İNSAN VE HİKMET
İnsan, sadece bildikleriyle ölçülebilecek bir varlık değildir.
Bazen dağ başında koyun güden, hayatında okul kapısından geçmemiş bir çobanın söylediği birkaç cümlede büyük bir hikmet görürsünüz. Bazen de yıllarını okumaya vermiş, nice unvanlar kazanmış bir insanın en açık hakikati göremediğine şahit olursunuz.
Burada önce bilgi ile ilim arasındaki farkı doğru anlamak gerekir.
Klasik tariflerde ilim, bir şeyi hakikati üzere idrak etmek, yani onu gerçekte olduğu hâliyle bilmek ve kavramak olarak ifade edilir.
Bu çok önemli bir ölçüdür.
Çünkü insanın zihninde çok sayıda bilgi bulunması, onun mutlaka hakikate ulaşmış olduğu anlamına gelmez.
Ezber başka şeydir.
Malumat başka şeydir.
İlim başka şeydir.
Hikmet ise daha başka bir derinliktir.
İnsan yüzlerce kitap okuyabilir, onlarca diploma alabilir, belli bir konuda profesör olabilir. Fakat bütün bunlar onun hayatın her alanında doğru hüküm vereceğini göstermez.
Çünkü çok şey bilmekle bir şeyin hakikatini idrak etmek aynı değildir.
İlim hakikati bilmektir; hikmet ise o hakikatin gereğini yerli yerince görebilmek ve yaşayabilmektir.
İşte insanın asıl yolculuğu burada başlar.
Tefekkür gerekir.
Basiret gerekir.
Firaset gerekir.
Ve hepsinden önemlisi, hakikat ortaya çıktığında onu kabul edebilecek bir gönül gerekir.
Kur’an-ı Kerim daha ilk sayfasında bize çok önemli bir ölçü verir:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Muttakiler için bir hidayet rehberidir.”
(Bakara, 2)
Dikkat edelim:
“Profesörler için” denilmiyor.
“Çok okuyanlar için” denilmiyor.
“Yüksek makam ve unvan sahipleri için” denilmiyor.
Muttakiler için…
Çünkü hidayet yalnızca zihnin bilgiyle dolması değildir. İnsanın kalbinin ve iradesinin de hakikate açık olmasıdır.
Aynı güneş herkese doğar ama herkes aynı şeyi görmez.
Aynı söz herkese söylenir ama herkes aynı şeyi anlamaz.
Aynı kitap milyonların elindedir ama herkes ondan aynı nasibi alamaz.
Kur’an bunun için insana yalnızca bilgi yüklemez; onu düşünmeye çağırır:
Akletmez misiniz?
Düşünmez misiniz?
İbret almaz mısınız?
Çünkü insanın önündeki en büyük engel her zaman bilgisizlik değildir.
Bazen kibirdir.
Bazen menfaattir.
Bazen taassuptur.
Bazen alışkanlıklardır.
Bazen de bir kişiye, gruba, cemaate, düşünceye veya makama sorgulamadan teslim olmaktır.
Bir insan çok şey bilebilir fakat iradesini başka bir insana teslim etmiş olabilir. Kendi aklıyla tartmak yerine bir başkasının sözüyle hareket edebilir. Hakikati şahıslara göre değerlendirmeye başladığı anda da sahip olduğu bilgi onu kurtarmaya yetmeyebilir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Peygamberler toplumlarına geldiklerinde onlardan makam istemediler, servet istemediler, bir karşılık beklemediler. Doğruluğu, adaleti, güzel ahlakı anlattılar. Buna rağmen bazı toplumlar peygamberlerini yalanladı, sürgün etti, eziyet etti, hatta öldürdü.
Peki bu insanlar hiçbir şey bilmiyorlar mıydı?
Elbette biliyorlardı.
Fakat insan bazen hakikati bilmediği için değil, hakikat işine gelmediği için ona karşı çıkar.
Çünkü hakikat bazen insanın menfaatine dokunur.
Bazen makamına dokunur.
Bazen alışkanlıklarına dokunur.
Bazen yıllardır kutsallaştırdığı düşünceleri sorgulamasını gerektirir.
İşte hikmet sahibi insan burada belli olur.
Kendisine yalnızca:
“Ben ne kadar biliyorum?”
diye sormaz.
Asıl şu soruyu sorar:
“Doğruyu gördüğümde, kendi aleyhime bile olsa kabul edebiliyor muyum?”
İnsan denilen varlığın anlaşılmasının güçlüğü de burada başlıyor.
Alexis Carrel’in meşhur eserine “İnsan Denen Meçhul” adını vermesi boşuna değildir. Asırlar boyunca filozoflar, hekimler, psikologlar ve düşünürler insanı anlamaya çalışmışlardır.
Çünkü insan gerçekten büyük bir sırdır.
Bir bakarsınız merhametiyle yükselir.
Bir bakarsınız menfaati uğruna en yakınını bile harcar.
Bir bakarsınız bütün servetini hiç tanımadığı bir insan için feda eder.
Bir bakarsınız küçücük bir makam uğruna doğruluktan vazgeçer.
Kur’an insanın bu iki istikametini çok çarpıcı biçimde ortaya koyar:
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”
(Tîn, 4)
Fakat hemen ardından onun aşağıların aşağısına düşebileceğini bildirir.
Demek ki insanın değeri yalnızca sahip olduğu kabiliyetlerde değil, o kabiliyetleri hangi istikamette kullandığındadır.
Akıl büyük bir nimettir.
Fakat aklın doğru bir istikamete ihtiyacı vardır.
İlim büyük bir nimettir.
Fakat ilmin hikmetle buluşması gerekir.
Göz büyük bir nimettir.
Fakat asıl mesele bakmak değil, görebilmektir.
Kur’an’ın ifadesi ne kadar düşündürücüdür:
“Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler…”
(A‘râf, 179)
Demek ki göz sahibi olmak başka, görmek başka…
Kulak sahibi olmak başka, işitmek başka…
Akıl sahibi olmak başka, akletmek başka…
Bilgi sahibi olmak başka, hakikati idrak etmek başka…
İşte basiret burada başlar. Hikmet burada ortaya çıkar.
Belki bilgelik de tam olarak budur.
Çok konuşmak değil, doğru sözü söylemek…
Çok malumat sahibi olmak değil, eşyanın ve hadiselerin hakikatini kavrayabilmek…
Herkesin peşinden koştuğunun peşinden koşmak değil, gerektiğinde durup:
“Biz nereye gidiyoruz?”
diye sorabilmek…
Bir insana, gruba, makama veya düşünceye körü körüne teslim olmak değil; her şeyi aklın, vicdanın, vahyin ve hakikatin terazisinde tartabilmek…
Ve en önemlisi:
Hakikat kendi aleyhimize bile olsa ona teslim olabilmek.
İnsan bilgiyle tanışır.
İlimle hakikati idrak eder.
Tefekkürle derinleşir.
Tecrübeyle olgunlaşır.
Basiretle görür.
Firasetle ayırır.
Hikmetle yerli yerine koyar.
Belki insanın bütün yolculuğu da budur.
Çok şey bilmek değil…
Hakikati bilmek, hakikati görebilmek ve hakikatin gereğini yaşayabilmek.
İnsanı bilge yapan da budur.
Mehmet Akpınar
22 Ağustos 2026