ÖVGÜNÜN ZEHİRİ

İnsan garip bir varlık…
Bir taraftan övülmek hoşuna gidiyor, bir taraftan da övgü insanı fark etmeden zehirleyebiliyor…

Belki de bu yüzden büyük insanlar, kendilerini alkışlayanlardan çok, kendilerine hata gösterenleri önemsemişlerdir…

Düşünüyorum da; insanı gerçekten seven kimdir?

Sürekli methiyeler düzen, her sözüne “doğru başkanım”, “haklısın ağabey” diyen mi?
Yoksa seni kırmayı göze alıp yanlışını söyleyen mi?

Hakikat acıdır ama şifadır…
Yalan tatlıdır ama zehirdir…

İnsanın kendisini seven birinden gelen özeleştiriye kulak vermesi gerekir. Çünkü seni gerçekten seven insan, menfaat için değil; sen yanlış yapmayasın diye konuşur…
Canını sıksa da seni düzeltmek ister…
İnsan bazen en büyük iyiliği, kendisini eleştiren dosttan görür…

Ama bir de başka insanlar vardır…

Bizim kültürde “yağcı”, “dalkavuk”, “kraldan çok kralcı” denilen tipler…

Onlar sana hakikati değil, hoşuna gideni söyler…
Çünkü dertleri sen değil, senden elde edecekleri menfaattir…

Bugün seni göklere çıkarırlar…
Yarın bir beklentileri karşılanmadığında ilk taşı atan yine onlar olur…

Bugün “canım sana feda” diyen, yarın senin hakkında en ağır sözleri söyleyebilir…

Çünkü sevgileri ilkeye değil, çıkara dayanır…

İşte burada insanın dikkatli olması gerekiyor…

Bir insanı eleştiren herkes düşman değildir…
Bir insanı öven herkes de dost değildir…

Belki de insanın hayatındaki en büyük imtihanlardan biri budur:
Alkış ile hakikati birbirine karıştırmamak…

Boşuna değil…

Ömer bin Hattab’ın kendisini aşırı övenlere karşı rahatsız olduğu, kibir korkusuyla bundan sakındığı anlatılır. Hatta meşhur rivayetlerde, yüzüne karşı aşırı övgüyü hoş görmediği ifade edilir…

Çünkü insan nefsi gizli bir düşmandır…
Sana sinsice yaklaşır…

Bugün tevazu sahibi olan bir insan, farkına varmadan kendisini kusursuz görmeye başlayabilir…

Bir övgü…
Bir alkış…
Bir “sensiz bu iş olmaz” sözü…

Ve insan yavaş yavaş hakikatten uzaklaşabilir…

Belki de bu yüzden Peygamber Efendimiz, insanın yüzüne karşı aşırı övgü konusunda ümmetini uyarmıştır…

Çünkü övgü bazen bir iltifat değil, bir imtihandır…

Ama meselenin başka bir tarafı daha var…

İnsan sadece eleştiriden değil, ilgisizlikten de kırılır…

Bunu özellikle toplum hayatında ve siyasette daha fazla görüyoruz…

Bir insanın gönlünü bazen büyük işler değil, küçük temaslar kazanır…

Bir selam…
Bir telefon…
Bir “Nasılsın kardeşim?” cümlesi…

İnsan, görülmek ister…
Hatırlanmak ister…
Değer verildiğini hissetmek ister…

Yoğunluk olur, telaş olur, programlar üst üste gelir…
İnsan bazen istemeden uzak düşer…

Ama karşı taraf bunu çoğu zaman yoğunluk olarak değil, “beni unuttu” diye okuyabilir…

Araya mesafe girince, gönülde de mesafe oluşabiliyor…

Hatta bazen insan şaşırıyor…

Düne kadar dost bildiğin birinin, sırf ilgisiz kaldığını düşündüğü için kırıldığını, hatta kırgınlığını zamanla hasede çevirdiğini görebiliyorsun…

Demek ki insan sadece ekmek istemiyor…
İlgi de istiyor…
Muhabbet de istiyor…
Hatırlanmak da istiyor…

Belki de bu yüzden gönül almak, bazen büyük bir hizmetten daha kıymetli olabiliyor…

Ama bütün bunların içinde insanın pusulasını kaybetmemesi gerekiyor…

Ne yağcıların övgüsü insanı büyütmeli…
Ne eleştiri insanı küçültmeli…
Ne de kırgınlıklar istikameti bozmalı…

Çünkü asıl mesele şudur:

Hakikati söyleyen birkaç dostu kaybetmemek…
Ve alkışın zehirine kapılmadan yürüyebilmek…

İnsan, kendisini övenlerle değil; kendisini düzeltenlerle büyür…

Mehmet Akpınar
16 Mayıs 2026