BAŞSIZ BAŞSIZ ADAMLAR

İnsanlığın Kaybolan Şahsiyeti ve Bir Şairin Feryadı

Necip Fazıl Kısakürek – Dua

Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bak bir ülkeme:
Başsız başsız adamlar…

Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi.
Anne, seccaden gelsin;
Bize dua et, emi!

SEKİZ YIL ÖNCE, SEKİZ YIL SONRA…

Sekiz yıl önce, 12 Ekim 2018 tarihinde bu mısraları sosyal medya hesabımdan paylaşmışım.

Bugün yeniden karşıma çıktı.

Okudum, düşündüm, hüzünlendim…

Aradan sekiz yıl geçmiş. Ne çok şey değişmiş, ne çok insan tanımış, ne çok hadiseye şahit olmuşuz.

Ama şairin feryadı hâlâ kulaklarımızda:

“Başsız başsız adamlar…”

Ne ağır bir ifade…

Buradaki başsızlık, yalnızca başında bir yöneticinin bulunmaması değildir bana göre. İnsanın kendi iradesini, şahsiyetini, vicdanını, istikametini kaybetmesidir.

Makam sahibi olmak başka, makamın hakkını vermek başka…

İlim sahibi olmak başka, irfan sahibi olmak başka…

Güzel konuşmak başka, söylediğini yaşamak başka…

Bir davadan söz etmek başka, o davanın ahlakını taşımak başka…

İnsanın başı omuzlarının üzerinde olabilir; fakat şahsiyeti, vicdanı ve istikameti yoksa neye yarar?

Bugün bizi asıl yoran da belki budur.

Samimiyet azalıyor, menfaatçilik çoğalıyor. Hüsnüzannın yerini suizan, fedakârlığın yerini hesap, vefanın yerini nankörlük alıyor.

İçtenlik azalıyor.

İyi niyet azalıyor.

Çalışkanlık azalıyor.

Fedakârlık azalıyor.

İnsan, insanın elinden tutmak yerine bazen ayağından çekmeye çalışıyor.

Ve insan bütün bunları gördükçe şairin feryadını daha iyi anlıyor:

Başsız başsız adamlar…

BÜLBÜLE “VAK VAK” ÖĞRETİLEN DÜNYA

Necip Fazıl başka mısralarında bu tersine dönmüş dünyayı öyle çarpıcı anlatıyor ki:

“Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan!
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”

Bir düşünün…

Bülbül…

Güzel sesin, zarafetin, letafetin sembolü.

Bir de “vak vak”…

Ördeğin sesi.

Bülbüle deniliyor ki:

Kendi sesini bırak, git “vak vak” etmeyi öğren!

Şairin hicvi tam burada insanın yüzüne çarpıyor.

Bülbülün ördekten güzel ötmeyi öğrenmeye ihtiyacı var mı?

Yok.

Ama düzen tersine dönmüşse bülbüle ördekten lisan öğrettirirsiniz.

Sonra da tarihe dönüp, hiç olmamış şeyleri olmuş gibi anlatırsınız:

“Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”

Balık kavağa çıkar mı?

Çıkmaz.

Fakat hakikatle bağınız kopmuşsa onu da anlatırsınız.

Yanlışa doğru, doğruya yanlış dersiniz.

Liyakatsizi liyakatlinin önüne geçirirsiniz.

Çalışmayanı çalışanın başına getirirsiniz.

Samimiyetsizi samimi olana tercih edersiniz.

Menfaatçiyi fedakâra örnek gösterirsiniz.

Sonra bülbüle dönüp:

“Sen de vak vak etmeyi öğren!”

dersiniz.

İşte insanın içini acıtan tam da budur.

HER ŞEYİN TERSİNE DÖNDÜĞÜ BİR DÜNYA

Bazen etrafımıza baktığımızda insan ister istemez soruyor:

Biz nerede yanlış yaptık?

İnsan yetiştirmesi gereken eğitim, yalnızca diploma mı yetiştirdi?

Şahsiyet kazandırması gereken kurumlarımız, yalnızca unvan mı dağıttı?

İnsanları Allah için bir araya getirmesi gereken vakıflarımızda, derneklerimizde, kurumlarımızda bile zaman zaman makam ve menfaat kavgaları mı öne çıktı?

Dava dediğimiz şey ne zaman şahsi hesapların arkasına saklandı?

Kardeşlik ne zaman menfaate bağlı hâle geldi?

Dostluk ne zaman işi düşünce hatırlanan bir ilişkiye dönüştü?

İşte o zaman bülbüller susuyor.

“Vak vak” edenler çoğalıyor.

Ve balıkların kavaklara tırmandığını anlatanlar itibar görmeye başlıyor.

Şair belki de bunun için feryat ediyor.

Çünkü bir toplum için en büyük tehlike yanlış yapılması değildir.

İnsan hata yapar.

Asıl tehlike, yanlışın doğru kabul edilmeye başlanmasıdır.

İNSANIN İNSANDAN YORULDUĞU YER…

İnsan bazen yoruluyor.

Çalışmaktan değil…

İyilik yapmaktan değil…

Mücadele etmekten de değil…

İnsan, samimiyetsizlikten yoruluyor.

Bir insanın yüzünüze başka, arkanızdan başka konuşmasından yoruluyor.

Menfaati varken yanınızda duranların, menfaati bittiğinde değişmesinden yoruluyor.

İyiliğin bile hesabının yapıldığı bir dünyadan yoruluyor.

Ve kendi kendine soruyor:

Bu dünyanın neyini paylaşamıyoruz?

Bir makam mı?

Bir koltuk mu?

