KİMİN KAHRAMANLARI
Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın hayatını anlatan filmi izlerken heyecanlanmayanımız var mıdır? İtalyan sömürgeciliğine karşı verdiği mücadeleyi, yaşına rağmen gösterdiği cesareti, inancından ve davasından taviz vermeyişini hayranlıkla seyrederiz. Hele idama götürülürken sergilediği vakur duruş, insanın hafızasından kolay kolay silinmez.
Mustafa Akkad’ın yönettiği Çağrı filmini defalarca izlesek yine doyamayız. Hz. Hamza’nın cesaretini, Bilâl-i Habeşî’nin sabrını, ilk Müslümanların iman uğruna katlandıkları fedakârlıkları her seyredişimizde yeniden heyecanlanırız.
Peki, neden bu filmler bizi böylesine etkiliyor?
Çünkü orada yalnızca bir kahramanlık hikâyesi değil, bir inancın, bir davanın, bir teslimiyetin ve bir medeniyetin mücadelesini görüyoruz.
Başkalarının Kahramanları
Bugün gençlerimize baktığımızda başka bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Rambo’yu tanıyorlar, Rocky’yi biliyorlar. Cesur Yürek filminin kahramanını, Aslan Yürekli Richard’ı, Büyük İskender’i tanıyorlar. Hollywood’un ürettiği hayalî kahramanları gerçekmiş gibi benimsiyor, onların cesaretine, gücüne ve mücadelelerine hayranlık duyuyorlar.
Elbette başka milletlerin kahramanlarını tanımakta, onların sanatından ve tarihinden istifade etmekte bir sakınca yoktur.
Ancak insanın aklına şu soru geliyor:
Biz neden başkalarının kahramanlarıyla övünürken kendi kahramanlarımızı yeterince tanımıyoruz?
Gemileri karadan yürüten Fatih Sultan Mehmet’i, çağ açıp çağ kapatan bir medeniyetin temsilcisi olarak gençlerimize ne kadar anlatabildik?
Yavuz Sultan Selim’in kararlılığını, Kanuni Sultan Süleyman’ın devlet yönetimini, Sarı Saltuk’un Balkanlar’daki irşat ve mücadele geleneğini ne kadar tanıtabildik?
Daha da önemlisi, İslam tarihinin yetiştirdiği büyük şahsiyetleri gençlerimizin gönül dünyasına ne kadar yerleştirebildik?
Hz. Ömer’in cesaretini ve adaletini, Hz. Ali’nin ilmini ve kahramanlığını, Hz. Ebu Bekir’in sadakatini, Hz. Osman’ın cömertliğini hangi sanat eserleriyle yeni nesillere taşıyabildik?
Bir düşünelim.
Hz. Ömer, Mekke müşriklerinin karşısında imanını gizlemeyen bir şahsiyetti. Hz. Ali, henüz genç yaşında Resûlullah’ın yatağına yatarak canını ortaya koyabilecek bir cesaret göstermişti.
Hz. Ebu Bekir, bütün varlığını Allah yolunda harcamayı göze almıştı. Hz. Osman, servetini toplumun ihtiyaçları için seferber etmiş, Rûme Kuyusu’nu satın alarak Müslümanların istifadesine sunmuştu.
Bunlar hayalî kahramanlar değildi.
Bunlar yaşamış, mücadele etmiş, bedel ödemiş ve insanlık tarihinin akışını değiştirmiş şahsiyetlerdi.
Bir Avuç İnsanın Değiştirdiği Dünya
İslam tarihine baktığımızda hayret verici bir hakikatle karşılaşırız.
Mekke’de baskı altında yaşayan, işkencelere uğrayan, yurtlarından çıkarılan bir avuç insan, kısa bir zaman içerisinde dünyanın en büyük güçleri karşısında söz sahibi hâline gelmiştir.
Hz. Ömer döneminde Sasani İmparatorluğu tarih sahnesinden çekilmiş, Bizans İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeki geniş topraklar Müslümanların idaresine geçmiştir.
Peki, bu insanlar hangi güçle böylesine büyük başarılar elde ettiler?
Servetleri mi vardı? Büyük orduları mı vardı? Gelişmiş savaş teknolojilerine mi sahiptiler?
Hayır!
Onların asıl gücü imanları, tevhid inançları, adalet anlayışları, fedakârlıkları ve uğruna yaşayacakları bir davalarının bulunmasıydı.
