GEZEN Mi BİLİR OKUYAN MI?

Eskiden beri sorulur:

“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?”

Okumak elbette büyük bir nimettir.

Kitap bazen bir insanın kırk yıllık tecrübesini birkaç saatte önümüze koyar. Hiç görmediğimiz ülkeleri, tanımadığımız insanları, bizden asırlar önce kurulmuş medeniyetleri bize anlatır.

Fakat yıllar geçtikçe, yollar uzadıkça ve gördüğümüz şehirler çoğaldıkça şunu daha iyi anlamaya başladım:

Okumak insana bilgi kazandırıyor; gezmek ise o bilgiyi tecrübeye dönüştürüyor.

Okuduğunuz zaman size bir başkası anlatır.

Gezdiğiniz zaman gözünüz görür, kulağınız işitir, ayağınız o toprağa basar.

Bir toplumun kültürünü kitaplardan okuyabilirsiniz. Fakat sokağına girdiğinizde, çarşısında dolaştığınızda, insanıyla oturduğunuzda, tarlasını gördüğünüzde, köyüne girdiğinizde artık yalnızca bilgi sahibi olmazsınız.

Şahit olursunuz.

Kur’an-ı Kerim’in insanı yeryüzünde gezmeye, geçmiş toplumların hâllerine bakmaya ve ibret almaya çağırması da ne kadar manidardır.

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun?” (Hac, 46)

Demek ki seyahat yalnızca görmek değildir.

Bakmak, düşünmek, ibret almak ve öğrenmektir.

SEYAHAT YA RESULALLAH

Evliya Çelebi ile ilgili meşhur rivayeti hep sevmişimdir.

Rüyasında Peygamber Efendimizi görünce heyecandan:

“Şefaat ya Resulallah!” diyeceği yerde,

“Seyahat ya Resulallah!”

dediği anlatılır.

Ve gerçekten de ona seyahat düşmüştür.

Şehir şehir, ülke ülke dolaşmış; gördüklerini öylesine canlı bir dille anlatmıştır ki asırlar sonra Seyahatnâme’yi okuduğunuzda bile bazen onunla beraber yolculuk yapıyormuş gibi hissedersiniz.

Evliya Çelebi’nin anlatımında bilgi vardır ama mizah da vardır. Gözlem vardır ama mübalağa da vardır.

Bitlis’in yokuşlarını anlatırken, kahvesini koyacak düz bir yer dahi bulamadığını söylediği rivayet edilir.

Bir cümleyle Bitlis’in coğrafyasını gözünüzün önüne getirir.

Erzurum’a gelince meşhur soğuk hikâyesini anlatır.

Erzurum o kadar soğuktur ki halk arasında anlatılan latifeye göre bir kedi bir damdan diğer dama atlarken havada donar!

Aylar sonra havalar ısınıp buzlar çözülünce kedi de çözülür ve “mırnav” diyerek yere düşer.

Elbette Evliya Çelebi bize meteoroloji raporu vermiyor.

Mübalağa sanatını kullanarak bir şehrin karakterini hafızamıza kazıyor.

Bitlis deyince yokuşu…

Erzurum deyince ayazı…

Asırlar sonra bile hatırlıyoruz.

Demek ki iyi bir seyyah yalnızca gördüğünü kaydeden insan değildir; gördüğünü anlayan ve başkasına da gösterebilen insandır.

Evliya Çelebi’den yaklaşık üç asır önce yaşayan İbn Battuta da genç yaşta hac niyetiyle çıktığı yolculuğu yaklaşık otuz yıl süren büyük bir seyahate dönüştürmüştür.

Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya, Orta Doğu’dan Hindistan’a ve daha uzak coğrafyalara kadar dolaşmıştır.

Ama İbn Battuta da yalnızca yolları, dağları ve binaları anlatmaz.

İnsanları anlatır.

Çarşıları anlatır.

Âlimleri anlatır.

Yöneticileri anlatır.

Misafirperverliği anlatır.

Toplumların yaşayış biçimlerini anlatır.

Çünkü seyahat eden insan bir müddet sonra şunu fark ediyor:

Şehir dediğimiz şey yalnızca bina değildir. Şehir insandır, üretimdir, kültürdür, yaşayıştır.

BİZE DE SEYAHAT DÜŞTÜ

Galiba bize de biraz seyahat düştü.

Bugün yine yoldayız.

