MERHAMETİN SINIRI
İyilik nereye kadar, adalet nereden sonra başlar?
Hayat dengeden ibarettir…
Denge deyip geçmeyelim. Çünkü insanın da, ailenin de, devletin de, belediyenin de, toplumun da ayakta kalması çoğu zaman görünmeyen bir terazinin düzgün çalışmasına bağlıdır…
Ne çok sert olacaksınız…
Ne de sizi istismar edecek kadar ölçüsüz merhamet göstereceksiniz…
Çünkü ataların söylediği gibi: “Merhametten maraz doğar…”
Bu söz ilk duyulduğunda biraz sert gelir insana. Merhamet nasıl hastalık doğurabilir ki dersiniz…
Oysa hayat, insana bazen bunun ne kadar gerçek olduğunu öğretir…
Birine sürekli taviz verirsiniz; teşekkür etmek yerine daha fazlasını ister…
Bir yanlışını affedersiniz; pişman olmak yerine cesaret bulur…
Bir kötülüğü görmezden gelirsiniz; mahcup olmak yerine azgınlaşır…
Bazen de yardım ettikleriniz, dönüp sizi suçlar…
İnsanın canını acıtan da çoğu zaman budur zaten…
Bir lokma ekmek verdiğinizin size taş atması…
Elinden tuttuğunuzun arkanızdan konuşması…
Yaraya merhem olmaya çalıştığınız kişinin, sizin iyi niyetinizi zayıflık sanması…
Halk arasında sıkça gözlenen bir hakikat vardır:
Ölçüsüz iyilik bazen şükrü değil, hak edilmişlik duygusunu büyütür…
İnsan nefsi, sürekli verileni bir süre sonra lütuf değil hak gibi görmeye başlayabilir. İşte merhametin adaletle dengelenmesi gereken yer tam da burasıdır…
Merhamet edeceğiz ama aklımızı kaybetmeden…
Yardım edeceğiz ama adaleti unutmadan…
Fedakârlık yapacağız ama istismara kapı aralamadan…
Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği yol da budur aslında…
Kur’an insanı hep aşırılıklardan uzak durmaya çağırır…
Ne cimrilik…
Ne savurganlık…
Ne kibir…
Ne eziklik…
Ne aşırı sertlik…
Ne de şahsiyetsiz bir yumuşaklık…
“Vasat ümmet” der Kur’an…
Yani dengeli ümmet…
Orta yolu bilen…
Nerede sert olunacağını, nerede merhamet gösterileceğini ayırt edebilen bir insan tipi…
Furkan Suresi Rahmân’ın kullarını anlatırken onların yeryüzünde vakar ve ölçü ile yürüdüğünü söyler…
Ne böbürlenerek…
Ne de silikleşerek…
Müslüman savrulan insan değildir…
Ölçüsünü kaybetmeyendir…
Geçtiğimiz gün yaşanan küçük bir olay bana bunu yeniden düşündürdü…
Engelli bir vatandaşımızın evine belediye olarak boya desteği sağlanmasını istedik. Boya alınmış, ekip hazırlanmış, masraf edilmiş…
Fakat bu kez başka bir renk talep edildi…
Belediyenin elinde olmayan, yeniden maliyet doğuracak bir tercih…
Burada mesele boya meselesi değildir aslında…
Mesele şudur:
Merhamet, ihtiyacı mı karşılamalıdır; yoksa sınırsız talebi mi?
Kamu malı emanettir…
Bir kişinin keyfi için milletin hakkını hoyratça harcamaya başladığınız anda merhamet olmaktan çıkar, adaletsizliğe dönüşür…
Çünkü kamu vicdanı da vardır…
Bir kişiye ölçüsüz davranırsanız, gerçekten ihtiyaç sahibinin hakkını eksiltirsiniz…
Hayatın her alanında böyledir bu…
Çocuk eğitiminde de…
Bir çocuğu hiç üzmeyeyim diye disiplin koymazsanız, hayat onu çok daha sert terbiye eder…
Şirket yönetiminde de…
Çalışmayanla çalışanı ayırmazsanız, gayret edenin şevkini kırarsınız…
Devlet yönetiminde de…
Kuralları uygulamazsanız, iyiler cezalandırılır; kötüler cesaret bulur…
İşte bu yüzden eskiler önce nasihati önemsemiştir…
Önce anlat…
Önce uyar…
Önce gönül diliyle yaklaş…
Ama kötülükte ısrar varsa, istismar alışkanlığa dönüşmüşse; adalet de yerini bulmalı…
Çünkü bazen sınır koymak da merhamettir…
Bir insanın yanlışına sürekli göz yummak, ona iyilik değil kötülük yapmaktır…
Fyodor Dostoevsky’nin cezaevi hatıralarında anlattığı bir sahne vardır…
Mahkûmlar kapıdaki köpeği tekmeler…
Köpek ses çıkarmaz…
Ama biri başını okşadığında geri çekilip havlamaya başlar…
İnsan ruhu bazen böyledir…
Şefkati anlamayı unutmuş kalpler vardır…
İyiliği hak değil, zaaf sanan insanlar vardır…
İşte böyle zamanlarda dengeyi kaybetmeyeceksiniz…
Ne merhameti terk edeceksiniz…
Ne de merhametinizin sizi esir almasına izin vereceksiniz…
Çünkü unutmayalım:
Adaletle dengelenmeyen merhamet, zalimi büyütür…
Merhametsiz adalet ise insanı taşlaştırır…
Hakikat, ikisinin arasındaki ince çizgide saklıdır…
Mehmet Akpınar
19 Mayıs 2026