Ayetleri dinliyoruz. Ölümden, hesaptan, cennetten ve cehennemden haberdarız.
Fakat bütün bunlar hayatımızı ne kadar değiştiriyor?
İşte rikkat burada kendisini gösterir.
İnsan duyduğu hakikati yalnızca bilmekle yetinmemeli, o hakikatin hayatındaki karşılığını da sorgulamalıdır.
Allah’ın emirleri karşısında kalbimiz hassaslaşmıyor, davranışlarımız değişmiyorsa bildiklerimiz üzerinde yeniden düşünmemiz gerekir.
MUHASEBE VE MURAKABE
İnsanın başkalarını sorgulaması kolaydır.
Başkalarının yanlışlarını görür, eksiklerini sayar, hatalarını konuşur.
Peki, kendisini ne kadar sorgular?
Bugün kimin hakkına girdim? Kime haksızlık ettim? Verdiğim sözü tuttum mu? Emanete riayet ettim mi? Kazancım helal mi? Kararlarımda adaleti gözetebildim mi?
İşte buna muhasebe diyoruz.
Murakabe ise insanın Allah tarafından her an görüldüğünü bilerek yaşamasıdır.
Muhasebe, yaptıklarımızı sorgulamaktır. Murakabe, yapacaklarımızı da Allah’ın huzurunda olduğumuz bilinciyle değerlendirmektir.
Bu hassasiyet yalnızca namazda, oruçta veya diğer ibadetlerde değil; ticarette, aile hayatında, komşulukta, siyasette ve idarecilikte de kendisini göstermelidir.
Özellikle insanların hakkını ve hukukunu ilgilendiren sorumluluklar taşıyan kimseler, bu muhasebeyi daha büyük bir dikkatle yapmalıdır.
Çünkü sorumluluk büyüdükçe hesabın ağırlığı da artar.
İNSAN GELECEĞİNİ PLANLARKEN AHİRETİNİ UNUTMAMALI
Hayatta başarılı olmak isteyen insan planlı yaşamalıdır.
On yıllık, yirmi yıllık, hatta elli yıllık hedefler koyabilir. Çalışır, üretir, mücadele eder, geleceğini inşa etmeye gayret gösterir.
Bunların hiçbirinde yanlışlık yoktur.
Ancak insan bütün bu planları yaparken asıl varacağı yeri unutmamalıdır.
Dünyadaki geleceğimizi düşünürken ahiretteki geleceğimizi ihmal edemeyiz.
Çünkü dünya hayatının bir sonu vardır. Makamların, servetlerin, imkânların ve ömrün bir sınırı vardır.
İnsanın önünde sonunda karşılaşacağı hakikat ise Allah’ın huzurunda vereceği hesaptır.
Bu sebeple yalnızca ne kadar ilerlediğimize değil, hangi istikamette ilerlediğimize de bakmalıyız.
Yanlış istikamette hızlı yürümek insanı doğru hedefe ulaştırmaz.
FE EYNE TEZHEBÛN: NEREYE GİDİYORSUNUZ?
Rabbimiz Tekvîr suresinin 26. ayetinde insanlığa çok önemli bir soru yöneltiyor:
فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ
“Fe eyne tezhebûn.”
“Öyleyse nereye gidiyorsunuz?”
Ne büyük bir ikaz!
İnsan yıllarca çalışabilir, büyük mesafeler katettiğini düşünebilir. Fakat bir gün dönüp baktığında yanlış istikamette yürüdüğünü fark edebilir.
İşte bu yüzden insan her gün kendisini sorgulamalıdır.
Attığım adımlar beni nereye götürüyor?
Hayatımı Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa nefsimin arzularına göre mi şekillendiriyorum?
İnsanı yanlışlardan koruyan en önemli değerlerden biri, Allah’a karşı taşıdığı hassasiyettir.
Bu hassasiyet kaybolduğunda insan önce küçük yanlışları önemsememeye başlar. Ardından büyük yanlışları da sıradan görür. Vicdanın sesi zayıflar, muhasebe azalır, gaflet artar.
Oysa kalbinde Allah korkusunu ve sevgisini taşıyan insan, attığı adımlara dikkat eder. Hata yaptığında tevbe eder, yanlış yola yöneldiğinde istikametini düzeltir.
Unutmayalım ki önemli olan yalnızca doğru yola çıkmak değil, o yolda istikamet üzere kalabilmektir.
Hayat, yalnızca yaşanıp tüketilecek bir zaman dilimi değil, hesabı verilecek bir emanettir.
Öyleyse her sabah yeni bir güne başlarken, her önemli kararı verirken, her gece başımızı yastığa koyarken kendimize şu soruyu soralım:
Ben bugün Allah’ın rızasına uygun bir hayat yaşayabildim mi?
Ve Kur’an’ın o büyük ikazını unutmayalım:
“Fe eyne tezhebûn!”
Nereye gidiyorsunuz?
Mehmet Akpınar
20 Ekim 2026