Bir parça servet mi?

Biraz şöhret mi?

Biraz alkış mı?

Hepsi kalmayacak mı?

Dün bu dünyada fırtınalar estirenler bugün nerede?

Uğruna kalpler kırdığımız, dostlukları bitirdiğimiz, birbirimize zulmettiğimiz şeylerden hangisini mezara götürebileceğiz?

Hiçbirini…

Bir gün makamlar boşalacak.

Servetler el değiştirecek.

Alkışlar susacak.

Kalabalıklar dağılacak.

İnsan, Rabbine tek başına dönecek.

Geriye belki bir güzel söz kalacak.

Bir yetimin duası…

Bir garibin tebessümü…

Bir insanın gönlünde bıraktığımız güzel bir iz…

Bir de Rabbimizin huzuruna götürdüğümüz amellerimiz.

Öyleyse bu hırs niye?

Bu kibir niye?

Bu menfaat kavgası niye?

“AĞLAYIN, SU YÜKSELSİN…”

Şairin feryadı burada daha da derinleşiyor:

“Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi.”

Ne kadar hüzünlü…

Sanki artık sözün bittiği yere gelmiş.

Konuşmuş…

Anlatmış…

Haykırmış…

Ama gemi hâlâ su almaya devam ediyor.

O hâlde diyor ki:

Ağlayın!

Belki gözyaşlarımız suyu yükseltir de gemi yeniden yüzmeye başlar.

Buradaki gözyaşı bana göre acizliğin değil, arınmanın gözyaşıdır.

İnsanın önce kendisine dönmesidir.

Çünkü belki de hepimiz biraz suçluyuz.

Yanlış karşısında sustuğumuzda…

Menfaatimizi hakikatin önüne koyduğumuzda…

Haksızlığı görüp başımızı çevirdiğimizde…

İnsanların alkışını Allah’ın rızasının önüne geçirdiğimizde…

Biz de gemiye biraz daha su aldırıyoruz.

Öyleyse belki de gerçekten ağlamalıyız.

Başkalarına değil…

Önce kendi hâlimize.

ANNE, SECCADEN GELSİN…

Ve sonra o müthiş sığınış:

“Anne, seccaden gelsin;
Bize dua et, emi!”

İşte burada insanın boğazı düğümleniyor.

Dünyadan yorulmuş bir insan…

İnsanların hesaplarından, menfaatlerinden, kavgalarından bunalmış bir gönül…

Ve sonunda anneye dönüyor.

“Anne…”

“Seccadeni getir.”

“Bir de sen Rabbimize yalvar.”

“Belki bizim gücümüzün yetmediğine senin duan yetişir.”

Ne kadar saf…

Ne kadar içten…

Ne kadar insanî bir sığınış…

Belki şair dünyadan kaçmak istemiyor.

Belki ölümü de istemiyor.

Belki sadece dünyanın kirinden kurtulmak istiyor.

İnsanlardan değil, insanların içindeki menfaatçiliğin hâkimiyetinden uzaklaşmak istiyor.

Ve artık çarenin yalnızca insan hesabında olmadığını söylüyor.

İnsanların kapıları kapanınca Allah’ın kapısına dönüyor.

BİZ YİNE BÜLBÜL KALALIM

Bütün bunlara rağmen ümitsiz olabilir miyiz?

Hayır.

Çünkü hâlâ güzel insanlar var.

Hâlâ karşılık beklemeden iyilik yapanlar var.

Hâlâ dostunun arkasından da yüzüne söylediğini söyleyenler var.

Hâlâ makamdan önce ahlakı, menfaatten önce hakkı, kendisinden önce başkasını düşünenler var.

Belki sessizler.

Belki görünmüyorlar.

Belki “vak vak” edenler kadar gürültü çıkarmıyorlar.

Ama varlar.

Ve bana göre mesele tam da burada:

Bülbüle “vak vak” et denilen bir dünyada, bülbül kalabilmek…

Balığın kavağa tırmandığını herkes söylese bile:

“Hayır, balık kavağa tırmanmaz.”

diyebilmek…

Yanlış çoğunlukta olsa da doğrudan ayrılmamak…

Menfaat moda olsa da şahsiyetini satmamak…

Nankörlük görsen de iyilikten vazgeçmemek…

Samimiyetsizlik görsen de samimiyetini kaybetmemek…

İşte imtihan budur.

Sekiz yıl önce bu şiiri paylaşmışım.

Bugün yeniden okuyorum.

Belki o gün mısraları seviyordum.

Bugün ise biraz daha anlıyorum.

Çünkü insan yaşadıkça bazı şiirleri okumuyor artık.

Yaşıyor.

Ve bütün bu gürültünün içinde değişmeyen bir hakikat kalıyor:

Dünya fânidir.
İnsan imtihandadır.
Allah bâkidir.

Varsın bülbüllere “vak vak” öğretilsin.

Varsın balıkların kavaklara tırmandığı anlatılsın.

Varsın “başsız başsız adamlar” çoğalsın.

Biz yine de bülbül kalalım.

Doğru kalalım.

Samimi kalalım.

İnsan kalalım.

Ve yorulduğumuzda…

Bir seccade serip Rabbimize dönelim.

Çünkü insanın en büyük kaybı dünyayı kaybetmesi değildir.

Asıl kayıp, dünyayı kazanmaya çalışırken kendisini kaybetmesidir.

Rabbim bizleri kendisini kaybedenlerden değil; şahsiyetini, vicdanını, merhametini ve istikametini koruyanlardan eylesin.

Âmin.

Mehmet AKPINAR
12 Ekim 2026