Göksun’a bir taziyeye gidiyoruz.

Hayatımızın önemli bir bölümü yollarda geçiyor. Bazen bir taziye, bazen bir toplantı, bazen bir program, bazen bir dost ziyareti…

Fakat artık yolda geçen zamanı kayıp zaman olarak görmüyorum.

Çünkü her yolculuktan bir şeyle dönüyoruz.

Yeni insanlar tanıyoruz.

Yeni dostluklar kuruyoruz.

Yeni hayatlara şahit oluyoruz.

Ve bazen bir şehre giderken yanımızda götürmediğimiz bir düşünceyi, dönüşte memleketimize getiriyoruz.

Seyahatin en büyük kazancı da belki budur.

HER ŞEHİR BİR ŞEY ÖĞRETTİ

Fas’a gittiğimizde Marakeş’in dışında kendi kültürlerini adeta yaşayan bir açık hava sahnesine dönüştürdüklerini gördük.

Atlı gösteriler…

Geleneksel kıyafetler…

Müzikler…

Yemekler…

Dükkânlar…

Sanatçılar…

Dünyanın farklı ülkelerinden gelen turistler oraya akın ediyordu.

Orada şunu düşündüm:

Bir şehir kendi kültürünü yalnızca korumamalı; yaşatmalı, göstermeli ve ekonomik bir değere de dönüştürmelidir.

Bizim de yöresel kıyafetlerimiz, yemeklerimiz, türkülerimiz, el sanatlarımız, güreşimiz, geleneklerimiz var.

Bunları müzelerde saklamak yetmez.

Yaşatmak gerekir.

Amsterdam’da Dam Meydanı’nı gördüm.

İnsanların buluştuğu, yürüdüğü, sanatçıların sanatını icra ettiği, gecenin ilerleyen saatlerinde bile şehrin nefes aldığı büyük bir meydan…

Orada başka bir düşünce zihnime yerleşti:

Şehirlerin meydana ihtiyacı vardır.

Yalnızca otomobillerin geçtiği yollara değil; insanların birbirine rastladığı, çocukların yürüdüğü, yaşlıların dinlendiği, gençlerin sohbet ettiği, sanatın ve kültürün kendisine yer bulduğu meydanlara…

İspanya’da Granada’ya gittik.

Elhamra’yı gördük.

Bir medeniyetin taşa, suya, bahçeye ve mimariye nasıl ruh verebildiğine şahit olduk.

Asırlar geçiyor.

Devletler yıkılıyor.

İnsanlar göçüp gidiyor.

Ama güzel yapılmış bir eser hâlâ konuşuyor.

Demek ki şehir inşa etmek yalnızca bugünün ihtiyacını karşılamak değildir.

Geleceğe iz bırakmaktır.

LİZBON BANA KAHRAMANMARAŞ’I DÜŞÜNDÜRDÜ

Portekiz’de Lizbon’u gördüğümde ise başka bir şey beni çok etkiledi.

1755’te büyük bir deprem yaşayan Lizbon, ardından yangın ve tsunamiyle de büyük bir yıkıma uğramıştı.

Şehir yeniden kurulurken yalnızca yıkılan binaların yerine yenileri yapılmamış.

Şehir yeniden düşünülmüş.

Daha düzenli caddeler, geniş yollar, meydanlar ve dönemi için ileri sayılabilecek depreme dayanıklı yapı anlayışları geliştirilmiş.

Lizbon sokaklarında yürürken ister istemez kendi şehrimizi düşündüm.

Çünkü biz de büyük bir deprem yaşamış şehrin insanlarıyız.

Kahramanmaraş büyük acılar yaşadı.

Öyleyse bizim vazifemiz yalnızca yıkılan binanın yerine bina yapmak olmamalı.

Şehri yeniden düşünmeliyiz.

Geniş yollarıyla…

Servis yollarıyla…

Parklarıyla…

Meydanlarıyla…

Yeşil alanlarıyla…

Afet toplanma alanlarıyla…

Çocukların ve ailelerin güven içerisinde yaşayacağı mahalleleriyle…

Bugünü değil, elli yıl sonrasını, yüz yıl sonrasını düşünerek şehir kurmalıyız.

AVRUPA’NIN KÖYLERİNDE GÖRDÜĞÜM ŞEY

Seyahatlerimde beni etkileyen yalnızca büyük şehirler ve tarihî eserler olmadı.

