BİLMİYORUM DİYEBİLMEK

İlim, Tevazu ve İstişare Üzerine

İnsan için en büyük tehlikelerden biri, bilmemek değil; bilmediğinin farkında olmamaktır.

İlim insanı büyütür. Fakat gerçek ilim, insana aynı zamanda ne kadar sınırlı olduğunu öğretir. İnsan öğrendikçe bilmediklerinin çokluğunu fark eder. Bu yüzden “Bilmiyorum” diyebilmek bir eksiklik değil; ilmin, şahsiyetin ve tevazunun göstergesidir.

İlim ehline nispet edilen güzel bir ölçü vardır:

“İlim üçtür: Allah’ın kitabını bilmek, Resûlü’nün sünnetini bilmek ve bilmediğinde ‘bilmiyorum’ diyebilmek.”

Aslında bu üç ölçü, insanın hayata nasıl bakması gerektiğini de anlatıyor.

YARATILANIN BİLGİSİ SINIRLIDIR

İnsan ne kadar okursa okusun, ne kadar tecrübe sahibi olursa olsun yaratılmıştır ve bilgisi sınırlıdır.

Kur’an-ı Kerim:

“Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.”
(İsrâ, 17/85)

buyuruyor.

Bizi yaratan Allah’tır.

Aklımızı, kalbimizi, idrakimizi, sesimizi; taşı, toprağı, havayı, suyu, ağacı, dağı, gökyüzünü ve içinde yaşadığımız bütün kâinatı yaratan O’dur.

Öyleyse insan için en akıllıca yol, hayatı yalnız kendi sınırlı bilgisiyle anlamaya çalışmak değil, Yaratan’ın bilgisine müracaat etmektir.

Kur’an bunun için ölçüdür.

Peygamberler de ilahî mesajı insanlığa ulaştıran elçilerdir. Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz için:

“O, hevâsından konuşmaz. O, kendisine vahyedilenden başkası değildir.”
(Necm, 53/3-4)

buyurur.

Bu sebeple Resûlullah’ın sözleri, yaşantısı, ahlakı, hadiseler karşısındaki tavrı, basireti ve insanlara yaklaşımı bizim için büyük bir mekteptir.

“BİLMİYORUM” DİYEBİLMEK

İşte üçüncü ölçü burada başlıyor:

Bilmiyorum diyebilmek…

İmam Mâlik’e nispet edilen meşhur rivayette, kendisine onlarca mesele sorulduğu, bunların büyük kısmına “Bilmiyorum” diye cevap verdiği anlatılır.

Düşünün…

İmam Mâlik gibi büyük bir âlim!

Ama bilmediği yerde konuşmuyor.

Çünkü gerçek âlim, her soruya cevap veren insan değildir. Nerede konuşacağını, nerede susacağını bilen insandır.

Bugün ise bunun tersine düşme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Bazen okumadığımız konuda konuşuyor, araştırmadığımız meselede hüküm veriyor, uzmanı olmadığımız alanda kesin kanaatler ortaya koyabiliyoruz.

Oysa insanın kendisine kurabileceği en tehlikeli cümlelerden biri şudur:

“Ben artık bu işi tamamen biliyorum.”

Tam o anda gözden kaçırdığımız küçücük bir ayrıntı bütün hesabımızı değiştirebilir.

Bilgi insana güç verir; fakat bilmediğini bilmek insana istikamet verir.

Ve “bilmiyorum” demek bir son değildir.

Tam tersine:

Öğrenmenin başladığı yerdir.

ACZİYETİNİ BİLEN, RABBİNİN AZAMETİNİ ANLAR

İnsanın kendi acziyetini anlaması onu küçültmez; olgunlaştırır.

Allah’ın azametini idrak eden insan, kendi sınırlarını da idrak eder.

Kendi sınırlarını bilen insanın kibirlenmesi zorlaşır.

Peygamber Efendimiz kibri son derece çarpıcı biçimde tarif eder:

“Kibir, hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.”
(Müslim, Îmân, 147)

İnsan neden başkasını küçümser?

Malından, makamından, bilgisinden, soyundan, renginden veya sahip olduğu imkânlardan dolayı…

Kendisini yukarıda, karşısındakini aşağıda görmeye başladığında aslında büyük bir hakikati unutmuştur:

Hepimiz kuluz.

Kul olduğunu bilen insan, Allah’ın kullarını hakir görmez.

