MAKAM UĞRUNA AYAĞINI KESME
Mesele saraya girmek değil, gönüllere girebilmektir…
Külkedisi masalının Grimm Kardeşler tarafından anlatılan eski hâlinde oldukça düşündürücü bir sahne vardır.
Külkedisi’nin balodan kaçarken geride bıraktığı ayakkabıyı eline alan prens, onun sahibini bulmak için ülkede aramaya başlar.
Ayakkabıyı deneyen üvey kardeşlerden birinin ayağı ayakkabıya sığmayınca, prenses olabilmek uğruna ayak parmağını keser. Diğerinin ise topuğu sığmaz; o da aynı makam ve saray hayali uğruna topuğundan bir parça keser.
Neden?
Bir saraya girebilmek için…
Bir unvana kavuşabilmek için…
Bir makam sahibi olabilmek için…
Masal eski, fakat insanın zaafı yeni değil.
Bugün de insanlar makam denilen ayakkabıya sığabilmek için bazen kendilerinden parçalar kesiyorlar.
Ayaklarından değil belki…
Şahsiyetlerinden…
İlkelerinden…
Dostluklarından…
Vefalarından…
Doğrularından…
Vicdanlarından…
Yeter ki o koltuğa otursunlar.
Yeter ki isimlerinin önüne bir unvan gelsin.
Yeter ki kalabalıklar onları alkışlasın.
Yeter ki güç kendilerinde olsun.
Bu hastalık herhangi bir siyasi partiye, herhangi bir ideolojiye veya herhangi bir döneme ait değildir.
Bu, insanın nefsiyle ilgili kadim bir hastalıktır.
Sağcısında da olabilir, solcusunda da…
İktidarında da olabilir, muhalefetinde de…
Muhafazakârında da olabilir, sosyal demokratında da…
Milliyetçisinde de olabilir, liberalinde de…
Dindarında da olabilir, sekülerinde de…
Çünkü makam sevgisinin partisi yoktur.
Nefsin rozeti olmaz.
İşte siyasetin en büyük imtihanlarından biri burada başlar.
Belediye başkanı olmak…
Milletvekili olmak…
Bakan olmak…
Genel başkan olmak…
İl veya ilçe başkanı olmak…
Bunların hiçbiri kendi başına kötü değildir.
Bunlar millete hizmet edebilmek için birer vasıtadır.
Felaket, vasıtanın gayeye dönüşmesiyle başlar.
İnsan “Bu makamla ne yapabilirim?” diye düşünmek yerine, “Bu makama nasıl gelebilirim?” diye yaşamaya başladığı anda makamın esiri olur.
O zaman yanında yürüyen insanı rakip görmeye başlar.
Arkadaşının başarısından rahatsız olur.
Kendisinden daha çok sevilen insanı tehdit olarak algılar.
Kulis başlar.
Dedikodu başlar.
Gruplaşma başlar.
İftira başlar.
Ayak oyunları başlar.
Dün omuz omuza yürüyenler yarın birbirinin ayağını kaydırmaya çalışır.
Ne uğruna?
Beş yıl oturulacak bir koltuk uğruna…
İşte insan burada durup kendisine sormalıdır:
Bir koltuğu kazanmak uğruna kendimi kaybetmeye değer mi?
Çünkü bazen insan seçimi kazanır ama şahsiyetini kaybeder.
Bazen listeye girer ama dostlarını kaybeder.
Bazen makamı kazanır ama insanların gönlünü kaybeder.
Bazen de hiçbirini kazanamaz; fakat o uğurda yaptığı mücadele sırasında ahlakını da tüketmiş olur.
En büyük mağlubiyet budur.
Makamı kaybetmek değil…
Kendini kaybetmek.
Kur’an’ın ölçüsü son derece açıktır:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”
(Hûd, 112)
Dosdoğru olmak yalnız ibadette değildir.
Ticarette de…
Aile hayatında da…
Devlet yönetiminde de…
Siyasette de…
Seçim kazanırken de…
Seçim kaybederken de…
Aday gösterildiğinde de…
Aday gösterilmediğinde de…
İnsan aynı insan kalabiliyor mu?
