ÖZE DÖNÜŞ VE YENİDEN ARINMA
Cumhurbaşkanımızın 29 Eylül’de Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmayı salonda büyük bir dikkatle dinledim.
Bazı konuşmalar vardır; dinler, alkışlar ve geçersiniz.
Bazı konuşmalar ise insanı durdurur. Düşündürür. Kendisiyle, yaptığı işle ve yürüdüğü yol ile yeniden muhasebeye davet eder.
Ben o günkü konuşmayı böyle dinledim.
Çünkü konuşmanın satır aralarında yalnızca günlük siyasete ilişkin mesajlar yoktu. Çok daha derin bir çağrı vardı:
Samimi bir muhasebe…
Kibirden uzaklaşma…
Şahsi hesapları bir kenara bırakma…
Nefsin esiri olmama…
Devletin ve milletin malına el uzatmama…
Yorulanın, heyecanını kaybedenin kendisini sorgulaması…
Milletin hizmetkârı olduğunu unutmama…
Yenilenerek yürüme, tazelenerek ilerleme…
Sahada olma, vatandaşla yüz yüze gelme…
Ve toplumun bütün kesimleriyle yeniden güçlü ve doğrudan bir bağ kurma…
Bunlar üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken sözlerdi.
Ben o konuşmayı dinlerken kendi adıma şu kanaate vardım:
Bu, yalnızca bir konuşma olarak kalmamalı.
Bir başlangıç olmalı.
Bir silkiniş olmalı.
Bir öze dönüş ve yeniden arınma iradesine dönüşmeli.
ÖZE DÖNÜŞ
Bundan yaklaşık çeyrek asır önce Türkiye’de büyük bir toplumsal değişimin kapısını açan şey yalnızca siyasi söylemler değildi.
İnsanımız kendisini yönetimde görmüştü.
Mahallesinden, sokağından, esnafından, çiftçisinden, öğretmeninden, işçisinden gelen insanların sorumluluk üstlendiğini görmüştü.
Makamla millet arasındaki mesafe azalmıştı.
İnsanlar derdini anlatabileceğine, sesinin duyulacağına ve kendisine değer verileceğine inanmıştı.
Millet kendisine yakın olanı, kendisini anlayanı, kendisiyle aynı sofraya oturanı sahiplenmişti.
Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz ruhun bu olduğuna inanıyorum.
Öze dönüş, geçmişe dönmek değildir.
Öze dönüş; ilk günkü samimiyete, heyecana, tevazuya, adalete ve hizmet aşkına dönmektir.
Arınma ise başkalarını suçlamak değildir.
Önce insanın kendisine bakabilmesidir.
Ben belediye başkanı olarak kendime bakacağım.
Milletvekili kendisine bakacak.
Bürokrat kendisine bakacak.
Siyasi sorumluluk taşıyan kendisine bakacak.
Vakıf ve dernek yöneticisi kendisine bakacak.
Hepimiz kendimize aynı soruyu soracağız:
Biz milletin neresindeyiz?
Milletin üzerinde mi?
Milletin uzağında mı?
Yoksa gerçekten milletin yanında mı?
DEĞİŞİM İSİMLERDEN ÖNCE ZİHNİYETTE BAŞLAMALI
Cumhurbaşkanımızın konuşmasında beni en fazla düşündüren vurgulardan biri de yenilenmeydi.
Yenilenmek yalnızca isim değiştirmek değildir.
Birkaç kişinin yerine birkaç başka kişiyi getirip aynı anlayışla devam edersek isimler değişir ama zihniyet değişmez.
Gerçek değişim toplumun merkezine yeniden dönmekle mümkündür.
Milletin içinde yaşayan insanlara ihtiyacımız var.
Çarşıya çıktığında insanlarla göz göze gelebilen…
Mahallenin derdini bilen…
Vatandaşın kapısını çalabilen…
Eleştirilmekten korkmayan…
Makamını üstünlük değil sorumluluk olarak gören…
Halkın sevincini de sıkıntısını da yakından hisseden insanlara…
Toplumun yüreğine ancak toplumun içinde yaşayan insanlar dokunabilir.
Bu yüzden değişimi yalnızca siyaset kurumunda aramak da eksik olur.
Bürokraside de buna ihtiyaç var.
Yerel yönetimlerde de…
Vakıflarda da…
Derneklerde de…
Sivil toplumda da…
Ve toplumun bütün katmanlarında…
İnsanları hangi gruptan, hangi çevreden veya hangi siyasi gelenekten geldiğine göre değil; ahlakına, liyakatine, samimiyetine, çalışkanlığına ve milletle kurduğu bağa göre değerlendirebilmeliyiz.
Çünkü büyük değişimler yalnızca kadroları değil, anlayışları değiştirerek gerçekleşir.
ARINMA KENDİMİZDEN BAŞLAMALI
Burada yalnızca yöneticileri sorgularsak büyük bir hata yapmış oluruz.
Toplum olarak bizim de kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.
