İSTİKAMETİN BEDELİ
İnsan, yola çıkmadan önce neyi aradığını bilmelidir…
Gayesi net olmayanın yürüyüşü de savrulur… Çünkü insanı ayakta tutan sadece güç değildir; inandığı hakikatin berraklığıdır…
Onun için dava adamı önce niyetini sağlamlaştırmalıdır…
Sonra yolunu…
Sonra da yoldaşını…
Çünkü bulanık niyetlerden berrak mücadele çıkmaz… Eğri kalplerden dosdoğru yürüyüş doğmaz…
Peygamber Efendimiz Aleyhisselam bir gün yere düz bir çizgi çizmişti… Sonra o çizginin sağına ve soluna eğri yollar çizmişti… Ardından buyurmuştu ki:
“İşte bu benim dosdoğru yolumdur…”
Diğer yollar ise insanı hakikatten koparan sapaklardı… Her eğri yolun başında bir çağırıcı vardı… Heva vardı… Şeytan vardı… Tağut vardı… İnsanları istikametten koparmaya çalışan aldatıcı yollar vardı…
Aslında insanın en büyük imtihanı da burada başlıyordu…
Doğru yolu görmek değil…
Doğru yolda kalabilmek…
Bugün nice insanlar hakikati bildiğini söylüyor… Ama menfaat geldiğinde yön değiştiriyor… Korku geldiğinde geri çekiliyor… Alkış geldiğinde kibirleniyor… Yalnız kaldığında ise istikameti terk ediyor…
Bu yüzden temel çok önemlidir…
Temeli sağlam olmayan binanın sonu nasıl çöküşse, niyeti bozuk olan yürüyüşün sonu da hüsrandır…
Rahmetli Yaşar Kaplan’ın dediği gibi:
“Kendi adamını kendin yetiştireceksin…”
Çünkü gelişigüzel dünyanın yetiştirdiği kalabalıklarla hakikat mücadelesi yürümüyor… Sayılar büyüyor ama omurga küçülüyor… Gürültü artıyor ama istikamet kayboluyor…
Ben hayatım boyunca bazen yalnız kalsam da istikameti kaybetmemeye çalıştım… İnsanlarla didişmek yerine hedefe bakmayı tercih ettim… Çünkü bazen insan cevap vere vere yolu unutuyor… Tartışmaların içine düşe düşe istikametini kaybediyor…
Ama insan nihayetinde bir insan…
Yoruluyor…
Kırılıyor…
Omuzları ağırlaşıyor…
Bazen insanın beli değil, ruhu çatırdıyor…
İşte tam da böyle zamanlarda Kur’an insana yeniden yön veriyor…
Bakara Suresi’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”
Ne ağır bir hitap…
Çünkü sahabe-i kiram artık dayanma sınırına yaklaşmıştı…
Ekonomik boykot ilan edilmişti… Müslümanlarla alışveriş yapılmıyordu… Selam verilmiyordu… Yemek satılmıyordu… Su dahi verilmiyordu…
Peygamber Efendimiz Aleyhisselam ve sahabeler adeta bir çember içine alınmıştı… Açlık artık dayanılmaz hale gelmişti… İnsanlar karınlarına taş bağlıyordu… Kuru yaprak yemeye başlamışlardı…
Sa’d bin Ebi Vakkas radıyallahu anh anlatıyor…
Bir gece küçük abdest bozmak için dışarı çıktığında ayağının altında kuru bir deri parçası ya da kuru yaprak benzeri bir şey hissediyor… Açlıktan onu alıp emdiğini anlatıyor…
Düşünün…
Bugün küçük bir sıkıntıda dağılan insan, o günkü imtihanı tahayyül bile edemez…
Habbab bin el-Eret’in sırtında ateşler söndürülüyordu…
Eriyen yağları ateşi bastırıyordu…
Ama yine de vazgeçmiyorlardı…
Çünkü onlar rahatlık dini taşımıyordu…
Hakikat taşıyorlardı…
İşte tam da o noktada bazı sahabeler:
“Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”
demeye başlamıştı…
Ve Rabbimiz şu ayeti indirdi:
“Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar ve öyle sarsıntılar dokundu ki; sonunda Peygamber ve beraberindekiler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler…”
Ne kadar insani bir serzeniş…
Ama ayetin en muhteşem yeri bundan sonraydı:
“Dikkat edin! Allah’ın yardımı yakındır…”
İşte bütün mesele burada…
İnsan tam kırılma noktasına geldiğinde, Allah yardımın yaklaştığını haber veriyor…
Gecenin en karanlık anı sabaha en yakın vakittir…
Doğum sancısı arttığında doğum yaklaşmıştır…
Demek ki mümin insan, zorluk geldiğinde hemen ümitsizliğe düşmez… Çünkü bilir ki; bazen Allah yardımını en son anda gönderir… İnsan dayanmanın son sınırına geldiğinde kapılar açılır…
İşte İnşirah Suresi de tam böyle zamanlarda insanın imdadına yetişiyor…
“Biz senin göğsünü genişletmedik mi?”
“Belini büken yükünü kaldırmadık mı?”
“Senin şanını yüceltmedik mi?”
Çünkü Peygamber Efendimiz Aleyhisselam da yorulmuştu…
Belini çatırdatan yükler taşımıştı… Ama Allah onu yalnız bırakmamıştı…
İnşirah bize şunu öğretiyor:
İnsan bazen karanlığın içinde kaldığını zanneder… Ama Allah onun göğsünü ferahlatacak kapıları çoktan hazırlamıştır…
Onun için biz her zorlukla beraber bir kolaylığın olduğuna inanıyoruz…
“Şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır…”
“Gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır…”
Demek ki mümin insan zorluk geldiğinde paniğe kapılmaz…
Pes etmez…
Dağılmaz…
Çünkü bilir ki Allah mutlaka yeni bir kapı açacaktır…
İnşirah Suresi’nin sonunda verilen emir de çok manidardır:
“Bir işi bitirdiğinde hemen başka bir işe koyul…”
“Ve yalnız Rabbine yönel…”
Yani mücadele bitince rehavet yok…
Zafer gelince kibir yok…
Bir işi yaptım deyip kenara çekilmek yok…
Tam tersine…
Her başarının ardından yeniden Allah’a yönelmek var…
Yeniden secdeye kapanmak var…
Yeniden yola koyulmak var…
İşte insanı sağlam tutan budur…
Yolu sağlam tutan budur…
Kalabalıkların alkışı değil; Allah’a bağlılık…
Onun için her zaman söylüyoruz:
Bir uyanık insan, bin uyuyanı uyandırabilir…
Tarih bunun örnekleriyle doludur…
Bir Musa bir ümmet oldu…
Bir İbrahim tek başına bir millet oldu…
Bir Mehmet Akif bir milleti ayağa kaldırdı…
Bir Necip Fazıl karanlığın ortasında istikamet diye haykırdı…
Demek ki mesele sayı değil…
Mesele yön…
Bugün de insanlığın en büyük ihtiyacı budur…
Yorulmayan insanlar değil; yönünü kaybetmeyen insanlar…
Çünkü insan bazen düşebilir…
Hata yapabilir…
Yalnız kalabilir…
Ama istikametini kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir…
Belki şimdi yeni bir dönemin eşiğindeyiz…
Yeni bir yolculuğun başındayız…
Belki yeniden imtihanlardan geçeceğiz…
Belki yeniden yalnız kalacağız…
Ama biliyoruz ki…
Allah’a dayanarak yürüyenler hiçbir zaman sahipsiz değildir…
Ve yine biliyoruz ki:
Önemli olan kalabalıklar değil, istikamettir…
Mehmet Akpınar
10 Mayıs 2026