Asıl mesele budur.
Çünkü insanın şahsiyeti istediği kendisine verildiğinde değil, istediği kendisine verilmediğinde daha iyi anlaşılır.
NE YAPTIN DEĞİL, KİMİN İÇİN YAPTIN?
Bir başka büyük imtihan ise riyadır.
Resûlullah’ın Sahih Müslim’de nakledilen son derece sarsıcı hadisinde kıyamet günü hesaba çekilecek üç insan anlatılır.
Biri mal sahibidir.
Allah’ın kendisine verdiği serveti harcadığını söyler.
Fakat bunu Allah rızası için değil, insanlar kendisine “cömert” desinler diye yaptığı ortaya çıkar.
Bir diğeri ilim öğrenmiş, öğretmiş ve Kur’an okumuştur.
O da Allah için yaptığını söyler.
Fakat insanların kendisine “âlim” demeleri, güzel okuduğunu söylemeleri için yaptığı ortaya çıkar.
Bir diğeri canını ortaya koymuş, savaşmış ve öldürülmüştür.
O da Allah yolunda canını verdiğini söyler.
Fakat insanların kendisine “cesur, kahraman” demeleri için savaştığı ortaya çıkar.
Düşünün…
Mal verilmiş.
İlim öğrenilmiş.
Can verilmiş.
Dışarıdan baktığınızda bundan daha büyük hangi fedakârlık olabilir?
Fakat niyet bozulduğunda amel de anlamını kaybediyor.
Demek ki mesele yalnız:
“Ne yaptın?” değildir.
Asıl soru:
“Kimin için yaptın?”
İşte siyasetçinin de zaman zaman aynanın karşısına geçip kendisine bu soruyu sorması gerekir.
Neden belediye başkanı olmak istiyorum?
Neden milletvekili olmak istiyorum?
Neden bakan olmak istiyorum?
Neden genel başkan olmak istiyorum?
Neden kürsüye çıkmak istiyorum?
Neden fotoğrafımın görünmesini istiyorum?
Gerçekten hizmet etmek için mi?
Mazlumun sesi olmak için mi?
Bir şehrin derdini çözmek için mi?
Bir ülkeye faydalı olmak için mi?
Allah’ın rızasını kazanmak için mi?
Yoksa insanlar bana “başkanım”, “vekilim”, “bakanım” desinler diye mi?
Bu sorunun cevabını herkes önce kendi vicdanına vermelidir.
Çünkü makam sevgisi çok sinsi bir hastalıktır.
İnsan başlangıçta makama hizmet etmek için talip olduğunu düşünür.
Bir müddet sonra farkında olmadan bütün hayatını makama ulaşmak için yaşamaya başlayabilir.
İşte o noktada siyaset hizmet olmaktan çıkar, nefsin tatmin aracına dönüşür.
MAKAM İÇİN BİRBİRİNİ TÜKETENLER
İşin daha acı tarafı şudur:
Bazen ortada kazanılmış bir seçim bile yokken makam kavgası başlar.
Kim belediye başkanı olacak?
Kim milletvekili olacak?
Kim birinci sıraya yazılacak?
Kim ikinci olacak?
Kim üçüncü olacak?
Kim kimin önüne geçecek?
Kim kimi tasfiye edecek?
Daha milletin gönlüne girememişiz…
Daha mazlumun kapısını çalamamışız…
Daha toplumun önüne güçlü bir fikir koyamamışız…
Daha insanlara umut olamamışız…
Daha bir şehrin yarasına merhem olamamışız…
Ama makamları paylaşmaya başlamışız.
Üstelik bunun uğruna birbirimizi kırıyoruz.
Birbirimizle savaşıyoruz.
Kulis yapıyoruz.
İnsanların önünü kesiyoruz.
Rakip gördüğümüz insanı itibarsızlaştırmaya çalışıyoruz.
Her türlü oyunun içerisine girebiliyoruz.
