SADAKAT KİME, İTAAT NEYE?
Bazen kelimeler çok kullanıldıkça anlamını kaybeder.
“Dava” deriz.
“Sadakat” deriz.
“İtaat” deriz.
“Teşkilat” deriz.
Fakat asıl soruyu sormayı unuturuz:
Hangi dava? Neye sadakat? Kime ve hangi konuda itaat?
Çünkü bizim inancımızda hiçbir isim, hiçbir makam, hiçbir yapı ve hiçbir teşkilat; hakkın, adaletin ve doğruluğun önüne geçemez.
Bir hareketi değerli kılan yalnızca tabelası değildir.
Onu değerli kılan; ortaya koyduğu adalet, ehliyete ve liyakate verdiği değer, doğruluktaki kararlılığı, insanlara gösterdiği merhamet ve geleceğe dair ortaya koyduğu vizyondur.
İsimler değişebilir.
Makamlar değişebilir.
Teşkilatlar değişebilir.
İnsanlar gelir, insanlar gider.
Fakat hak değişmez.
DAVA, ŞAHISLARA BAĞLILIK DEĞİLDİR
Sevgili Peygamberimizin (sav) Mekke dönemindeki kararlılığını anlatan meşhur sözünü hepimiz biliriz:
“Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler yine de davamdan vazgeçmem.”
Bu sözün manasını iyi anlamak gerekir.
Buradaki dava bir şahsın davası değildir.
Bir makamın, bir grubun, bir teşkilatın veya dünyevi bir ikbalin davası hiç değildir.
Bu dava;
Tevhidin davasıdır.
Hakkın davasıdır.
Adaletin davasıdır.
Doğruluğun davasıdır.
İnsanı kula kulluktan kurtarma davasıdır.
Dolayısıyla güneşi ve ayı verseler vazgeçilmeyecek olan şey bir tabela değil, Hak’tır.
Bir insanın veya yapının ismine bağlılıkla, bir davanın esaslarına bağlılığı birbirine karıştırırsak en büyük yanlışı burada yaparız.
Çünkü dava insanlarla değer kazanmaz.
İnsanlar davanın değerleriyle değer kazanır.
İTAATİN DE BİR ÖLÇÜSÜ VARDIR
Kur’an-ı Kerim bu konuda bize çok açık bir ölçü verir.
Nisâ Suresi’nin 59. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…”
Fakat ayet burada bitmez.
Devamında bir anlaşmazlık çıktığında meselenin yeniden Allah’a ve Resulü’ne götürülmesi emredilir.
Demek ki Müslümanın ölçüsü şahıs değildir.
Ölçü Hak’tır.
Ölçü Kur’an’dır.
Ölçü Resulullah’ın ortaya koyduğu yoldur.
Nitekim Peygamber Efendimizin öğrettiği temel prensiplerden biri de budur:
“Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur.”
Bir başka ifadeyle itaat, maruf ve doğru olanadır.
Bizim medeniyetimiz insanlardan akıllarını, vicdanlarını ve adalet duygularını bir kenara bırakmalarını istemez.
Tam tersine sorumluluk yükler.
Yanlış karşısında susmamayı öğretir.
SADAKAT AMA NEYE?
Son zamanlarda üzerinde çok durulan kelimelerden biri de “sadakat”.
Elbette sadakat değerlidir.
Fakat yine soruyorum:
Neye sadakat?
Bir kişinin her söylediğine mi?
Bir makam sahibinin şahsına mı?
Bir grubun bütün davranışlarına mı?
Yoksa bizi bir araya getiren değerlere mi?
Benim anlayışım nettir:
Sadakat kişilere değil, ilkelere gösterilir.
Doğruluğa sadakat vardır.
Adalete sadakat vardır.
Millete sadakat vardır.
Emanete sadakat vardır.
Liyakata sadakat vardır.
Hakka sadakat vardır.
İnsan yanlış yapabilir.
Yönetici yanlış yapabilir.
Teşkilat yanlış yapabilir.
Hepimiz yanlış yapabiliriz.
İşte gerçek dostluk ve gerçek dava arkadaşlığı tam burada ortaya çıkar.
Yanlış yapanı alkışlamak sadakat değildir.
Yanlışını söylemek, onu doğrunun tarafına çağırmak bazen sadakatin en büyük şeklidir.
Çünkü insanı değil, hakkı merkeze alan bir anlayışta yanlışın tarafında beraber yürümek diye bir kardeşlik olamaz.
TABELADAN ÖNCE ÖLÇÜLERE BAKMAK GEREKİR
Bir yapıyı değerlendirirken ismine değil, uygulamalarına bakmak gerekir.
Söylem güzeldir.
Fakat asıl olan uygulamadır.
Adaletten bahsediyorsak önce adil davranacağız.
Liyakatten bahsediyorsak göreve getirilecek insanın kimden olduğuna değil, işi yapıp yapamayacağına bakacağız.
