DİKENLİ YOLDA YÜRÜMEK

Hayat her zaman düz bir yol değildir.

Bazen önümüz açılır. Kararlarımız netleşir. Yanımızda bizi anlayan, aynı hassasiyetleri taşıyan, dürüst ve samimi insanlar vardır. İstişare ederiz; zihnimiz berraklaşır, yükümüz hafifler, gücümüz artar.

İşte insan böyle zamanlarda âdeta zirveyi yakalar.

“Şimdi oldu.” der.

Yürümek kolaylaşır, hareket etmek kolaylaşır, karar vermek kolaylaşır. Hatta iş yapmak bile insana ayrı bir zevk verir.

Fakat hayat hep böyle değildir.

Rabbimiz Beled Suresi’nde insanın yaratılışındaki çok büyük bir hakikati birkaç kelimeyle anlatır:

“Lekad halaknâl-insâne fî kebed.”

“Andolsun, biz insanı zorluk ve meşakkat içinde yarattık.”
(Beled, 90/4)

Fî kebed…

Ne kadar derin bir ifade.

Demek ki insanın dünyadaki yolculuğunda yorulmak da var, mücadele etmek de… Sevinmek de var, üzülmek de… Bazen zirvede olmak, bazen yokuş çıkmak da…

İnsan her gün aynı zindeliği yakalayamaz. Her zaman aynı performansı gösteremez. Bazen zihni berraktır, bazen bulanır. Bazen önündeki yol kilometrelerce görünür, bazen bir sonraki adımı dahi göremez.

Belki de hayatın imtihanı tam burada başlar.

Takvayı anlatmak için kullanılan o meşhur dikenli yol benzetmesini çok anlamlı bulurum.

Dikenlerle dolu bir yolda yürüdüğünüzü düşünün.

Ne yaparsınız?

Elbisenizi toparlarsınız. Paçalarınızı sıvarsınız. Gözünüzü yoldan ayırmazsınız. Her adımı dikkatle atarsınız. Çünkü dikkatsiz bir adım canınızı acıtabilir.

Hayat da biraz böyledir.

Mesele dikenlerin olmadığı bir dünya aramak değildir.

Mesele, dikenlerin arasında istikameti kaybetmeden yürüyebilmektir.

Yıllar önce Prof. Dr. Hüseyin Tutar Hocamın bana söylediği bir söz, çözemediğim meselelerle karşılaştığımda sık sık aklıma gelir:

“Çözemediğin bir mesele olduğunda otur ve düşün: Hazreti Muhammed (sav) böyle bir durumda olsaydı bu meseleyi nasıl çözerdi?”

Bu soru insanı başka bir yere götürüyor.

“Ben ne istiyorum?” sorusundan önce,
“Doğru olan nedir?” diye düşündürüyor.

Öfkenin yerine sükûneti, nefsin yerine vicdanı, aceleciliğin yerine hikmeti koyuyor.

Sonra peygamberlerin hayatına bakıyorum.

Yunus Aleyhisselam…

Denizin ortasında, balığın karnında, karanlıklar içerisinde…

İnsan hesabıyla bakıldığında çıkış nerede?

Ama Yunus Aleyhisselam çıkışı Rabbine yönelmekte buluyor:

“Senden başka ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.”

Ve Allah, insanın çıkış göremediği yerden bir çıkış yaratıyor.

İbrahim Aleyhisselam…

Ateşe atılıyor.

Normal şartlarda ateşin tabiatı yakmaktır. Fakat ateşi yaratan da Allah’tır.

Emir geliyor:

“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.”

Ateş gül bahçesine dönüşüyor.

Musa Aleyhisselam…

Önünde deniz, arkasında Firavun ve ordusu…

Yanındakiler artık yakalandıklarını düşünüyorlar.

Fakat Musa Aleyhisselam’ın cevabı muhteşemdir:

“Hayır! Rabbim benimle beraberdir; bana mutlaka bir yol gösterecektir.”