Bu yalnızca bir kişinin kendisine yaptığı kötülük değildir.
Bu anlayış, içinde bulunduğu siyasi hareketi de tüketir.
Çünkü insanlar yalnız söylenen söze bakmazlar.
Sözü söyleyen insanın hâline de bakarlar.
Kardeşlik anlatıp birbirinizle savaşıyorsanız millet bunu görür.
Adalet anlatıp kendi arkadaşınıza adalet göstermiyorsanız millet bunu görür.
Ahlak anlatıp makam için her yolu meşru görüyorsanız millet bunu görür.
Fedakârlık anlatıp herkes önce kendisini düşünüyorsa millet bunu da görür.
Ve sonra sorar:
“Siz kendi aranızda bunu yapıyorsanız, ülkeyi yönettiğinizde ne yapacaksınız?”
İşte bu soru bütün siyasi hareketlerin üzerinde düşünmesi gereken ağır bir sorudur.
Bazen bir siyasi düşüncenin yükselmesinin önündeki en büyük engel rakipleri değildir.
Onu kötü temsil eden insanlardır.
En güzel fikri bile kötü bir hayatla temsil ederseniz insanları o fikirden uzaklaştırırsınız.
Ama güzel ahlakla, samimiyetle, çalışkanlıkla ve fedakârlıkla temsil ederseniz insanların gönlü kendiliğinden size açılır.
Çünkü siyasetin asıl meydanı meydanlar değildir.
İnsanların gönlüdür.
GÖNÜLLERİ FETHETMEDEN SANDIKLARI FETHEDEMEZSİNİZ
Toplumun aradığı şey aslında çok karmaşık değildir.
İnsanlar güvenebileceği insan arıyor.
Sözüyle hayatı birbirine benzeyen insan arıyor.
Makamdayken de makamdan ayrıldığında da aynı kalan insan arıyor.
Mazlumun kapısını seçimden seçime değil, her zaman çalan insan arıyor.
Haksızlık kendi tarafından geliyorsa da “Bu yanlıştır” diyebilecek insan arıyor.
Rakibinin yaptığı doğru işe “Bu doğrudur” diyebilecek kadar şahsiyetli insan arıyor.
İşte siyaset böyle itibar kazanır.
Bir şehirde yüz tane gerçekten güvenilir insan ortaya koyun, değişimi görürsünüz.
Bin tane ahlaklı, çalışkan, mütevazı, fedakâr insanı milletin arasına çıkarın, toplumun nasıl karşılık verdiğini görürsünüz.
İnsanların evlerine gidin.
Esnafın derdini dinleyin.
Gencin omzuna dokunun.
Yetimin başını okşayın.
Mazlumun sesi olun.
Haksızlık karşısında bedeli ne olursa olsun doğruyu söyleyin.
Ama bunları fotoğraf çekmek için değil…
Alkışlanmak için değil…
Seçim kazanmak için bile değil…
Doğru olduğu için ve Allah rızası için yapın.
O zaman insanların gönlüne girmek için propaganda yapmanıza bile gerek kalmaz.
Çünkü gönülden gönüle görünmeyen yollar vardır.
SEVİLEN SEN MİYDİN, KOLTUĞUN MU?
Bugün nice makam sahipleri vardır.
Görevdeyken telefonları susmaz.
Kapılarında insanlar bekler.
Girdikleri yerde ayağa kalkılır.
Etraflarında kalabalıklar dolaşır.
Sonra görev biter.
Telefonlar azalır.
Kapılar tenhalaşır.
Kalabalıklar yeni makam sahibinin çevresinde toplanır.
Dün “Başkanım, vekilim, bakanım” diye peşinden koşanların bazıları bugün selam bile vermeden geçer.
İşte insanın hayatındaki en büyük muhasebelerden biri o gün başlar:
Sevilen ben miydim, yoksa oturduğum koltuk muydu?
Eğer makamdan sonra kimse yanına gelmiyorsa insan bunu düşünmelidir.