Bazen en büyük dersi ovalarda aldım.

Viyana’da, Avusturya’nın kırsalında, Almanya’da, Essen çevresinde ve Hollanda’da dolaştığımızda hayvancılığa yapılan yatırımları gördük.

Düzenli yollar…

Bakımlı yerleşimler…

Üretimin devam ettiği köyler ve kasabalar…

Sosyal hayatın yalnızca büyük şehre hapsedilmediği bir yapı…

Bazı kasabalarda alışveriş imkânlarının bile insanların ayağına kadar götürüldüğünü gördük.

Köy ve kasaba, şehrin terk edilmiş arka bahçesi hâline getirilmemişti.

Orada yaşayan insanın hayat kalitesi yükseltilmişti.

Ve kendi kendime sordum:

İnsan iyi yaşayabilmek için neden mutlaka büyük şehre göç etmek zorunda olsun?

Köyünde yolu varsa…

Üretimi para ediyorsa…

Çocuğunun imkânları varsa…

Sosyal hayatı varsa…

Ürettiği sütü, peyniri, cevizi, meyveyi işleyip değerinde satabiliyorsa niçin toprağını terk etsin?

Hollanda’nın yüzölçümü büyük değil.

Ama tarımda, hayvancılıkta, süt ve süt ürünlerinde oluşturduğu üretim gücüne baktığınız zaman başka bir şey görüyorsunuz.

Mesele yalnızca süt üretmek değil.

Sütü işliyor.

Peynire dönüştürüyor.

Çeşitlendiriyor.

Paketliyor.

Markalaştırıyor.

Dünyaya satıyor.

Yani ham maddeyi olduğu gibi satmak yerine aklı, emeği ve teknolojiyi kullanarak katma değere dönüştürüyor.

İspanya’da ise tarıma yapılan yatırımlar dikkatimi çekti.

Uçsuz bucaksız zeytinlikleri gördük.

Tarımda kullanılan teknolojiyi gördük.

Zeytinin ağaçtan alınmasından işlenmesine, zeytinyağına dönüşmesinden pazarlanmasına kadar oluşturulan sistemi gördük.

Orada bir kez daha anladım:

Toprağa sahip olmak tek başına zenginlik değildir. Toprağın ürettiğini işleyebilmek ve değerini artırabilmek zenginliktir.

GÖRDÜĞÜMÜZÜ MEMLEKETİMİZE TAŞIMAK

İşte seyahatin benim için asıl anlamı burada başlıyor.

Gezmek, fotoğraf çektirip dönmek değildir.

Bir yerde güzel bir uygulama gördüğünüzde:

“Bunu bizim insanımız için nasıl yapabiliriz?”

diye sorabiliyorsanız seyahat anlam kazanıyor.

Bugün kendi şehrimizde hayata geçirdiğimiz ve üzerinde çalıştığımız bazı projelerin arkasında da bu bakış açısı var.

Bertiz…

Otuz iki kırsal mahallemizin bulunduğu, ceviziyle, meyvesiyle bereketli bir coğrafya.

Üreticimiz cevizi yetiştiriyor.

Ama biz istiyoruz ki yalnızca yetiştirip ham olarak satmasın.

Bunun için yaklaşık 20 milyon liralık ceviz işleme tesisini hayata geçirdik.

Ceviz kabuğundan ayrılıyor, işleniyor, büyüklüğüne göre tasnif ediliyor, kırılıyor ve paketleme aşamasına kadar götürülüyor.

Çünkü ceviz dalından indiğinde bir değerse, işlenip paketlendiğinde daha başka bir değerdir.

Şimdi bunun devamında yaklaşık 30 milyon liralık meyve kurutma tesisinin çalışmalarını başlattık.

Bertiz’in meyvesi dalında kalmasın.

Üreticimiz emeğinin karşılığını alsın.

Ürün yalnızca mevsiminde satılmak zorunda kalmasın.

Kurutulsun.

İşlensin.

Paketlensin.

Daha yüksek katma değerle pazara çıksın.

Süt ve süt ürünleri konusunda da aynı anlayışla hareket ediyoruz.

Kırsal mahallelerimizde hayvancılıkla uğraşan vatandaşımızın sütü değerlensin.

Peynire ve farklı süt ürünlerine dönüşsün.

Üretici yalnızca ham madde sağlayan kişi olmaktan çıksın; ortaya çıkan ekonomik değerden daha fazla pay alsın.

