SABIR VE SEBAT

İnsan bu dünyaya kalmak için değil, imtihan olmak için gönderildi.

Rabbimiz Zâriyât Suresi’nin 56. ayetinde buyuruyor:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

İşte hayatın anlamını belirleyen ölçü budur.

Gerçek mümin, hayatını yalnızca dünyaya göre değil, ahirete göre tanzim eden insandır. Çünkü dünyayı kalıcı zanneden insanın korkuları çoğalır. Ölümden korkar. Rızık endişesine kapılır. Makamını, imkânını, rahatını kaybetmekten korkar. Önüne çıkan engelleri gözünde büyütür. Şeytanı ve onun dostlarını olduğundan daha güçlü görmeye başlar.

Fakat dünyanın geçici, ahiretin ebedî olduğuna yakînen iman eden insanın bakışı değişir.

Ölüm onun için yok oluş değildir.
Rızkın sahibi Allah’tır.
Güç Allah’ındır.
Zafer de mağlubiyet de O’nun takdirindedir.

Böyle bir insan, üzerine düşeni yaptıktan sonra Allah’a dayanır.

Allah’a dayanan bir iradeyi korkuyla teslim almak kolay değildir.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Allah’ın peygamberleri insanlardan bir makam, servet veya ücret istemediler. Onları yalnızca hakka, adalete, iyiliğe ve Allah’a kulluğa çağırdılar. Buna rağmen kınandılar, dışlandılar, taşlandılar; hatta şehit edilenler oldu.

Demek ki insan yalnızca kötülük yaptığı için düşman kazanmaz.

Bazen iyilik de insanı hedef hâline getirir.

Bunu garipsememek gerekir. Çünkü dünya zaten imtihan yeridir.

Necip Fazıl ne güzel söyler:

“Düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.”

Her şey biraz da zıddıyla anlaşılır.

Karanlık olmasa aydınlığın, kötülük olmasa iyiliğin kıymeti nasıl anlaşılacaktı?

Hayatta da böyledir. Bir ailede, bir mahallede veya bir toplumda sürekli iyilik yapan insanların kıymeti çoğu zaman yaşarken yeterince bilinmez. İnsan ölür; ardından, “Ne güzel insandı, ne misafirperverdi, ne güler yüzlüydü, ne yiğit adamdı…” denilmeye başlanır.

Keşke bu sözler insanlar hayattayken de söylenebilse.

Fakat bazen iyilerin kıymetini anlayabilmek için kötülüğün yüzünü görmek gerekir.

İşte tam burada mümine düşen şey öfkelenmek, yılmak veya yolundan dönmek değildir.

Sabretmektir. Sebat etmektir.

Kur’an’ın müjdesi açıktır:

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”

Ancak sabır, oturup beklemek değildir.

Sabır; zafere yürürken sabretmektir.
Ezaya sabretmektir.
Yoksulluğa sabretmektir.
Engellere sabretmektir.
İyilik yapmaya devam etmektir.
Düştüğünde yeniden kalkmaktır.
Doğru bildiğin yolda istikametini kaybetmemektir.

Bunun bir başka adı da sebattır.

Kur’an’daki o büyük dua bunun için ne kadar anlamlıdır:

“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl.”

Çünkü insan bazen güçlüdür ama yorulur. Bazen doğru yoldadır ama yalnız kalır. Bazen gayret eder ama karşılığını hemen göremez.

İşte o zaman dua devreye girer.

Dua aczin değil, imanın ifadesidir. İnsan elinden geleni yapar; sonra kendisinden büyük olan kudrete dayanır.

Bu sebeple istikamet yolunun üç büyük azığı vardır:

Sabır, dua ve tevekkül.

Fakat bunlar tembellik anlamına gelmez.

Sabır varsa yanında çalışkanlık olacaktır.
Tevekkül varsa öncesinde gayret olacaktır.
Fedakârlık olacaktır.
Cehaletin karşısında ilim olacaktır.
Günü kurtarmanın karşısında vizyon olacaktır.

Çünkü dünya yalnızca güzel sözlerle değişmez.

İman yön verir, ilim yol gösterir, çalışma netice doğurur, sabır insanı yolda tutar, dua ve tevekkül ise kalbi Allah’a bağlar.

Tarihi değiştiren insanlar da böyle insanlardır.

Korkularına teslim olmayanlar…

Rızık endişesiyle doğrularından vazgeçmeyenler…

Engeller karşısında geri dönmeyenler…

Kötülük gördüğü hâlde iyilik yapmaktan vazgeçmeyenler…

Ve bütün sebeplere sarıldıktan sonra:

“Allah bize yeter.”

diyebilenler.

Çünkü dünya bir imtihandır.

İmtihanda esas mesele önümüze ne çıktığı değil, önümüze çıkanlar karşısında istikametimizi koruyup koruyamadığımızdır.

Mehmet AKPINAR
6 Ekim 2026