Çocuğumuz işe alınırken liyakati unutuyor, alınmadığında liyakati hatırlıyorsak kendimize bakmalıyız.
Adaleti yalnızca kendi işimiz düştüğünde arıyorsak kendimize bakmalıyız.
Ahlakı başkasından bekliyor, kendi menfaatimiz söz konusu olduğunda ölçülerimizi değiştiriyorsak yine kendimize bakmalıyız.
Çünkü adalet yalnızca bize lazım olduğunda savunulacak bir değer değildir.
Liyakat yalnızca bizim yakınımız söz konusu olduğunda hatırlanacak bir kavram değildir.
Ahlak da menfaatimize göre şekil değiştiremez.
Arınma biraz da budur:
Başkalarını değiştirmeden önce kendimizle yüzleşebilmek.
Bir toplum yalnızca yöneticilerinin değişmesiyle değişmez.
İnsan değişmeden toplum, toplum değişmeden kurumlar kalıcı olarak değişmez.
Onun için bu hareket yukarıdan aşağıya olduğu kadar aşağıdan yukarıya da yürümelidir.
YENİDEN MİLLETİN İÇİNE
Cumhurbaşkanımızın konuşmasının bana göre en önemli mesajlarından biri de milletle doğrudan bağın güçlendirilmesiydi.
Sahada olmak…
Vatandaşla yüz yüze gelmek…
Toplumun bütün kesimleriyle temas etmek…
İşte yeniden başlamamız gereken yer burasıdır.
Siyaseti salonlardan sokağa taşımalıyız.
Makam odalarından mahallelere…
Protokol masalarından vatandaşın sofrasına…
Milletin içinden yeni insanlar çıkarmalıyız.
Gençlere yol açmalıyız.
Sessizce çalışan, hiçbir yerde görünmeyen ama mahallesinde güvenilen insanları bulmalıyız.
Ahlaklı, dürüst, liyakatli, mütevazı ve hizmet aşkı taşıyan insanları sorumluluk almaya davet etmeliyiz.
Çünkü hiçbir kişi bunu tek başına başaramaz.
Hiçbir siyasi yapı tek başına başaramaz.
Hiçbir vakıf, hiçbir dernek, hiçbir kurum tek başına başaramaz.
Burada harekete geçmesi gereken bir tabela değildir.
Bir zihniyettir.
Bir ahlakın yeniden ayağa kalkmasıdır.
Bir sorumluluk şuurunun yeniden dirilmesidir.
Birlikte hareket etme iradesinin yeniden güçlenmesidir.
Bizim medeniyetimizin bize öğrettiği ne güzel bir ölçü vardır:
“Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.”
Öyleyse mesele kimin önde, kimin arkada olduğu değildir.
Mesele hangi grubun, hangi çevrenin veya hangi siyasi yapının kazandığı da değildir.
Mesele milletin kazanmasıdır.
SÖZÜ EYLEME DÖNÜŞTÜRME ZAMANI
Cumhurbaşkanımızın yaptığı bu konuşmanın Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıç işaretlerinden biri olmasını temenni ediyorum.
Fakat bunun için sözle eylemin birbirini tamamlaması gerekir.
Konuşmayı alkışlamak yetmez.
Paylaşmak yetmez.
“Ne güzel söyledi” demek yetmez.
Söylenenleri bulunduğumuz yerde hayata geçirmek gerekir.
Belediye başkanı belediyesinde…
Milletvekili sahasında…
Bürokrat kurumunda…
Siyasi sorumluluk taşıyan kendi alanında…
Sivil toplum temsilcisi çevresinde…
Esnaf dükkânında…
Öğretmen sınıfında…
Vatandaş kendi hayatında…
Herkes kendisinden başlayabilirse gerçek değişim de oradan başlayacaktır.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en temel hakikat şudur:
Milletin gönlüne giden yol, yine milletin içinden geçmektedir.
Eğer bu çağrıyı yalnızca alkışlar ve ertesi gün kaldığımız yerden devam edersek hiçbir şey değişmez.
Ama sözümüzle hâlimizi birleştirirsek…
Kibri tevazuyla değiştirebilirsek…
Menfaatin karşısına adaleti koyabilirsek…
Liyakati yeniden ölçü hâline getirebilirsek…
Milletin sesine yeniden kulak verebilirsek…
Ve toplumun merkezinden başlayan topyekûn bir gönül seferberliği oluşturabilirsek, işte o zaman gerçek değişim başlayacaktır.
Belki yıllar sonra dönüp bugüne baktığımızda:
“Öze dönüşün ve yeniden arınmanın başlangıcı o gün verilmişti.”
diyebiliriz.
Fakat unutmayalım:
Bir lider işareti verebilir.
Bir lider istikameti gösterebilir.
Ama o yolu yürümek hepimizin vazifesidir.
Değişim başkasından başlamayacak.
Önce bizden başlayacak.
Mehmet AKPINAR
3 Ekim 2026