KIYASIN ZEHRİ, KARDEŞLİĞİN ŞİFASI

Günümüzün en büyük hastalıklarından biri sessiz ama derin: kıyas.
“Onun var, benim niye yok?” sorusu artık sadece bireysel bir serzeniş değil; aileleri sarsan, gençliği yönlendiren ve toplumu içten içe çürüten bir anlayışın adı haline geldi.

Oysa kıyas, insanın elindekini değersizleştirir. Şükrü yok eder, kanaati zayıflatır. İnsan artık sahip olduklarıyla değil, sahip olmadıklarıyla kendini tanımlar. Bu da beraberinde huzursuzluğu getirir. Aile içinde beklentiler artar, tatminsizlik çoğalır, yuvalar bu görünmez baskının altında yıpranır.

Bugün gençlerin büyük bir kısmı emeğin kıymetini yeterince hissedemiyor. Yorulmadan, ter dökmeden, beklemeden sahip olma arzusu; aslında kıyasın doğurduğu bir sonuçtur. Çünkü kıyas sabrı öldürür. Sabır olmayınca da emek anlamını yitirir.

Tam da bu noktada Peygamber Efendimiz’in ölçüsü devreye girer:
“Kişi, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek iman etmiş olmaz.”

Bu söz, sadece bir ahlak tavsiyesi değil; bir medeniyetin temelidir. Çünkü burada insan, kendi nefsini merkeze almaktan vazgeçer. Başkasının kazancına sevinmek, onun yükselişini kendi yükselişi gibi görmek; işte gerçek imanın yansıması budur.

Bugün en çok kaybettiğimiz şey de belki budur: Başkasının mutluluğuna samimiyetle sevinebilmek.

Tasavvuf büyüklerinden Maruf-i Kerhi’nin ibretlik bir hatırası bu noktada derin bir ders verir. Bir gün Bağdat çarşısının yandığı haberi gelir. Koşarak gider. Bakar ki kendi dükkânı yanmamış. İlk anda “Elhamdülillah” diyerek sevinir. Fakat sonra birden durur. İçine bir sızı düşer.

“Ben ne yaptım?” der.
“Mümin kardeşlerimin dükkânları yanarken, ben kendi dükkânım yanmadığı için sevindim.”

Ve o anın muhasebesini ömrü boyunca taşır.
Otuz yıl boyunca bu düşünceye ağladığı rivayet edilir.

Aslında onun yanan dükkânı değil, yanan bir vicdandır.
Ve o vicdan, bize şunu öğretir: Gerçek kayıp mal değil, merhametin eksilmesidir.

Yine aynı ruhu Hazreti Ebubekir’de görürüz. Mekke fethedildiğinde, yıllarca iman etmemiş olan babası İslam ile şereflenir. Bu, bir evlat için büyük bir sevinçtir. Fakat o sevinmez, aksine ağlar.

Sebebi sorulduğunda verdiği cevap, insanı sarsacak derinliktedir:
“Keşke benim babam yerine, senin amcan iman etseydi de sen sevinseydin ya Resulallah.”

Bu nasıl bir bakış açısıdır?
Bu nasıl bir gönül genişliğidir?

Kendi sevincini değil, başkasının sevincini öncelemek…
İşte İslam toplumunu ayakta tutan ruh tam olarak budur.

Tarihe baktığımızda bu ruhun sadece bireyleri değil, medeniyetleri de ayağa kaldırdığını görürüz.
Endülüs’te ilim ve estetik zirveye ulaşmış, şehirler birer sanat eserine dönüşmüştür.
Bağdat, asırlar boyunca dünyanın bilim merkezi olmuş; ilim, hikmet ve düşünce oradan dünyaya yayılmıştır.
Osmanlı’da şehirler sadece kurulmamış, aynı zamanda yaşanabilir, temiz, düzenli ve vakıf kültürüyle ayakta duran birer medeniyet alanına dönüşmüştür.

Bütün bunların arkasında yatan sır şuydu:
İnsanlar birbirinin yükselmesini kendi yükselişi olarak görüyordu.
“Ben” değil, “biz” diyebilen bir anlayış hâkimdi.

Bu yüzden bir şehirde komşu açken tok yatmak ayıp sayılırdı.
Birinin kazancı, diğerinin kıskançlığı değil; duası olurdu.

Bugün yeniden ayağa kalkmak istiyorsak, çözüm çok uzakta değil.
Çocuklarımıza kıyası değil şükrü öğretmek zorundayız.
Başkasının başarısına sevinmeyi bir erdem olarak yeniden kazandırmalıyız.
Hesapçı değil, hasbi olmayı hatırlamalıyız.

Çünkü hesapçı insan menfaatini büyütür,
hasbi insan kalbini büyütür.

Son söz şudur:
Kıyas eden toplumlar tükenir,
kardeşine sevinen toplumlar yükselir.

Ve unutulmamalıdır ki;
bir insanın kalbi, başkasının mutluluğuna yer açtığı kadar büyür.

MEHMET AKPINAR
22 MART 2026