Önce insanı inşa ettiler, ardından medeniyeti.
Önce gönülleri fethettiler, sonra şehirleri.
Çünkü sağlam bir inanç, insanın korkularını aşmasını, nefsini terbiye etmesini ve büyük fedakârlıklara katlanmasını sağlayabilir.
Ancak burada unutulmaması gereken bir hakikat vardır:
Bir medeniyetin büyüklüğü yalnızca fethettiği topraklarla değil, insanlığa kazandırdığı adalet, ilim, ahlak ve merhametle ölçülür.
İlimde de Kahramanlarımız Var
Kahramanlık yalnızca savaş meydanlarında gösterilmez.
İlim de bir mücadeledir. Cehalete karşı verilen mücadele de bir kahramanlıktır.
Farabi’yi, İbn Sina’yı, Ebu Bekir er-Razi’yi, Harezmi’yi, Biruni’yi ve daha nice büyük ilim insanımızı düşünelim.
Tıptan matematiğe, astronomiden felsefeye kadar insanlığın bilgi birikimine önemli katkılar sunmuş bu şahsiyetleri gençlerimiz ne kadar tanıyor?
Batılı bilim insanlarının hayatlarını, buluşlarını, mücadelelerini anlatan sayısız belgesel, film ve kitap hazırlanırken bizim medeniyetimizin yetiştirdiği ilim insanları neden aynı ölçüde görünür olamıyor?
Acaba kendi tarihimize yeterince değer vermiyor muyuz?
Yoksa başkalarının başarılarını gözümüzde büyütürken kendi değerlerimizi küçümseyen bir aşağılık kompleksine mi kapılıyoruz?
Bu soruyu kendimize sormak zorundayız.
Dünyayı Kim Yönetiyorsa Kültürünü de O mu Yayıyor?
Tarih bize gösteriyor ki siyasi ve ekonomik güç, kültürel etkiyi de beraberinde getiriyor.
Bir zamanlar İngiltere, geniş sömürge coğrafyası üzerinden dilini, eğitim sistemini ve kültürünü dünyanın farklı bölgelerine taşıdı.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri, sinemasıyla, müziğiyle, teknolojisiyle ve medya gücüyle dünyanın önemli bir bölümünü kültürel olarak etkiliyor.
Hollywood yalnızca film üretmiyor.
Kahraman üretiyor, hayat tarzı sunuyor, değerler aktarıyor, hayaller kurduruyor.
Bazen hayalî bir karakteri öylesine güçlü anlatıyor ki milyonlarca insan o karakterin dünyasına hayran oluyor.
Biz ise gerçek kahramanlarımızın hayatlarını anlatmakta zorlanıyoruz.
Onlar hayalî kahramanları dünyaya tanıtıyor, biz gerçek kahramanlarımızı kendi çocuklarımıza bile yeterince tanıtamıyoruz.
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele budur.
Elbette kültür yalnızca ekonomik güçle yayılmaz. Güçlü bir fikir, samimi bir inanç ve etkili bir sanat eseri de sınırları aşabilir.
Nitekim Mustafa Akkad’ın Çağrı ve Çöl Aslanı Ömer Muhtar filmleri bunun en güzel örneklerindendir.
Aradan yıllar geçmesine rağmen bu eserlerin hâlâ ilgiyle izlenmesi tesadüf değildir.
Demek ki mesele yalnızca para değildir.
Mesele, inanılan değerleri güçlü bir sanat diliyle anlatabilmektir.
Sinema ve Tiyatro Bir Medeniyet Meselesidir
Sinema ve tiyatroyu yalnızca eğlence aracı olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Bir film bazen yüzlerce kitabın ulaşamadığı insana ulaşabilir.
Bir tiyatro oyunu, saatlerce anlatılan bir hakikati birkaç sahnede insanın zihnine ve gönlüne yerleştirebilir.
Bir çocuk, tarih kitabında okuduğu bir kahramanı unutabilir. Fakat sahnede gördüğü, mücadelesine şahit olduğu, acısını ve sevincini hissettiği bir şahsiyeti ömrü boyunca unutmayabilir.
İşte bunun için tiyatroya, sinemaya, edebiyata ve sanata önem vermek zorundayız.
Özellikle yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının, üniversitelerin ve kültür kuruluşlarının bu alanda daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekiyor.