Ve deniz yol oluyor.

İşte burada durup düşünmek gerekiyor.

Balığın karnında yol açan Allah…

Ateşi serinliğe çeviren Allah…

Denizi yol yapan Allah…

Bizim hayatımızdaki çıkmazları da aşmaya kadir değil midir?

Elbette kadirdir.

Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, çözümü sadece gözünün gördüğü imkânların içerisinde aramasıdır.

Hâlbuki Allah’ın imkânları, bizim gördüklerimizle sınırlı değildir.

Biz duvar görürüz, Allah kapı açar.

Biz ateş görürüz, Allah onu serinliğe çevirir.

Biz deniz görürüz, Allah oradan yol açar.

Biz karanlık görürüz, Allah oradan sabahı çıkarır.

İşte insanın kalbi de burada başka bir hâle bürünüyor.

Peki bu kalp dediğimiz nedir?

Sadece göğsümüzde atan fiziki bir organ mıdır?

Yoksa duygularımızın, idrakimizin, vicdanımızın ve manevi dünyamızın merkezi olarak ifade ettiğimiz daha derin bir hakikat midir?

Bunun bütün mahiyetini belki bilemeyiz.

Ama bildiğimiz bir şey var:

O kalbi de insanı da yaratan Allah’tır.

Öyleyse insanın Rabbine yöneldiğinde huzur bulması şaşılacak bir şey değildir.

Kur’an bunu açıkça bildiriyor:

“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)

İnsan Allah’a yöneldiğinde bütün problemleri bir anda ortadan kalkmayabilir.

Ama insan değişir.

Bakışı değişir.

Kalbi sakinleşir.

Zihni berraklaşır.

Korkusu azalır.

Ümidi çoğalır.

Ve yeniden ayağa kalkacak gücü kendisinde bulur.

Bir de bu yolculukta yanında güzel insanlar varsa…

Seni gerçekten anlayan, doğruyu söylemekten çekinmeyen, menfaat hesabı yapmayan, zor zamanda yanında duran insanlar…

İşte o zaman yol daha da kolaylaşır.

Çünkü insan yalnızca kendi aklıyla değil, istişareyle de güçlenir.

Güzel dostluk insanı ayağa kaldırır.

Samimi istişare insanın önündeki sisi dağıtır.

Allah’a tevekkül ise kalbe dayanma gücü verir.

Hayat yine dikenli olabilir.

“Fî kebed” hakikati değişmez.

Fakat artık insan dikenlere bakıp yürümekten vazgeçmez.

Paçalarını sıvar.

Adımlarını dikkatli atar.

Doğru insanlarla istişare eder.

Peygamberlerin hayatından ölçü almaya çalışır.

Rabbine sığınır.

Ve yürür.

Çünkü bilir ki mesele, hayat boyunca hiç zorlanmamak değildir.

Mesele, zorlukların içerisinde istikameti kaybetmemektir.

Bazen insanın yapması gereken bütün yolları bilmek de değildir.

Bazen yalnızca doğru yönde bir adım atmaktır.

Gerisini Allah kolaylaştırır.

Çünkü kul samimiyetle Rabbine yöneldiğinde, insan hesabının bittiği yerde Allah’ın yardımı başlayabilir.

Balığın karnından sahile çıkaran da O’dur.

Ateşi gül bahçesine çeviren de O’dur.

Denizin ortasından yol açan da O’dur.

Öyleyse bize düşen;

istikametimizi korumak, doğru insanlarla yürümek, istişare etmek, gayret etmek ve Allah’a güvenmektir.

Yol dikenli olabilir.

Yol uzun olabilir.

Bazen yorulabiliriz.

Bazen önümüzü göremeyebiliriz.

Ama Rabbimiz varsa ümitsizlik yoktur.

Kul yürür; Allah yol açar.

Mehmet Akpınar
23 Eylül 2026