DANIŞAN DAĞLAR AŞAR

Atalarımız ne güzel söylemiş:

“Danışan dağlar aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış.”

Fakat istişareyi yalnızca bir başkasına soru sormak şeklinde anlamamak gerekir.

İstişarenin çok daha geniş bir dünyası vardır.

Bazen bir âlime sorarsınız.

Bazen bir uzmana…

Bazen tecrübeli bir insana…

Bazen bir kitap açarsınız.

Bazen Kur’an’ın önünde kendinizi hesaba çekersiniz.

Bazen Resûlullah’ın hayatına bakıp:

“O benim yerimde olsaydı nasıl davranırdı?”

diye düşünürsünüz.

Bazen de yalnız kaldığınızda kendi nefsinize sorarsınız:

Ben doğru mu yaptım?

Nerede hata yaptım?

Söylediğim bu sözün sonu nereye varacak?

Attığım bu adım yarın ne doğuracak?

İşte buna muhasebe diyoruz.

Murakabe diyoruz.

İnsanın kendi kendisiyle istişaresi de budur.

Akıllı insan yalnız attığı adımı değil, o adımın varacağı yeri de hesap eder.

OKUMADAN DÜŞÜNCE DERİNLEŞMEZ

Yıllar önce Norveç’te dikkatimi çeken bir manzara olmuştu.

Toplu taşıma araçlarında insanların önemli bir kısmının ellerinde kitap vardı. Yolculuk yapıyorlar ama aynı zamanda okuyor, düşünüyor, zihinlerini besliyorlardı.

Başka bir zaman Antalya’da tatilde yabancı turistlerin havuz ve sahil kenarında saatlerce kitap okuduğuna şahit oldum.

Bunları bir toplumu diğerinden üstün göstermek için söylemiyorum.

Mesele başka:

Okuma alışkanlığımızı yeniden sorgulamamız gerekiyor.

Çünkü okumayan insanın düşünce dünyası zamanla daralır.

Düşünmeyen insan kolay hüküm verir.

Kolay hüküm veren insan ise çoğu zaman danışmaya ihtiyaç duymadığını zanneder.

Asıl tehlike burada başlar.

Şehvet aklın önüne, menfaat vicdanın önüne, gösteriş şahsiyetin önüne geçtiğinde insanın bakışı sığlaşır.

İnsan sadece gördüğüyle, duyduğu sloganla, günlük menfaatiyle yaşamaya başlarsa fikir adamı yetiştirmek de zorlaşır.

Oysa medeniyet; okuyan, düşünen, sorgulayan, danışan ve gerektiğinde kendi fikrinden dönebilen insanlarla kurulur.

BİLMİYORSAN SOR

Kur’an-ı Kerim bize çok açık bir ölçü veriyor:

“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”
(Nahl, 16/43)

Ne büyük bir ölçü!

Bilmiyorsan utanma.

Sor.

Oku.

Araştır.

Danış.

Düşün.

Muhasebe et.

Ve bütün bunlardan sonra hâlâ bilmiyorsan:

“Bilmiyorum.” de.

Çünkü “bilmiyorum” diyebilen insan öğrenebilir.

Bilmediğinin farkında olmayan insana ise bir şey öğretmek çok daha zordur.

BİLGİNİN DE BİR AHLAKI VARDIR

Bugün belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur:

Bilginin de bir ahlakı vardır.

Her şeyi bildiğini zannetmemek…

Hakkı kim söylerse söylesin kabul etmek…

Kendisinden daha bilgili olana danışmak…

Okumak…

Düşünmek…

Kendini hesaba çekmek…

Yanıldığında geri dönebilmek…

İnsanları küçümsememek…

Ve gerektiğinde büyük bir gönül rahatlığıyla:

**“Bilmiyorum.” diyebilmek.

Çünkü “bilmiyorum” demek cehaletin itirafı değil; çoğu zaman ilmin kapısını açan tevazudur.

Yaratılanın ilmi sınırlıdır.

Yaratan bilir.

Bize düşen; O’nun kelamına kulak vermek, Resûlü’nün izinden yürümek, bilenlere danışmak, okumak, düşünmek ve her gün kendimizi yeniden muhasebe etmektir.

Belki de hakikate ulaşmanın ilk şartı, her şeyi bildiğimizi zannetmekten vazgeçmektir.

Ve bazen insanın söyleyebileceği en hikmetli söz sadece iki kelimedir:

“Bilmiyorum, öğreneyim.”

Mehmet Akpınar
14 Ekim 2026