BİLİP DE DİRENMEK…

İnsan bazen bilerek zorlaştırır hayatı…

Bazen en açık olanı bile karmaşık hâle getirir…
Ve çoğu zaman mesele bilgisizlik değildir…
Mesele, kabul edememektir…

Kur’an-ı Kerim geçmiş kavimleri anlatırken aslında bir tarih kitabı yazmaz…
Bir karakter analizi yapar…

Bize bir insan tipini gösterir:
Bildiği hâlde direnen…
Yapması gerekeni geciktiren…
Sorumluluktan kaçmak için soruların arkasına saklanan bir insan…

Musa’ın kavmine verilen basit bir emir vardır:
“Bir inek kesin…”

Mesele bu kadar nettir…

Ama onlar meseleyi büyütür…

“Rengi nasıl olsun?”
“Yaşı kaç olsun?”
“Çalıştırılmış mı, değil mi?”

Soru üstüne soru…
Detay üstüne detay…

Sonunda iş öyle zorlaşır ki…
Başta kolay olan, içinden çıkılmaz bir hâl alır…

Sorunun kendisi değil mesele…
Niyet…

Eğer niyet yapmaksa, bir soru yeter…
Ama niyet kaçmaksa…
Bin soru da yetmez…

Bir başka sahne…

Gökyüzünden nimet gelir…
Emek vermeden… zahmet çekmeden…

Ama bir süre sonra alışılır…
Değersizleşir…

“Biz bunlardan sıkıldık” derler…
“Bize yerin ürünlerinden ver…”

Yani kolay olan bırakılır…
Zor olan tercih edilir…

İnsan bazen nimetin kıymetini,
Onu kaybetmeden anlamaz…

Ve en çarpıcı an…

Sorumluluk kapıya dayanır…
Mücadele gerekir…
Bedel ödemek gerekir…

Bu kez geri adım gelir:

“Sen ve Rabbin gidin savaşın…”

Yani…

Söz var…
Bilgi var…
Ama bedel yok…

İşte Kur’ân bu sahneleri anlatırken şunu söyler:
“Bunlar sadece geçmişte olmadı…”

Asıl soru şudur:
Bugün biz neredeyiz?

Bugün de benzer hâller yok mu?

Bir iş yapılırken…
Herkes konuşur…

Ama taşın altına el koymaya gelince…
Sessizlik başlar…

Bir yol yapılır…
Bir altyapı kazılır…
Bir şehir ayağa kaldırılmaya çalışılır…

İlk tepki şudur:

“Bu ne çile…”
“Ne zaman bitecek…”
“Niye bu kadar uzadı…”

Soru var…
Şikâyet var…
Ama sabır yok…

Oysa mesele sadece görünen değildir…

Toprağın altında yılların ihmali vardır…
Çürümüş borular…
Karışmış hatlar…
Görülmeyen riskler…

Bugün kazılan yer…
Aslında yarının felaketini önlemek içindir…

Ama insan,
Gözünün önündeki çukuru görür…
Altındaki tehlikeyi değil…

Bir de şu var…

En ağır acıyı yaşayanlara bakın…
Onlar daha sessiz…
Daha vakur…
Daha teslimiyet içinde…

Ama yükü hafif olan…
Daha çabuk isyan eder…

Çünkü acı öğretir…
Ama konfor, sabırsız yapar…

Yağmur yağar… şikâyet…
Güneş açmaz… şikâyet…
Çalışma olur… şikâyet…
Gecikme olur… şikâyet…

Hayatın kendisi bile bazen şikâyet konusu olur…

Oysa insanın imtihanı tam da buradadır:

Kolayken şükretmek değil…
Zorken sabredebilmek…

Bilmek değil…
Gereğini yapabilmek…

Konuşmak değil…
Sorumluluk alabilmek…

Geçmişte anlatılan o tablolar…
Bir milletin değil…
Bir insan hâlinin tarifidir…

Ve o hâl…

Dün vardı…
Bugün de var…
Yarın da olacak…

Belki de asıl mesele şudur:

Biz o kıssaları okurken…
Kendimizi dışarıda mı sanıyoruz?

Yoksa…

Aynı hatalara düşme ihtimalimizi fark ediyor muyuz…

Çünkü şehirler yollardan önce…
Topraklardan önce…
Binalardan önce…

İnsanın içinde kurulur…
Ve yine insanın içinde yıkılır…

Eğer içimizde sabır yoksa…
Dışarıdaki hiçbir düzen bize yetmez…

Eğer içimizde teslimiyet yoksa…
Yapılan hiçbir hizmet bizi memnun etmez…

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey…

Daha fazla söz değil…
Daha fazla eleştiri değil…

Biraz durmak…
Biraz düşünmek…
Ve şu soruyu sormak:

Ben kolaylaştıranlardan mıyım…
Yoksa zorlaştıranlardan mı…

Mehmet AKPINAR
5 Mayıs 2026