Ama görev bittikten yıllar sonra bile çarşıda insanlar yanına gelip sarılıyorsa…
Bir garip “Allah razı olsun” diyorsa…
Bir esnaf “Gel bir çayımı iç” diyorsa…
Bir çocuk büyümüş, yıllar sonra yaptığınız iyiliği hatırlıyorsa…
İşte gerçek makam budur.
Gönüllerdeki makam.
Onun seçim takvimi yoktur.
Mazbatası yoktur.
Makam aracı yoktur.
Koruması yoktur.
Ama insan öldükten sonra bile devam eder.
SARAY DOLUYDU, AMA GÖNLÜ KÜLKEDİSİ FETHETTİ
Ve dönelim yeniden Külkedisi’ne…
Masalın belki de en güzel tarafı buradadır.
Saray zaten zenginlerle doluydu.
Gösterişli elbiseler vardı.
Mücevherler vardı.
İhtişam vardı.
Kendilerini göstermek için yarışanlar vardı.
Prensin dikkatini çekebilmek için süslenenler, öne çıkmaya çalışanlar, birbirleriyle yarışanlar vardı.
Fakat bütün o ihtişamın içerisinde prensin gönlünü kim fethetti?
Küllerin arasından gelen Külkedisi…
Sarayın en zengini değildi.
En güçlüsü değildi.
En gösterişlisi değildi.
Ama gönlü fetheden oydu.
İşte siyaset için de büyük ders burada.
Makam peşinde koşmaktan önce gönül peşinde koşmak gerekir.
İnsanları etkilemeye çalışmaktan önce insanlara dokunmak gerekir.
Kendini göstermeye çalışmaktan önce kendini hizmete adamak gerekir.
Alkış toplamaktan önce dua toplamaya çalışmak gerekir.
Çünkü gerçek büyüklük insanların önünde görünmek değil, insanların gönlünde yer edinebilmektir.
Bir insanın makamı olmayabilir ama milyonların gönlünde yeri olabilir.
Bir başkasının makamı, arabası, koruması, ihtişamı olabilir ama insanların gönlünde hiçbir karşılığı olmayabilir.
Demek ki mesele saraya girmek değilmiş.
Mesele gönle girebilmekmiş.
Onun için Külkedisi masalındaki ayakkabıyı unutmayalım.
Ayakkabı ayağına olmuyorsa:
Ayağını kesme!
Bir koltuğa ulaşabilmek için dostunu kesme.
Bir listeye girebilmek için ilkelerinden kesme.
Bir sarayın kapısından geçebilmek için omurgandan kesme.
Bir alkış daha alabilmek için vicdanından kesme.
Çünkü kese kese sonunda ayakkabıya sığabilirsin…
Ama ayakkabının içinde artık sen kalmazsın.
Günün adamı olmak kolaydır.
Rüzgâra göre dönersin.
Güç kimdeyse onun yanında durursun.
Kalabalık nereye gidiyorsa oraya yürürsün.
Zor olan adam kalabilmektir.
Makamdayken de…
Makam yokken de…
Güçlüyken de…
Güçsüzken de…
Alkışlanırken de…
Yalnız kaldığında da…
Aynı adam.
Aynı söz.
Aynı istikamet.
Çünkü makamlar geçer.
Saraylar geçer.
Alkışlar diner.
Unvanlar unutulur.
Ama iyilik kalır.
Güzel ahlak kalır.
İnsanların gönlünde bıraktığımız iz kalır.
Ve nihayet Allah’ın huzuruna vardığımızda ne kadar alkışlandığımız değil, niçin yaşadığımız ve ne uğruna mücadele ettiğimiz kalır.
Belki de Külkedisi’nin bize bıraktığı ders iki cümlede saklıdır:
Ayakkabıya girebilmek için ayağını kesenlerden olma.
Küllerin arasından çıkıp gönülleri fetheden Külkedisi ol.
Çünkü hayatın sonunda mesele hangi saraya girdiğimiz değil;
hangi gönüllere girebildiğimizdir.
Mehmet Akpınar
8 Ağustos 2026