Doğruluktan bahsediyorsak işimize geldiğinde başka, işimize gelmediğinde başka ölçü kullanmayacağız.
Kamu yönetiminde ise mesele çok daha hassastır.
Çünkü orası hiç kimsenin şahsi alanı değildir.
Kamu emanettir.
“Bizim adamımızı işe al.”
“Bizim yakınımızı görevlendir.”
“Bizim istediğimiz kişiye ayrıcalık tanı.”
“Bizden olana farklı davran.”
Bunlar hangi taraftan gelirse gelsin kabul edilemez.
Çünkü liyakat dediğimiz şey tam da burada imtihan edilir.
Adalet, kendi yakınımız söz konusu olduğunda da adalet olabiliyorsa adalettir.
Bir haksızlık iddiası varsa üzeri örtülmez, araştırılır.
Bir yanlış varsa “bizdendir” denilerek savunulmaz.
Bir insan haklıysa hangi görüşten olduğuna bakılmaz.
Haksızsa da hangi makamda bulunduğuna bakılmaz.
Haklıya hakkını teslim etmek, haksızın karşısında durmak gerekir.
Bunun adı düşmanlık değildir.
Bunun adı adalettir.
SADAKAT TEK TARAFLI OLMAZ
Bir başka meseleyi de konuşmak gerekir.
Sadakat sürekli aşağıdan yukarıya beklenen bir şey değildir.
Yönetici de arkadaşına sadakat gösterecek.
Teşkilat da mensubuna sahip çıkacak.
Dava arkadaşı da dava arkadaşının emeğini görecek.
Bir insan mücadele ederken yanında olmayıp, başarı ortaya çıktığında onu yalnız bırakıp, hatta önünü kesmeye çalışıp; daha sonra dönüp ondan sınırsız sadakat beklemek doğru değildir.
Sadakat karşılıklıdır.
Ama onun da üzerinde bir şey vardır:
Hakka sadakat.
Bir insan bize yıllarca iyilik yapmış olabilir.
Yanlış yaptığında yanlışına doğru diyemeyiz.
Bir insanla yıllarca aynı yolda yürümüş olabiliriz.
Haksızlık yaptığında sırf arkadaşımızdır diye haksızlığın yanında duramayız.
Çünkü kişiye sadakat, Hakk’a sadakatin önüne geçtiği anda ölçü bozulur.
BİRLİĞİMİZ HAK ÜZERİNDE OLSUN
Ben birlikten yanayım.
Kardeşlikten yanayım.
Dayanışmadan yanayım.
Fakat birlik demek herkesin aynı şeyi söylemesi değildir.
Birlik, hakta buluşmaktır.
Adalette birlik vardır.
Doğrulukta birlik vardır.
Liyakatte birlik vardır.
Millete hizmette birlik vardır.
Mazlumun yanında durmakta birlik vardır.
Yanlış karşısında birbirimizi uyarmakta bile birlik vardır.
Fakat haksızlıkta birlik olmaz.
İftirada birlik olmaz.
Kayırmacılıkta birlik olmaz.
Menfaatte birlik olmaz.
Hizipçilikte birlik olmaz.
Çünkü yanlışta birleşen kalabalık, doğru üzerinde tek başına duran insandan daha haklı değildir.
BİZİM DAVAMIZ BUDUR
Benim için siyaset hiçbir zaman bir makam mücadelesi olmadı.
Bugün de değildir.
Bizim ölçümüz basittir:
İnsanımıza kim hizmet ediyorsa onun yanında oluruz.
Kim doğru söylüyorsa doğrusunu destekleriz.
Kim yanlış yapıyorsa yanlışına yanlış deriz.
Bunu kendimiz için de isteriz.
Biz yanlış yaptığımızda da birileri çıkıp bize:
“Başkanım, burada yanlış yapıyorsunuz.”
diyebilmelidir.
Çünkü insanı putlaştırmak başka şeydir, insana değer vermek başka şeydir.
Dava başka şeydir, hizip başka şeydir.
Sadakat başka şeydir, körü körüne bağlılık başka şeydir.
Ve belki bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, bu kavramları yeniden yerli yerine koymaktır.
Güneşi sağımıza, ayı solumuza verseler vazgeçmeyeceğimiz bir davamız elbette vardır.
Ama o dava;
bir kişinin,
bir makamın,
bir grubun,
bir tabelanın davası değildir.
O dava Hakk’ın davasıdır.
Adalet varsa oradayız.
Doğruluk varsa oradayız.
Liyakat varsa oradayız.
Emanete sahip çıkmak varsa oradayız.
Millete hizmet varsa oradayız.
Ve bütün bunların üzerinde;
Allah’ın rızası varsa oradayız.
Çünkü bizim sadakatimiz kişilere değil Hakk’a, bağlılığımız menfaate değil değerlere, mücadelemiz makam için değil adalet ve millet içindir.
Gerisi gelir geçer.
Hak ise bâkidir.
Mehmet AKPINAR
5 Ekim 2026