Kooperatifleşmeyi de bunun için önemsiyoruz.

Çünkü Avrupa’nın kırsalında gördüğümüz temel anlayışlardan biri şuydu:

Kırsalı yaşatmak istiyorsanız üreticiyi yalnız bırakmayacaksınız.

Üretmesine yardımcı olacaksınız.

İşlemesine yardımcı olacaksınız.

Pazarlamasına yardımcı olacaksınız.

Ve en önemlisi, doğduğu yerde insanca yaşayabileceği şartları oluşturacaksınız.

O zaman köy boşalmaz.

Kasaba küçülmez.

Şehirlerin üzerine kontrolsüz nüfus yığılmaz.

Toprak sahipsiz kalmaz.

Üretim devam eder.

DÜNYANIN BÜYÜK KİTABI

Brezilya’ya gidiyorsunuz başka bir dünya görüyorsunuz.

İspanya başka bir pencere açıyor.

Portekiz başka bir şey öğretiyor.

Fas kültürün nasıl yaşatılabileceğini gösteriyor.

Amsterdam meydanın önemini düşündürüyor.

Hollanda üretimin nasıl katma değere dönüştürülebileceğini gösteriyor.

Viyana ve Avrupa’nın kasabaları kırsal yaşamın nasıl güçlendirilebileceğini düşündürüyor.

Elhamra bir medeniyetin asırlar sonrasına nasıl eser bırakabileceğini anlatıyor.

Lizbon bir felaketin ardından bir şehrin nasıl yeniden ayağa kaldırılabileceğini öğretiyor.

Anadolu’da bir köye gidiyorsunuz, dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağınız insan sıcaklığına şahit oluyorsunuz.

Bazen de Göksun’a bir taziyeye giderken tanıştığınız bir insan size bütün bunlardan farklı bir hayat dersi veriyor.

İşte bunun için seyahati artık yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek olarak görmüyorum.

Seyahat, dünyanın büyük kitabını okumaktır.

Bu kitabın sayfaları şehirlerdir.

Satırları sokaklardır.

Cümleleri insanlardır.

Bazen bir meydan size şehircilik öğretir.

Bazen bir tarla üretimi öğretir.

Bazen bir köy kalkınmayı öğretir.

Bazen bir tarihî eser medeniyeti öğretir.

Bazen depremden yeniden doğmuş bir şehir umut öğretir.

Bazen bir çiftçi ekonomiyi, bir esnaf ticareti, bir yaşlı hayatı öğretir.

O hâlde:

Gezen mi bilir, okuyan mı?

İkisi de bilir.

Ama başka türlü bilirler.

Okuyan, başkasının tecrübesinden öğrenir.
Gezen, kendi tecrübesini kazanır.

En güzeli ise ikisini birleştirmektir:

Okuyarak yola çıkmak,
görerek öğrenmek,
düşünerek dönmek
ve öğrendiğini memleketine taşımak…

Çünkü mesele kaç ülke gezdiğimiz değildir.

Kaç kilometre yol yaptığımız da değildir.

Asıl mesele şudur:

Gittiğimiz yerlerden memleketimize ne getirdik?

Bir fikir mi?

Bir proje mi?

Bir üretim modeli mi?

Bir şehircilik anlayışı mı?

Bir dostluk mu?

Yoksa hayata bakışımızı değiştiren küçücük bir tecrübe mi?

Evliya Çelebi gezdi ve yazdı.

İbn Battuta gezdi ve anlattı.

Onların üzerinden asırlar geçti ama çıktıkları yollar hâlâ insanlığa bir şeyler öğretiyor.

Biz de gezelim.

Görelim.

Öğrenelim.

Ama gördüğümüz güzellikleri yalnızca hatıra olarak saklamayalım.

Memleketimize taşıyalım.

Çünkü seyahatin en güzel hatırası çekilen fotoğraf değildir.

Dönünce dikilen bir ağaçtır.
Açılan bir tesistir.
Yapılan bir meydandır.
Ürünü değerlenen bir çiftçidir.
Toprağında kalabilen bir köylüdür.
Yaşatılan bir köydür.
İnsanın hayatına dokunan bir hizmettir.

Belki de bunun için yollardayız.

Ve belki de insan, her yolculuktan döndüğünde gittiği zamanki insan olarak dönmemelidir.

Mehmet Akpınar
13 Eylül 2026