Okullarımızda tarihimizin kahramanlarını anlatan tiyatro gösterileri düzenlenmeli. Gençlerimiz yalnızca seyirci olmamalı, sahneye çıkmalı, rol almalı, araştırmalı ve üretmelidir.
Kendi kültürümüzü, mizahımızı, dilimizi, geleneklerimizi ve tarihî şahsiyetlerimizi sanatın imkânlarıyla yaşatmalıyız.
Ancak burada önemli bir eksikliğimiz daha var.
Ne yazık ki toplumumuzun bazı kesimlerinde üretmekten çok tüketmek, emek vermekten çok karşılık beklemek, sorumluluk almaktan çok hazır olanı kullanmak anlayışı yaygınlaşıyor.
Her şeyin maddi kazançla ölçüldüğü bir ortamda gönüllülük, fedakârlık ve dava şuuru zayıflıyor.
Elbette sanatçının emeğinin karşılığı verilmelidir. Sanatın gelişmesi için maddi imkânlar da gereklidir.
Fakat her şeyi paraya bağlayan bir anlayışla büyük bir kültür ve medeniyet hamlesi gerçekleştirilemez.
Birilerinin taşın altına elini koyması, sorumluluk üstlenmesi, gerektiğinde fedakârlık yapması gerekiyor.
Çünkü medeniyet yalnızca parayla değil; inançla, emekle, gayretle ve adanmışlıkla yükselir.
Kendi Hikâyemizi Anlatmalıyız
Bugün çocuklarımızın zihnini ve gönlünü kimlerin şekillendirdiğini iyi düşünmeliyiz.
Hangi filmleri izliyorlar?
Hangi kahramanlara özeniyorlar?
Kimlerin hayatlarını örnek alıyorlar?
Kimin cesaretine hayranlık duyuyor, kimin mücadelesinden etkileniyorlar?
Biz kendi kahramanlarımızı anlatmazsak başkaları kendi kahramanlarını anlatmaya devam edecektir.
Biz kendi medeniyetimizin değerlerini sanatla, edebiyatla, sinemayla ve tiyatroyla yaşatmazsak gençlerimizin hayal dünyasını başkalarının ürettiği karakterler dolduracaktır.
Burada yapılması gereken başka medeniyetleri küçümsemek değildir. Onların başarılarını da tanımalı, ilimlerinden ve sanatlarından da istifade etmeliyiz.
Fakat kendi tarihimize yabancılaşmadan, kendi değerlerimizi aşağı görmeden, kendi kahramanlarımızdan utanmadan bunu yapabilmeliyiz.
Fatih’i anlatırken yalnızca İstanbul’un fethini değil, onun ilme verdiği değeri de anlatmalıyız.
Hz. Ömer’i anlatırken yalnızca cesaretini değil, adalet karşısındaki hassasiyetini de göstermeliyiz.
Hz. Osman’ı anlatırken yalnızca zenginliğini değil, servetini insanlığın hizmetine sunan cömertliğini de öğretmeliyiz.
Farabi’yi, İbn Sina’yı, Razi’yi anlatırken gençlerimize ilmin, araştırmanın ve düşünmenin de büyük bir mücadele olduğunu hissettirmeliyiz.
Çünkü bizim ihtiyacımız yalnızca geçmişiyle övünen bir nesil değildir.
Geçmişinden ilham alarak geleceği inşa eden bir nesle ihtiyacımız var.
Son sözümüz şu olsun:
Bir milletin kahramanları yalnızca tarih kitaplarında yaşarsa zamanla unutulur. Fakat o kahramanların fikirleri, mücadeleleri ve değerleri sanatla, edebiyatla ve eğitimle yeni nesillere aktarılırsa yaşamaya devam eder.
Unutmayalım!
Kendi kahramanlarını tanımayan nesiller, başkalarının kahramanlarına hayranlık duyar.
Kendi hikâyesini anlatamayan milletler, başkalarının yazdığı hikâyelerde kendilerine rol ararlar.
Artık başkalarının hikâyelerine hayran olmakla yetinmeyelim.
Kendi hikâyemizi de anlatalım.
Çünkü anlatılmayı bekleyen büyük bir tarihimiz, tanıtılmayı bekleyen nice kahramanımız ve insanlığa söyleyecek çok sözümüz var.
Mehmet Akpınar
30 Ekim 2026